Emin Karaca

18 Haziran 2018

 

Nâzım Hikmet’in 1938’de defterlere doldurduğu, nâtamam “Orası” romanıyla birkaç hikâye başlangıcını bir araya getiren çalışmaları “Öteki Defterler” adıyla yayımlandı. “Öteki Defterler”in asıl ağırlığı “Orası” romanıydı. Bu romanda da Nâzım Hikmet’in adlarını değiştirdiği pek çok kişiye rastladım. Bu kişiler gene Türkiye Komünist Hareketi’nin önde gelen kişileri ve militanlarıydı. Şimdi de bunların gerçek yaşamda kimlere tekabül ettiğini araştırmak istiyorum.

Aslında Nâzım Hikmet’in, 1938’de Sultanahmet Cezaevi’nde yatmakta iken “Orası” adında bir roman üzerinde çalışmaya başladığı, dikkatli araştırmacılar tarafından Ekim 1979’dan beri bilinmekteydi, çünkü o tarihte, 1938’de Kemal Tahir’in eşi olan Fatma İrfan Hanım, kendisine 1933-1938 yılları arasında yazılan mektupları yayımlamıştı:

Kemal Tahir’den Fatma İrfan’a Mektuplar”.

29 Haziran 1938 tarihli, “İrfan’ım” hitabıyla başlayan mektup, Kemal Tahir’in Yavuz zırhlısında tutuklu bulundurulduğu sırada yazdığı ilk mektuptu. Tarihsiz, ancak 29 Ağustos 1938’den hemen sonra yazıldığı anlaşılan üçüncü mektubunda, Donanma Kor. Askeri Mahkemesi tarafından verilen hapis cezalarını bildiriyordu Fatma İrfan Hanım’a…

10 Ekim 1938 tarihli mektubundan itibaren de; Sultanahmet Cezaevi’ndeki gerek kendisinin gerekse birlikte mahkûm olduğu dava arkadaşlarının gündelik yaşayışlarından söz etmeye başlıyordu. En çok da Nâzım Hikmet’ten…

 

“Nâzım ‘Orası’ Adlı Bir Roman Yazıyor”

 

21 Ekim 1938 tarihli mektubunun hemen başlarında Nâzım Hikmet’in roman yazmakta olduğunu haber veriyordu:

“… Nâzım Orası adlı bir roman yazıyor. Ben Terör’le uğraşıyorum. İlk günler bir türlü içlerine girememiştik. Belki yirmi defa yeniden başladık. Dörder defa temize çektik. Bir düzine kere birbirimize ve âleme okuduk. Yürümüyordu. Bu sıralarda sana ne kadar muhtaç olduğumu kendi kendime daha iyi hissettim. Fakat neticede tembelliği yendik. İşe giriştik. Bir nüshasını temize çekmeye başladık. Nâzım şimdiye kadar yazdıklarını yeni deftere geçirmeği dün akşam bitirmişti. Gece olurken Hamdi ile beraber ortadan kayboldular. Çalıştığım için farkına varmadım. Birden bire ve gözleri aşağı düşmüş geldi.

-Hayrola? dedim.

-Romanı Hamdi’ye okudum, diye cevap verdi. Olmuyor.

-Hamdi’ye mi okudun? O mu beğenmedi?

-Git işine, yani onun yanında yüksek sesle, fakat tabii kendi kendime okudum.

-Netice?

-Çok süslü olmuş, çok süslü.

-Neresi süslü?

-Baş tarafı. Bak mesela: “Başını gökyüzüne kaldırdı. Aç bir hayvan gibi ulumağa başladı.” demişim. “Aç bir hayvan gibi” fazla.

-Haklısın.

-Çok nefis bir şey bulmadıkça bunu yapmamalı.

-Haklısın. Mesela eroinman Şerif Bey için; “yüzü bir hasta at başı gibi uzun ve kederli idi.” sözü mükemmel.

-Evet.

Birbirimize okurken not alıyoruz. Sonra çekişe çekişe pazarlık yapıyoruz.”

Bundan sonra, gene tarihsiz ancak Ekim 1938 sonları ile Kasım 1938’in ilk günlerinde yazıldığı tahmin edilebilen bir mektubunun sonunda Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’in üzerinde çalıştığı “Orası” romanının yazabildiği yere kadarını Piraye Hanım’a verdiğini bildiriyor:

“… Nâzım ilk müsvedde defterlerini Piraye’ye verdi. Bu hafta haber alacağız, ama senin fikirlerini ben şahsen merak ediyorum.”

İşte dört defter dolusu, 70 yıl sonra Piraye Hanım’ın sandığından çıkıp gelen Nâzım Hikmet’in bitiremediği “Orası” romanı şimdi elimizde…

 

“Orası” Romanı Neyi Anlatıyor?

 

Roman, Birinci Defter’de şöyle başlıyordu:

“İkindi üzeriydi. İstanbul Tevkifhanesi’nin avlusuna yağmur yağıyordu. Avluda, ıslak erik ağacının yanındaki gardiyan kulübesinin içinde iki kişi cıgara içiyordu. Konuşmuyorlardı. Kulübe küçük ve dar olduğu için dizleri birbirine değiyordu. Birisi on üç yaşındaydı. Kara kaşlı kara gözlüydü. Gölgede büyütülmüş bir kız çocuğu gibi beyazdı. Yalnız, dişleri çürüktü. Ötekisi çiçek bozuğu gardiyandı.” (S.17)

Hemen sonraki paragraflarda tevkifhanenin kısımları, bakkalı, meydancıları, avludaki şadırvanı, adem babaları, karantinası, belli başlı tiplerinden Hacı İbrahim betimleniyor, ardından Komünistlere ve Localar’a geçiliyordu:

“Karantinanın üst katı Localar’dı. Dar bir koridoru ve on üç taş locası olan bu kısımda 1932’den evvel idam mahkûmları ve pranga cezası giyen mevkuflar yatırılırdı. 1932 açlık grevinden beri (O yılki geniş Türkiye Komünist Partisi tutuklamasında, tutukluların yaptığı ünlü açlık grevi. -E.K.) ise burası-bir imtiyaz olarak- komünistlere verildi.

