El Desdıchado
 
Ben zifiri karanlık, – ben ki dul, Çaresizim,
Şatosuna el konulmuş, ben Aquitaine prensi
Tek yıldızım da öldü, – şimdi yaldızlı sazım
Taşıyor Melankoli’nin Kara Güneşi’ni 
 
Mezarındaki güzel, Sana geçiyor nazım
Ver bana Pausilippe’i, İtalyan denizini
Nerde Gül’le Asma’nın kucaklaştığı üzüm
Ver bana yüreğimin hoşlandığı çiçeği
 
Amour muyum, Phoebus mü? Lusignan ya Biron mu? 
Öpmüştü Kraliçem, hala kırmızı alnım;
Syrene’in mağarasında tatlı düşlere daldım…
 
Utkuya gelip geçtim iki kez Acheron’u
Dile getirdim tek tek çalıp Orphee’nin lirini
Peri’nin, Ermiş Kız’ın hazin iniltilerini [1]

 

I

Gerard de Nerval (1808- 1855) adını ilk kez lise yıllarında duydum; Urfa’da, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kitap satış ofisine her gün bakar, yeni çıkan kitapları da bir biçimde alırdım. Bu kitaplardan biri de Nerval’in Doğu’ya Seyahat’tı; kitabın çıktığı tarih 1984, benim kitaba attığım tarih 1986.

İstanbul’a ilk geldiğim 90’lı yılların başında bu kitabı elimden düşürmedim; diyebilirim ki bu kitabın etkisiyle Tünel ve civarını, özellikle Galata Kulesi’ni sevdim ve buralara yerleştim, gezdim, İstanbul buralardı. Nerval, İstanbul’a geldiği zaman otuz beş yaşındaydı, bir sevgilisi vardı; Jenny Colon, gitmişti. Nerval, bu gidişi unutmak için İstanbul’a gelmişti. Böyle deniliyordu. İstanbul reddedilenlerin yeriydi. Lisede adı Y harfi ile başlayan bir sevdiğim vardı; iki Y harfini yan yana yazar (çizer), bunlardan çam ağaçları yapardım.

Yıllar sonra Nerval’in şiirlerini okudum, ardından SylvıeAurelia ya da Rüya ve Hayat ise bir efsaneydi. Kendisi bu kitabı, Aurelia ya da Rüya ve Hayat’ı Dante’nin Yeni Hayat’ına benzetiyor, ki haksız da değil; Nerval, Colon tarafından reddediliyor ve bundan sonra dünya, onun için oyalanılacak yer haline geliyor, rüya ve hayat buradan doğuyor; Dante, Beatrice’i ilk kez dokuz yaşında görüyor, aşık oluyor, ikinci görüşünde on sekiz yaşında; Beatrice yirmi yaşında bir şövalye ile evleniyor, iki yıl sonra ölüyor. Dante, bu yıkıntının külleri arasında kalan ateşle kalbini yakıyor, bir daha sevemiyor, yer yüzünü bırakıyor, bilinmez, görülmez olana doğru akıp gidiyor. Bu yüzden olsa gerek, erişilmez olana uzanıyor, aşkın tanımı da bu olsa gerek.[2] Dante ve Nerval’in annelerine bağımlılığı, ikisinin de aşık oldukları kadınlarda annelerini gördüğü de tabii bir sır değil.

Nerval, İstanbul’da garip manzaralarla karşılaşıyor, gördüklerini liseden arkadaşı, aynı zamanda iyi bir gazeteci ve romancı olan arkadaşı Theophile Gautier’e anlatıyor, ki Nerval intihar etmeden önce Gautier ile buluşuyor; Gautier 1852’de İstanbul’a geliyor, aklında ise kesinlikle Nerval var.[3]