Tevkifhane avlusunda yağmur sesi kesilince Localar’dan bir pencere açıldı. Kalın demirlerin arkasından bağırdılar:

-Bizi bahçeye çıkarmayacak mısın?

Kar yağarken bile Localar’ın bahçeye çıkmak hakkını bir prensip meselesi olarak ileri sürdüğü malum olduğu için, çiçek bozuğu gardiyan komünistlerin kapısını açtı.”

Bundan sonra, o sıralarda Localar’da yatmakta olan Komünistlerden genel olarak şöyle söz ediliyordu:

“Sekiz kişi çıktılar. Çoğunun sırtında renkleri atmış pijamalar ve ayaklarında takunyalar vardı. Avluda sekizi birden yan yana, bir tek saf halinde yürüyordular. İkisinin boyu çok uzundu. Birisi topaldı. Şadırvanla Karantina pencereleri arasında gidip gelirlerken safın ortasındakiler su birikintilerine basıp geçiyordu. Cezaları 28 seneyle 10 sene arasındaydı ve bağıra bağıra İspanya meselesini konuşuyordular.” (S.19)

Şimdi bu paragrafta pek çok ipucu veriyor bize Nâzım Hikmet:

“İkisinin boyu çok uzundu.” cümlesinde, bu sekiz komünistin içindeki kendisinden ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan söz ediyor, çünkü her ikisin de boyları ikişer metre idi…

Cezaları 28 seneyle 10 sene arasındaydı” cümlesiyle de 29 Ağustos 1938 günü sonuçlanan Donanma Davası’nda, en çok kendisine verilen “28 sene”yi (Ankara Kara Harp Okulu Davasından verilen 15 seneyle birlikte) ve diğer 7 kişinin içinde “10 sene” alanları kastediyor.

 

Donanma Davası” Mahkumu: Kerim Korcan

“Komünistler”i teker teker tanıtmayı sürdürüyor:

“Komünistlerden biri, Kerim, yuvarlak kafalı, 22 yaşında bir saatçi çırağı…” (S.20)

Bu kişi adlı adınca, Donanma Davası’nın ilk gözaltına alıp tutuklananı ve en genç mahkûmu Abdülkerim Korcan. Küçükpazar’da babasının saatçi dükkanında çalıştığı için “Saatçi çırağı Kerim.”

Araya Tevkifhane’nin öteki tipleri giriyor: Yankesici Abdullah, Bahriyeli Kâzım, Ressam Manolyan Efendi, Hasip Bey, Kürt Musa…

Saatçi çırağı Kerim” tekrar karşımızda:

“Yuvarlak kafalı, 22 yaşında, saatçi çırağı, komünist Kerim, locasının penceresinden avluya ve geceye baktı. ‘Jandarma’ şarkısını söylemeye başladı:

Ay ışığı jandarmanın süngüsünü yakıyor

Mahpus yoldaş pencereden jandarmaya bakıyor

 

Kerim kendini şarkıda pencereden bakan mahpus yoldaşın yerine koydu. Kendisi de sahiden mapushanede olduğu ve on seneye mahkûm bulunduğu için değil, şarkıdaki mahpus yoldaşa benzediği için keder ve gurur duydu.

Her şey, bütün dünya şarkıda olduğu gibiydi: Yalnız süngüsü ay ışığında parlayan jandarmayı göremiyordu.

Şarkıyla realite arasındaki bu kadarcık fark Kerim’i üzmedi.” (S.24-25)

Asıl adı Abdülkerim olan Kerim Korcan, 30 Nisan 1938 günü İstanbul Emniyet Müdürlüğü Komünist Masası polislerince gözaltına alındıktan sonra, bir ay boyunca işkenceli sorgudan geçirildi. Nâzım Hikmet romanında “22 yaşında” demesine rağmen 20 yaşını henüz yeni bitirmiş genç bir insandı. 29 Ağustos 1938 günü sonuçlanan Donanma Davası’nda 10 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu cezayı 1948 yılına kadar Sinop Cezaevi’nde çekti.

Saatçi Çırağı Kerim”, Nâzım Hikmet’in dördüncü defterin sonunda noktayı koyduğu yere kadar, “Orası” romanında ara ara okuyucunun karşısına çıkıyor.

Şöyle ki:

“Komünistlerden biri, Kerim, yuvarlak kafalı, 22 yaşında bir saatçi çırağı; müddeiumuminin (savcının) taklidini yaptı. Sekizi birden katıla katıla güldüler.”

 

 “Saatçi Kerim:

-Bıyığının canına okuyayım, dedi.” (Hitler’i kastederek.E.K.)

 “Saatçi Kerim müstesna, herkes raportörden sonra söz aldı.”

 

 

Kemal Tahir, “Cemal Mahir” Adıyla Görünüyor…

Şimdi de 27’nci sayfada, Tevkifhane’deki 8 komünistten bir diğeri “Cemal Mahir” çıkıyor karşımıza:

“Sübyan kısmıyla beraber komünistler de avluya çıkarılmıştı. İçlerinden biri, Cemal Mahir, arkadaşlarından ayrıldı. Cemal Mahir muharrirdi. İnce balmumundan yüzünde simsiyah kaşları şeytancasına yukarıya doğru çekikti ve tevkifhaneye girdikten sonra bir gün, belki canı sıkıldığı için, belki de Lenin’i düşünerek çenesinde kırmızısı bol, sivri bir sakal bırakmıştı.” (S.27)

Cemal Mahir”, Donanma Davası’ndan 15 yıla mahkûm Kemal Tahir’den başkası değildi.

21 Ekim 1938 tarihli, karısı Fatma İrfan’a yazdığı mektubunun bir yerinde sakalından söz ediyor: “Sakallarımdan pek memnunum karıcığım, taa, çıkıncaya kadar bir tekini bile kesmeyeceğim. Çenemin ağırlaştığını ve dolayısıyla üstüme bir ciddiyet geldiğini hissediyorum.”

Bir sonraki günkü, yani 22 Ekim 1938 tarihli mektubunda da: “Ben de burada, küçük ve kırmızı sakalımı sıvazlaya sıvazlaya, bir mermer merdiven var, onun sahanlığında dolaşıyorum.” diyor.