Nerval’in anlattıkları arasında asılmış adamların hikayeleri ilginçtir. Kesik başlı bir cesetten söz eder Nerval, idam edilen kişi bir Hıristiyan’dır; bir Türk kızına gönül vermiştir. Böylesi durumlarda adam ya Müslüman olur ya da ağır cezalara çarptırılır. Adam, İstanbul’da gitmiş sonra, eski dinine dönmüş, üç yıl sonra, eski Frenk kılığıyla İstanbul’da görünmüş, yakalanmış, tekrar Müslüman olması istenmiş, adam reddetmiş; yaptığı açıklama ise müthiş güzel, diyor ki: “İstanbul’dan başka bir yerde yaşayamam, İstanbul’u terk edersem üzüntüden, yeniden Müslüman olursam utancımdan ölürüm.”[4]

Nerval bir başka gezisinde Cytere Adası’nda, yağlı urganla asılmış bir cesetle de karşılaşır. Demin de söylediğim gibi, yıllar sonra Gautier buradan geçerken, Nerval’i hatırlar; gezi sonrasında Paris’e döner, bu cesedi ve Nerval’i Baudlaire ile konuşur. Baudlaire, Kötülük Çiçekleri’ne bir şiir daha ekler, adı Cythere’e Yolculuk’tur ve kitabı Gautier’e ithaf eder. Şiirde yırtıcı kuş imgeleri vardır ve asılan adam bu kuşların yemi olarak anlatılır ve hepsi, hırsla tüketirler yeni asılmışı… Her kuş, şiirde bir burgudur, her kuş iğrenç ve pis bir gagaya sahiptir; adamın bedeni ise bir çöplüğe dönmüştür, etleri kanamaktadır; ağır bağırsakları fırlamıştır, gözleri iki çukur gibi, karnı peltedir ve bütün yırtıcı kuşlar kıskançtır; en irisi ortada döner, yardakçılarla gelmiş bir infazcı gibi açtır.[5]

Nerval ile ilgili hikayem seyahatle sınırlı değil. Bir süre sonra Nerval’in şiirlerini buldum, Orhan Veli çevirmişti ve garibim ilk dizelerde vurulmuştu Nerval’e; Nisan şiirindeki şu dize, “Beni bu havalar perişan eder” ve Veli’nin bu havalarda istifa etmesi… Sonra Ahmet Hamdi Tanpınar; bir hikayesi, adını, Nerval’in bir dizesinden alıyordu, Geçmiş Zaman Elbiseleri ve bu kitaptaki o güzelim ifade: Adımdan size ne, dedi. Ayşe, Zeynep, Fatma. Bana istediğiniz adı verebilirsiniz. Öyle bir hakkım olsa ben size başka isimler veririm, dedim. Mesela Leyla, Şirin, Zühre.[6]

Bütün bunların, bütün bu özel nedenlerin yanında birde şu vardı: 19’uncu yüzyılda daha çok Lamartine’de karşılık bulan devlet romantizminin karşısında Nerval durur. Lamartine okul müfredatının gözbebeğidir, edebiyat tarihçileri ona övgüler düzerler, üst düzey bürokratlar kalplerini onun şiirleri ile ısıtır; Nerval içine bakar, burada bir dünya yaratır, okul müfredatını elinin tersi ile iter; cennet bile bir çöldür onda.

Gelelim Nerval’in şiirlerine; sevdiğim pek çok şiiri var ve bu şiirlerden ikisi (Zeytinlikteki İsa Miras Yoksunu) hayatımın şiirleri oldular; Edebiyatta Ölüm ve İntihar adlı kitabım adını Nerval’in bir dizesinden alıyordu: Kurban olduğum sunakta tanrı yok. Bu izlek sürdü hep. Ardından Dostoyevski, William Faulkner, Virginia Woolf ve Yaşar Kemal’in romanlarında ölüm ve intihar ile ilgili çalışırken yine karşıma Nerval çıktı, kitap nereleri döndü, dolaştı ve en nihayetinde adını buldu: Kara Güneş. 