Orası” romanının girişinde Nâzım Hikmet’in betimlediği Sübyanların durumunu, gene aynı mektubunda Kemal Tahir de benzer şekilde yazıyor:

Dün avluda Sübyan Kısmı’nın sakinleri- Nâzım’ın romanına yazdığı gibi, on ile on yedi yaş arasında bulanan ve çıplak ayaklarıyla, çok itinalı taranmış saçları tıpatıp birbirine benzeyen çocuklar- içi kâğıt ve paçavra ile dolu küçük bir torbayı dikkatle ve hınçla düğümleyerek tek kale oynamaya başladılar.”

İlerleyen sayfalarda “Cemal Mahir” Komünistlere ayrılan bir ziyaret gününde karşımıza tekrar çıkıyor:

“Cemal Mahir görüşme yerinde avuçlarının içini tel kafese dayamıştı. Karşıda, karısının yüzünü tül arkasından seyrediyormuş gibi dumanlı ve daha güzelleşmiş buluyor, ellerin birbirine ilk dokunuşundaki şehvetli ve mahcup erkek sesiyle konuşuyor:

-Seni bu hafta çok göresim geldi, ninem. Her hafta geliyor ama bu sefer hasretinden dayanılmaz bir haldeydi. Hani bir şarkı var: “Acı duydu bu gönlüm, hasrete katlanamaz…” Hatırladın mı? Bu hafta gözlerim okurken, ellerim bulaşık yıkarken, ağzım mesail-i âliyeden bahsederken kafamın içinde uzun, narin saplı, sarı-siyah çizgili bir tambur hep bu şarkıyı çaldı.

Cemal Mahir’in karısı- zayıf, uzun boylu, kocaman gözlü, kalın dudaklı, esmer bir genç kız- hem beyaz dişlerini demir ve tel kafeslerin arkasındaki kocasına bilhassa göstermek istiyormuş gibi ağzını büyük büyük açarak şımardı.”

Nâzım Hikmet’in betimlediği “Cemal Mahir”in yani Kemal Tahir’in karısı da, yazının ilk başlarında sözünü ettiğimiz Fatma İrfan (Serhan)…

Kemal Tahir, Donanma Davası’nda 15 yıl ağır hapis cezasına mahkûm edildi. Bu cezayı, burada gördüğümüz gibi, Sultanahmet’te başlayıp Çankırı, Çorum, Malatya ve Nevşehir cezaevlerinde yatarak 15 Temmuz 1950’deki afla noktalayacaktı…

 

Nâzım Hikmet’in Hayalî Kahramanı: “Selami”

 

Yıllar önce, “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndaki devrimci, komünist tipleri irdelerken karşılaştığımız; einizdeki kitabın ilk bölümünde yer alan “Mahkûm Tesfiyeci Fuat” benzeri bir kişi, “Orası” romanında da karşımıza çıkıyor. Buradaki Nâzım Hikmet’in imgeleminin kahramanı: Selami.

Burada romanda karşımıza çıktıkları sırayla, “Saatçi Çırağı Kerim”in Kerim Korcan; “Cemal Mahir”in Kemal Tahir, “Mehmet Oğlu Mehmet”in Bastoncu Fevzi Güçiz, “Ressam Halim”in Nâzım Hikmet, “Tornacı Aziz”in Hüsamettin Özdoğu, “Mimar Ali”nin Hikmet Kıvılcımlı ve “Nuri”nin Hamdi Alev Şamilof olduğunu ele almış ve alacaksak, “Selami”nin gerçek hayatta hiçbir komüniste denk düşmediğini ileri sürebiliriz.

“Selami” de aynı, “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndaki “Mahkûm Tesfiyeci Fuat” gibi birden fazla kişiden derleşik, bilinçli, gelişkin bir komünist tipi.

Üçüncü Defter’de, 4’ncü bölümün başında karşılaşıyoruz “Selami” ile:

“Cemal Mahir Localar’ın koridorunda Selami’yle karşılaştı. Selami sordu:

-Nerden böyle yoldaş?”

İleriki satırlarda “Selami”nin tanıtılışı şöyle:

“Selami’nin mavi işbaşı tulumu içinde yuvarlanan ufacık, tombul bir vücudu, mini mini bir burnu, siyah topuzlu iğne başlarına benzeyen gözleri ve kocaman, adaleli elleri vardı.”

Hemen ardından bir özelliğini; “sır keşfetmekteki ustalığı kadar, sır vermemedeki inadı”nı öğreniyoruz.

Tanıtım devam ediyor:

“Selami yirmi beş yaşındaydı. Sanat mektebinden çıkmıştı. Tesfiyeciydi. Galata Kulesi’nin arka yokuşlarından birinde sıralanan tamirhanelerde senelerce çalışmıştı.”

“Selami öğle paydoslarında çalıştığı dükkanın eşiğine oturup senelerce iki çeşit kitap okumuştu: Marksizm’e dair broşürler ve bilhassa İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş olan ekserisi gazete tefrikalarından biriktirilme macera ve zabıta romanları.”

Bundan sonra Selami’nin macera romanları okumaktan gelen “düğüm çözme” yeteneğiyle, eski bir yoldaş olan ağabeyi Ferit’in polise çalışan bir provokatör haline gelişini yakaladığı anlatılıyor. Şimdi de Şemsi Baba’nın parasını çalmakla töhmetlendirilen sübyan Niyazi’nin masum olduğunu, parayı çalanın Adil Bey olduğunu biliveriyor.

Selami” yalnız ve kimsesiz biri.

Bakın Komünistlerin ziyarete çağrıldığı andaki durumuna:

“Localar’dan birer ikişer çıktılar. Koltuklarının altında kirli çamaşır paketleri vardı. Hepsi tıraş olmuştu. Ziyaretçisi gelmeyen ve çamaşırını kendi yıkayan bir Selami’ydi. Fakat o da arkadaşlarının arasına katıldı.”

Aslında Localar’da sekiz değil, yedi komünist olduklarına Kemal Tahir’in 9 Kasım 1938 tarihli mektubu da tanıklık ediyor:

“Dün bayramımız vardı. Yedi arkadaş bir arada yemek yedik, şarkılar söyledik, şiirler okuduk.”

Demek ki “Selami”, Nâzım Hikmet’in “Orası” romanına sekizinci komünist olarak, hayalî bir kahraman şeklinde girmiş…

 

Peki Ya “Mehmet Oğlu Mehmet” Kimdi?

 

Nâzım Hikmet bu kez, sekiz komünistin içindeki bir başkasını, “Mehmet oğlu Mehmet”i çıkarıyor karşımıza:

“Mehmet oğlu Mehmet’in sırtında sarı bir palto vardı. Orta boyluydu ve omuzları genişti. Topaldı. Çok uzun simsiyah kirpiklerini palabıyıklarına indirmiş, koltuk değneklerinin üstünde mahcup gülümsüyordu.” (S.65)

Dükkan komşusu, başörtülü bir kadın olan kız kardeşini “Mehmet Oğlu Mehmet”in ziyaretine göndermiştir.”Kadın, enli ve yıpranmış parmaklarıyla örtüsünün ucunu”, “Mehmet koltuk değneklerini düzeltirken” tel örgüden karşılıklı konuşurlar.

İlerleyen satırlarda tanımaya başlarız “Mehmet Oğlu Mehmet”i:

“Mehmet oğlu Mehmet otuz beş yaşındaydı. Erzincan köylüklerindendi. Şark vilayetleri şivesinden İstanbul şivesine rahatça geçebiliyordu. Sol ayağı eski bir kemik vereminden topal kalmıştı. Bir çok tevkifata girip çıkmış ve dayağa mukavemetiyle şöhret yapmıştı. Fakat bu şöhret sanki bir haksızlıkmış gibi ne vakit bahsi açılsa:

-Sol ayağım hasta diye yalnız sağ tabanıma vuruyorlar, derdi. Eğer iki ayağım sağlam olsaydı da ikisine birden sopayı çalsaydılar belki dayanamazdım.”

Bundan sonra; çocukluğundan alıp sosyalist bir mücadeleci haline gelişine kadar hayatı anlatılıyor “Mehmet oğlu Mehmet”in…Babasının onu hafız yapmak istediğini, bunun için Kuran’ı ezberlediğini, attan düşüp sol bacağını kırdığını, İstanbul’a tedaviye getirildiğini, bir buçuk sene hastanede yattığını, çıktığında koltuklarının altında iki değnek olduğunu, artık Kuran’ı ve Allah’ı unuttuğunu, on yıl sonra matematiğe, doktorluğa ve doğu felsefesine dair yirmi beş kitabının, İstanbul Üniversitesi’nin arka sokaklarından birinde, malzemesinin ve yatağının sığacağı büyüklükte bir dükkanın sahibi olduğunu öğreniyoruz.

Bir gün kar sporu bastonu almak için dükkanına gelen bir üniversite öğrencisiyle ahbap olduklarını, kitaplarının yirmi beşten kırka çıktığını, artık yeni kitaplarının içinde; “Güzel günlerin geleceğini”, “yanmamış cıgaralarıyla güzel günler için ölenleri” anlatan şiirler, “iş ücretinden”, “Ludvig Fauerbach’dan ve Hegel’den”, “Sovyetler memleketinden” bahsedenlerin olduğunu, her iki türden kitaplarda da şu dört ismin; Marx, Engels, Lenin, Stalin’in çokça geçtiğini de…

Üniversiteli ahbabı bir gün onu Beyoğlu’nda bir Sovyet filminin gösterildiği sinemaya götürür. Sinemadan çıkınca, Mehmet oğlu Mehmet:

-Biz de çalışalım, der.

“Bu sözden sonraki hayatı, dükkanında olmadığı zamanlar, topal bacağını bazen polis müdüriyeti koridorlarında, bazen hapishane avlularında, bazen karanlık işçi ve esnaf mahallerinde sürükleyerek, koltuk değneklerini gizli arkadaş odalarının köşelerine, şapiyograf makinalarının kenarına dayayarak geçti.” (S.68)

Orası” romanında Nâzım Hikmet’in “Mehmet Oğlu Mehmet” adıyla geçirdiği bu kişi, Türkiye Komünist Partisi içindeki militan işçilerden, “Bastoncu Fevzi (Güçiz)” idi…

Hikmet Kıvılcımlı, anılarında, 1936 yılı sonunda Nâzım Hikmet’in de aralarında bulunduğu bir grup dokuma işçisiyle tutuklandığını anlatırken değinir “Bastoncu Fevzi”ye:

“Az sonra birer ikişer grevciler, Nâzım’a lugat soran kavruk çocuk, bizim aksak Bastoncu getirildiler. Kimi Nâzım’dan bir şiir okumuş, kiminde benim kitapçıklardan çıkmış. Bastoncu yakınıyor:

-Nereden sizin adınızı ağzıma aldım. Bir şey de demedim ya. Maksadım oyalamaktı. Hem size oldu hem bize.

-İnsan insanı tanır, dedim. Başka bir konuşmamız yok ya?

-Yok.

-Aldırma. Geçer.

-Bütün bıyıklarımı yoldular. Çok gaddar herifler. Ona yanmıyorum. Kütüphane ne olacak? Siz içeriye girince Marksizm Bibliyoteği yayın yapamayacak.

-Hele canını sıkma yoldaş. Kurtuluruz.

-İyi ama, durup dururken sizi tevkif etmeleri. Buna da benim bir ‘tanırım’ sözüm neden.

-Olur böyle şeyler. Maksatları o yayınlara ket vurmak. Çıkarsak devam ederiz.”

 

Bir anti-komünistin, Aclan Sayılgan’ın “Türkiye’de Sol Hareketler” kitabında da hukuki durumu çıkıyor karşımıza “Bastoncu Fevzi”nin:

“2- Reşid Paşa Gemisi: Bu gemide TKC (Türkiye Komünist Cemiyeti) rumuzlu ve orak-çekiçli rozetler ele geçti. Meydana çıkan kümeden Mehmet Numan 19 yıla; Bastoncu Fevzi Güçiz 18, Rasih Gür 18 yıla, Hüseyin Doğrusöz 15 yıla, Fethi Müren, İsmail Akagül, Mehmet Altınkaya 3’er aya mahkûm oldular.”

Bastoncu Fevzi”nin izine bir daha, “Orası” romanının yazılışından sekiz yıl sonra, Nâzım Hikmet’in bir mektubunda rastlayacağız. Çorum Cezaevinde yatmakta olan Kemal Tahir’e (romandaki “Cemal Mahir”) Bursa Cezaevi’nden gönderdiği 18 Haziran 1946 tarihli mektubunun sonlarına doğru şunları yazıyor:

“….Topal Fevzi’den mektup aldım. Oğlanın cezasını, kemik veremi olduğu için bir yıl tecil etmişlerdi, şimdi memleketinde Erzincan’daymış. İş bulamamış, dehşetli bir maddi sıkıntı içinde olduğu anlaşılıyor. Yüreğim parçalandı. Kendisine on liralık olsun bir yardımda bulunamadığım için kendime dehşetli kızıyorum. Piraye’ye de bir aydır para gönderemedim. Mamafih bir kaç zaman sonra elime beş on para –şu tercümeden- geçecek sanıyorum. Bakalım, otuz lira kadar da dokumadan alacağım var, onu alırsam Piraye’ye ve Fevzi’ye yollarım.”

 

“Ressam Halim”: Nâzım Hikmet

Bir ziyaret gününde, ziyaret yerinde karşımıza çıkan “Ressam Halim” Nâzım Hikmet’in kendisi, karısı “Hatice” de Piraye ( “Hatice, Piraye, Pirayende…”) Hanım’dan başkası değil…

Betimlenmesi de şöyle:

“Hatice, bakır saçlı, beyaz ve etleri sıkı ve dolgun bir kadındı. Parmakları ince uzundu.”

“Hatice”nin hayatından kesitler sıralanıyor:

Daha on beş yaşındayken, ilk kocasından, saçlarının kızıllığı ve etinin beyazlığı kendine benzeyen bir kız (“Suzan”-E.K.), üç sene sonra da aynı renkte ve ölçüde bir oğlan (“Memet Fuat” Bengü) doğurmuştu. (…) Kocası –sinema artistliğine meraklı bir paşazade- (Vedat Örfi Bengü) Hatice’yi gebe bırakıp sekiz ay önce Mısır’a gitmişti.”

İlişkilerinin başlangıcı:

“Halim, kız kardeşinin (Nâzım’ın kardeşi Samiye.E.K.) arkadaşı olan Hatice’yle renklerinin bolluğu ve çocuklarının güzelliği yüzünden alâkadar oldu. Ve Hatice ömründe ilk defa, konuşması ve hareketleri şimdiye kadar tanıdığı insanlara benzemeyen acayip bir mahlûkla karşılaştığı için Halim’i (Nâzım’ı-E.K.) merak etti.”

“Hatice”nin hareketi benimseyişi, destek oluşu, “Ressam Halim”le (yani Nâzım Hikmet’in kendisiyle) evlilikleri anlatılıyor bundan sonra…

Ressam Halim” romanın ilerleyen sayfalarında da sık sık çıkıyor okuyucunun karşısına… Okuyucunun her karşısına çıkışında da, “Ressam Halim” o kadar Nâzım Hikmet’in kendisi ki, başkaca kanıtlar sıralamamıza gerek kalmıyor…

 

“Tornacı Aziz” Kim Ola ki?

 

Şimdi de “Tornacı Aziz” çıkıyor karşımıza:

“Görüşme yerinin en öbür ucunda, ihtiyar babasıyla konuşan Tornacı Aziz, onu her vakitki gibi paydostan önce gönderip Ressam Halim’in yanına geldi. Telin üstünde parmaklarını dolaştırarak:

-Merhaba Hatice Yoldaş, dedi. Elini sıkamıyorum. Bu kör olası kafes! İnsanda el ele dokunmayınca dostluk yarım kalıyor. İyi ki evli değilim. Kocanla ettiğin tatlı lafları kestim. Kusura bakma demeyeceğim. On senede birbirinizden nasıl olsa bıkmışsınızdır.”

Şimdi de “Tornacı Aziz”in yaşamından bir kesit:

“Hatice, telin arkasında, Tornacı Aziz’in vaktinden evvel ağarmış saçlarını ve Diyarbekir hapishanesinde dört buçuk sene yatıp çıkmaktan gelen şişmanlığını iyice görmeye çalışarak…”

İşte burada; torna tesfiye ustası, TKP MK üyelerinden Hüsamettin Özdoğu “Tornacı Aziz” olarak çıkıyor karşımıza… Hüsamettin Özdoğu’nun TKP’nin yeraltı mücadelesindeki takma adı “Aziz”di. 1927 Komünist Tevkifatı’nın davasında Müddeimumi (Savcı) Kenan Bey’in İddianamesi’nde; “Moskova’dan avdet eden…..Hüsamettin namı diğeri Aziz...”, “…şimdi isimlerini arz eylediğim… Aziz namı diğeri Hüsamettin…” ifadelerini kullanıyordu.

Tornacı Aziz”, yani Hüsamettin Özdoğu, 1929 TKP İzmir Davası’nda dört buçuk yıl hapse mahkûm olmuş ve 1933 affına kadar Diyarbakır hapishanesinde yatmıştı.

 

Komünistlerin Sultanahmet Cezaevi’nde Kurdukları “Komün”…

 

Ziyaretçiler ayrılmaktadır…

Cemal Mahir, görüşme yerinin açık kalan kapısından karısını kucaklar.

Ressam Halim, karısı Hatice’nin gidişini seyreder.

Tornacı Aziz, ziyaretçilerin getirdiği erzak ve çamaşırları didikleyen gardiyan Yusuf Baba’ya çıkışır.

Ve sekiz komünist”; Selami, Mehmet oğlu Mehmet, Cemal Mahir, Tornacı Aziz, Saatçi Kerim, Ressam Halim, Mimar Ali ve Nuri, “bayram yerinden dönen çocukların sevinçli mahzunluğuyla, ellerinde paketler ve kese kaatları avluyu geçerek Localar’a” girerler..

Günümüzde de sosyalistlerin, devrimcilerin, komünistlerin hapishanelerde “komün” (Nâzım Hikmet eski yılların deyimiyle “Komuna” diye yazıyor) olarak, yani yiyecek, içecek ve giyeceklerini ortaklaşa kullanarak yaşadıkları bilinir. 1938 yılının sonbaharında da, Sultanahmet Cezaevi’ndeki 8 komünist “Komün” hayatı yaşıyor.

“Komuna’nın o ay reisliğine seçilen Mimar Ali gelen erzağı, paraları ve cıgaraları teslim aldı. Komuna’nın aşçılığını yapan Tornacı Aziz erzakları, fasulya, patates, pirinç ve şekeri mutfağa, 3 numaralı locaya yerleştirdi. Cıgaralar derhal taksim olundu. Adam başına birer buçuk paket düştü.”

Komün’de düzenli toplantılar olur, eğitim çalışması yapılır.

Burada da sekiz komünist haftalık toplantıya geçerler.

Altı numaralı locada toplanmışlardır. Bir kısmı kerevete bir kısmı gaz tenekelerinin üzerine oturmuştur.

 

“Mimar Ali” Doktor Hikmet Kıvılcımlı Değil mi?

 

Burada çok belirgin olarak “Mimar Ali” çıkar karşımıza:

“Reis Mimar Ali elindeki kalemi kerevetin tahtasına vurdu. Sonra uzun, kumral, dalgalı saçlarını kemikli alnında arkaya doğru sıvazlayarak:

-İçtimaı açıyorum yoldaşlar, dedi.”

Mimar Ali” Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan başkası değildi. Donanma Davası’nın 29 Ağustos 1938 günkü karar duruşmasında 15 yıl ağır hapse mahkûm edilmişti. Burada Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı’nın mesleğini “mimar” olarak gösterirken, aynı zamanda “doktor” kelimesiyle bir sesdeşlik de yaratmıştı. “Ali” ise Kıvılcımlı’nın göbek adıdır. Kendi kaleminden biyografisinden öğreniyoruz bu gerçeği:

“Osmanlı İmparatorluğu Makedonyası’nın Priştine kasabasında Hüseyin Bey, Posta-Telgraf Müdürü iken, eşi Münire Hanım’dan Hikmet doğuyor. Kosova vilayetinin İştip kazasında hastalanıyor. Bir gece, Bektaşi tekkesi türbesinde yatan Ali Baba, sandukasından fırlayarak Seher teyzesinin rüyasına giriyor. Çocuğun iyileşmesi isteniyorsa Ali adıyla adlandırılması, o zaman Hazreti Ali gibi ‘kılıcı kuvvetli’ olacağını, yoksa öleceğini bildiriyor. Hikmet ‘Ali’ oluyor.”

İlerleyen satırlarda Nâzım Hikmet, “Mimar Ali”nin fiziğini de betimliyor: “Ayaklarını altına topladı, çok uzun gövdesini öne eğerek…” Başlarda işaret ettiğimiz gibi, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet’in kendisi gibi çok uzun boylu, uzun gövdeli bir insandı.

Komün” toplantısının bir gündemi (ruzname) var.

Mimar Ali” okuyor:

“1-Geçen haftanın masrafı, bakayası, bu haftanın geliri ve yemek listesi

2- Ders programlarında tadilat yapılması teklifi.

3- Haftalık dahilî ve haricî vukuat ve politikanın tahlili.

4- Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi.

5- Cari meseleler.”

 

“Komün” Toplantısında Tartışma…

 

“Mimar Ali” yani Doktor Hikmet Kıvılcımlı, toplantıyı şu sözlerle açıyor:

“Bir bakıma göre hapishane genç yoldaşlar için nazarî (teorik) bilgilerini inkişâf ettirdikleri (geliştirdikleri) bir mektep ve bilgili yoldaşlar için de eser vermek fırsatıdır.”

Nâzım Hikmet, Mimar Ali’nin böylesi topluluk önünde konuşmaya “mukaddemesiz” giremediğine işaret ediyor, Selami’nin Ressam Halim’in kulağına, Ali Yoldaş’ın kendisine çatacağını fısıldadığını söylüyor. Gerçekten de Selami’nin öngörüsü çıkıyor. “Mukaddeme”sinden sonra sadede gelen Mimar Ali, şunları söylüyor:

“Yoldaşlara ders verilirken bol ve geniş malzeme kullanmak lâzım. Halbuki bir aydır dikkat ediyorum Halim Yoldaş, Siyasi İktisat dersinde arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor. Bu hususta benim neşrettiğim kitaplardan pekalâ istifade edilmesi kâbilken ve bu benim kitapları içeri sokmak gayet kolayken Halim Yoldaş bunu teklif dahi etmemiştir. Halim Yoldaş’ın bu çeşit hareketi hatalıdır. Tashih edilmelidir.”

“Mimar Ali”nin ; “benim neşrettiğim kitaplardan”, “benim kitapları” derken, 1935-1938 yılları arasında “Marksizm Bibliyoteği” adı altında telif-tercüme kitaplar yayımlayan Hikmet Kıvılcımlı olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

“Mimar Ali” tarafından eleştirilmesi üzerine söz isteyen “Ressam Halim”, yani Nâzım Hikmet şu yanıtı veriyor:

“Arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor değilim. Dışardan lâzım olan kitapları getirtiyorum. Kendileri size bunu söylerler. Ali Yoldaş’ın yazdığı ve tercüme ettiği broşürlere gelince, lisanlarının ve muhtevalarının ağırlığı yüzünden şimdilik bunlardan istifade edeceğimizi sanmıyorum.”

“Ressam Halim”in yani Nâzım Hikmet’in, hacimleri yüzünden “broşür” olarak adlandırdığı, Ali Yoldaş’ın yani Hikmet Kıvılcımlı’nın “Marksizm Bibliyoteği”nden yayınladığı telif ve tercüme kitaplar şunlardı:

* Karl Marx, Gündelikçi İş ile Sermaye (Dilçevirgeni: Hikmet Kıvılcım)

* Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi No:1, Sentetik Otopsi (Yazan: Hikmet Kıvılcım)

* V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Hayatı, Felsefesi, Sosyolojisi (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)

* Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı (Hikmet Kıvılcım)

* İnkılapçı Münevver Nedir? Hanri Barbüs (Hikmet Kıvılcım)

* Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? Tip No 1: Kerim Sadi (Hikmet Kıvılcım)

V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Ekonomi Politiği, Sosyalizmi, Taktiği (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)

* Emperyalizm Geberen Kapitalizm, (Hikmet Kıvılcım)

* Demokrasi, Türkiye Ekonomi Politikası (Hikmet Kıvılcım)

* Karl Marx, Kapital, 8 fasikül, (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)

* Marx-Engels Hayatları (Hikmet Kıvılcım)

(Not: Soyadı “Kıvılcım”da bir yanlışlık yok. Soyadı kanununa göre kendisine, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin yayın organı Iskra’nın motamo karşılığı olan “Kıvılcım”ı almış, 1940’lardan itibaren “lı” ekleyerek “Kıvılcımlı” olarak kullanmıştır.)

Bundan sonra, “Orası” romanında Nâzım Hikmet’in kaleminden, uzun yıllar “Ressam Halim”le yani kendisiyle, “Mimar Ali” yani Hikmet Kıvılcımlı arasında; romanın yazıldığı tarihe kadar süregelen daha sonra da süregidecek olan bitmez tükenmez anlaşmazlığın çözümlenmesini okuyoruz:

“Ressam Halim’le Mimar Ali arasında nazarî (teorik) görüş, taktik meselelerini telâkki ediş ayrılığı yoktu. Bunu ikisi de biliyordu. Fakat ikisi de vakit vakit böyle bir ayrılığın vehmine düşmek ihtiyacındaydılar. Birbirlerinin değerini, içlerinden, kendi kendilerine takdir ediyorlardı. Fakat hemen hemen her toplantıda, ilk hücum Mimar Ali’den gelmek şartıyla en ufak bahanelerle çekişiyorlardı. Mimar Ali Rus Bolşevik Fırkası’nın tarihindeki kavgaları gayet iyi biliyor ve bunları, ille, Türkiye şeraitinde (koşullarında) de görmek, bu kavgalardan sapıklığı olmayan biricik insan gibi çıkmak istiyordu. Kavgada faal ve kavgaya bağlı, ona yardım edici bir unsur olarak mimarlığını kullanamadığı için (doktorluğunu yapamadığını demek istiyor. E.K.) mesleğinden vazgeçmişti. Fakat mesleği (yani doktorluk. E.K.) ona şemacılık itiyadını (alışkanlığını) bırakmıştı. Bunda samimiydi. Ve samimi olduğu içindir ki, herhangi bir sahada sivrilen bir arkadaşın bir gün, Bolşevik Fırkası tarihinde, filanca zaman, falancanın yaptığı inhirafa (sapmaya) düşebileceğinden titizleniyor, sinirleniyordu. Ve kendisinin yani Mimar Ali’nin sonuna kadar sapmayacak ve Bolşeviklerden falanca gibi keskin işler görecek bir komünist olduğuna yüzde yüz iman ettiği için kendisinin en akla gelmez, en kurnaz yollarla ikinci plana atılmak, kendisiyle alttan alta mücadele edilmek istendiğini vehmederek bunu ilerideki inhirafların (sapmaların) ilk alâmetleri sayıyordu.

Bundan dolayı günün birinde Menşevizme, Ekonomizme, Troçkizme, Buharinizme sapabilir diye, şimdiye kadar her fırsatta, hele en uzaktan kendini alâkadar edebilecek meseleler olursa, insafsızca, Ressam Halim’e hücum etmiş, onun hiçbir resmini (Burada “şiirini” demek istiyor.E.K.) –bunların çoğundan hoşlandığı, hatta bir tanesinin fotoğrafını (yani Nâzım Hikmet’in yayımlanmış bir şiirini. E.K.) evine astığı halde- resmen beğenmemişti.”

Bundan sonra “Komün” toplantısı, gündemin dördüncü maddesini, yani “Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi”ni ele alıyor. Epeyce tartıştıktan sonra, önceki;”Bu kavga son kavgamız, vur, atıl, sıçra, yık!” yerine “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık!” denilmesi kararına varıyorlar.

 

“Nuri” : Hamdi Alev Şamilof

Komün”ün gündemi devam ediyor.

Cari meselelerde ilk sözü Nuri istedi.” cümlesiyle, karşımıza, sekiz komünistin en sonuncusu çıkıyor.

Hemen şöyle tanıtılıyor okuyucuya:

“Nuri kırk beş yaşlarındaydı. Sivri uzun burnunun tepesi, çiçek hastalığının bariz işaretlerini taşıyordu. Karadenizliydi. Bal rengi gözleri, bembeyaz şakaklarının arasında inanılmayacak kadar gençtiler. 1917’den 1922’ye kadar Rusya’da bulunmuş, vatandaş harbine girmiş, Vrangel’e, Denikin’e karşı harp etmişti. Arkadaşları ona, “Vayenni” Komiser” (Sovyet Kızılordusu’nda “Savaş Komiseri” demeye geliyor. E.K.) derlerdi.”

Nâzım Hikmet’in sıraladığı bütün bu özellikleriyle karşımıza çıkan “Nuri”, Donanma Davası’nda 18 yıl ağır hapse mahkum edilen Hamdi Alev Şamilof’tan başkası değildi.

Peşinden “Nuri”nin özellikleri sıralanırken; “ Nuri Rusça biliyordu. Lenin’i gözleriyle, şöyle bir el tutumu yakınlıkta görmüştü.” deniliyordu. Sovyetlerin ilk yıllarındaki “Savaş Komünizmi” aşamasından kimi huylar edindiği, Mimar Ali’nin yani Hikmet Kıvılcımlı’nın, onun, “tahteşşurunda (bilinçaltında) objektif mahiyetleri bakımından Troçkist temayüllerin kımıldandığını” iddia ettiği, Nuri’nin ise buna karşı isyan edip bağırıp çağırdığı söyleniyor.

Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’in “Orası” romanına çalışmayı sürdürdüğü sıralarda, karısı Fatma İrfan Hanım’a yazdığı 21 Ekim 1938 tarihli mektubunun bir yerinde, “Nuri”den yani Hamdi Alev Şamilof’tan şöyle söz ediyor:

“Bizim Hamdi Uyandırılmış Toprak’ı okuyor. Gençlik günlerini hatırlıyor.” (Yani Rusya’da geçen gençlik yıllarını. E.K.)

17 Aralık 1938 tarihli mektubunda ise; “Biz burada Hamdi ağabeyine (Vayenni Komiser) yani (Harp Komiseri) adını taktık.” diyor.

“Nuri”nin Hamdi Alev Şamilof oluşunun bunlardan daha başka kanıtları olabilir mi?

 

Komün”ün toplantısı sona eriyor:

“Reis içtimaı kapadı. Her seferki gibi Enternasyonal söylemek için ayağa kalktılar. Mehmet oğlu Mehmet’e (yani Bastoncu Fevzi’ye.E.K.) koltuk değneklerini verdiler. Kerevetin üstünde değneklerine dayanarak dikildi. Sesi kalındı. Enternasyonal Marşı’nı Anadolu yayla havaları gibi uzata uzata, sıcak ve kederli söylüyordu.”

Bundan sonra 85’nci sayfada başlayan “Orası” romanının 5. bölümü; Sultanahmet Cezaevi’nin normal tutuklu ve hükümlülerinden belli başlı tipler; Yankesici Abdullah’ın, Manolyan Efendi’nin, Kürt Musa’nın, Hacı İbrahim’in ve Cemal Mahir’in bunlarla konuşmalarını ve edimlerini anlatıyor.

Localarının penceresinden avluyu seyreden Selami ile Tornacı Aziz, Adem Babaların güvercin avlamalarına bakmakta ve kendi aralarında konuşmaktadır:

“Selami:

-Yoğurtlu, pideli kebabı çok severim. Her gün sabah akşam yesem bıkmam. Fakat anasının gözü gibi pahalı, dedi.

Tornacı Aziz:

-Evet, diye cevap verdi, yerli şarabı bile doya doya içmek kabil değil.”

Nâzım Hikmet’in dört deftere doldurduğu, bitmemiş romanı “Orası”, işte böyle bitiyor.

Keşke bitirebilseymiş..

 

 

Emin Karaca – Özyaşam Öyküsü

Günümüz gazeteci yazarlarındandır. 1 Ocak 1949’da Denizli’de doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın Lisesi’nde okudu. İstanbul’a geldi, Babıâli’de gazeteciliğe başladı (1967). 12 Mart 1971 Darbe döneminde tutuklanıp yargılandı. Afla hapisten çıktı (1974). Gazeteciliğe devam etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin üyesi  ve Sarı Basın Kartı (sürekli) sahibidir. 1980’li yıllarının sonundan başlayarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı. Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)’nda iki dönem (1995-1998) Genel Sekreterlik yaptı. Radikal gazetesinde “Exlibris” köşesini (Ekim 1996-Ağustos 1999), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nin yayın organı Bizim Gazete’de “Unutmadan” köşesini (24 Ocak 1998-29 Ekim 2011) yazdı. Yol Televizyonu’nda, 9 Aralık 2011’den 15 Haziran 2012’ye kadar haftada bir, “Emin Karaca ile Unutmadan” programını yaptı.

Ödülleri:

Köşe Yazısı Dalında; 1993 Musa Anter Gazetecilik Yarışmasında Birincilik Ödülü’nü;

İnceleme Dalında 1996 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödüllerinden Mansiyon’u;

Dizi Röportaj Dalında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2000 Yılı Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülü’nü;

2001 Cevdet Kudret Araştırma-İnceleme Ödülü’nü;

2006 Ayşe Nur Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü;

2012  Doğançayır Belediyesi-Yazılıkaya Şiir Yaprağı Dergisi Nâzım Hikmet Araştırmaları Ödülü’nü kazandı.

Kitapları:

Edebiyat-ı Cedide’nin Felsefesi/Hikmet Kıvılcımlı (1989)

Ağrı Eteklerinde İsyan (Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi), Dördüncü Basım 2013,

Yeraltı Dünyadan Başka Bir Yıldız Değildi (1929 TKP İzmir Tutuklamasının Öyküsü) İkinci Baskı 2001,

Nâzım Hikmet Şiirinde Gizli Tarih, Beşinci  Baskı 2011,

Cumhuriyet Olayı (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1994,

Milliyet Olayı (Bir Gazetenin Yaşamöyküsü) 1995,

Kalaşnikof’a Güzelleme (Dergi Yazıları) 1995,

Nâzım’ın Aşkları 1995,

Eski Tüfeklerin Sonbaharı (Eski Kuşak 11 Türk Komünistiyle Röportajlar) Dördüncü Baskı 2013,

Türk Basınında Kalem Kavgaları (Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim) İkinci Baskı 2008,

Nâzım Hikmet’in Aşkları (Sevdayım Tepeden Tırnağa) Altıncı Baskı 2010,

Sintinenin Dibinde (T.C.’nin Hukuksal Öyküsü) Üçüncü Baskı 2013,

12 Eylül’ün Arka Bahçesinde (Avrupa’daki Mültecilerle Konuşmalar) Dördüncü Baskı 2008,

Sosyalizm Yolunda İnadın ve Direncin Adı: Kıvılcımlı, İkinci Baskı 2011,  

Sevdalınız Komünisttir” (Nâzım Hikmet’in Siyasal Yaşamı) Beşinci Baskı, 2010,

Plazaların Efendisi Aydın Doğan (Bir Medya İmparatorunun Öyküsü) Üçüncü Baskı 2004,

Kaybolan Babıâli’nin Ardından (Anılar, Portreler, Anekdotlar) 2004,

Vedat Türkali Ansiklopedisi (Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey) 2006,

150’likler, Genişletilmiş İkinci Baskı 2007,

Birinci Meclis’te Muhalifler 2007,

Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil (Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri) 2008,

Tepeden Tırnağa Nâzım Hikmet, (Nâzım Hikmet’e Dair Yazılar) 2010.

Vaaay Kitabın Başına Gelenler!.., Kasım 2012.

Romantik, Mistik, Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair NÂZIM HİKMET, (Biyografi), 2015.

Türk Edebiyatında Kavga (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”)  2017