Artık yapacak hiçbir şeyim yoktu…

Kara Güneş, Nerval’in Miras Yoksunu’nun şiirinin ilk dörtlüğünün son dizesinde geçiyor:

 

I- Karanlığım ben, dulum, avutulmamış

II- Akitanya Prensi’yim kulesi yıkılmış;

III- Tek yıldızım ölü ve yıldızlı sazım

IV- Taşır siyah güneşini melankolinin[7]

 

Aynı dörtlük,

 

I- Ben zifiri karanlık,- ben ki dul, Çaresizim,

ll- Şatosuna el konulmuş, ben Aquitaine prensi

lll- Tek yıldızım da öldü, – şimdi yaldızlı sazım

IV- Taşıyor Melankoli’nin Kara Güneşi’ni[8]

 

şeklinde Türkçe’ye çevrilmiş.

 

Şiirin orijinal adı El Desdıchado, Türkçe çevirisi ile anlamı Miras Yoksunu; şiir, Les Chımeres/Ejderha Kızlar’ın ilk şiiri; altı soneden oluşuyor ve sırasıyla El Desdıchado, Myrto, Horus, Anteros, Delfica ve Artemis adlı şiirlerin başlıkları birleştirildiği zaman Arapça El Mohattar sözcüğü karşılanıyor, sözcüğün anlamı gizli

Nerval söz konusu şiiri, kırmızı mürekkeple yazılmış, şiirin yazım süreci iki yıl; bittikten sonra, şiirin ilk halini Nerval, 1853 yılında Alexandre Dumas’a gönderiliyor; Dumas, bu şiiri Le Mousquetaire’de yayımlıyor, kısa bir yazısıyla. Şiirin gözden geçirilmiş hali 1854’te, Nerval’in Ateşin Kızları adını verdiği öykülerle birlikte yayımlanıyor.

 

 

II

 

Dörtlükte geçen sözcükler arasında en dikkat çekeni Kara Güneş/Siyah Güneş’tir; şiir, aynı sözcük etrafında kurulur. Ardından Dul ve avutulmuş gibi sözcüklerle dizeler açımlanır, böylece karanlığa doğru bir akım başlar. Dörtlükteki diğer sözcükler yine karanlık etrafında bir araya gelir ve bütün sözcükler, kökenlerine inildiği zaman karanlıkla buluşurlar. Karanlık, ışıksızlıktır; ne bir kimse vardır ne de görülen bir nesne; dokunabiliriz, hissedebiliriz ama yalnızca kendimize.

Dul, doğrudan yas’a sirayet eder; yas, birini, kendi içimizden başlayarak öldürme sürecidir; kimi zaman bu öldürme, kendi ölümümüze kadar devam eder, bitmez. Avutulmamış, avunma tek kelime ile yaşamaktır ve yaşamak derin huzursuzluklarla doludur; denilebilir, yaşamak tümden bir ölüm ayinidir, burada bir tutunma vardır, ama kime sorusu saklıdır. Ancak şair avutulmamış “birinden” söz eder; avutulmamış/avutulmamak ölüm ayini süresince yalnız olmaktır ve halen süren bir şeyler, bir yas vardır.

Kule, tümden yükselme, ulaşma ve kapanma/kapatma… “Kulesi yıkılmış” Prens, Dante’nin, İlahi Komedya’sında “beynini kemiren”, Cehennem’in Açlık Kulesi‘nde yatan, ağzı iğrenç lokmalarla dolu olan Ugolin’e benzemez; Kulesi yıkılmış Prens cehennemi içinde taşır, matematik sınırları olan cehennem söz konusu değildir onda. Söz konusu edilen Kule’de ne açlık Kulesi’dir, ne de Kafka’nın yaratımındaki Babil Kulesi’dir; Babil Kulesi’nde insanlar gökyüzüne ulaşmak istemişlerdir; Tanrı’ya ulaşmak kadar, Tanrıyla boy ölçmenin bir sonucudur. Nerval’in Prensi ise kimse ile boy ölçmez, hatta denilebilir, gözleri insanların ayak uçlarında açılır.

Yıldız, genel imgelemde ışır hep, ama sonuç değişmez yine; karanlığa özgüdür ve bir ışıma varsa, bu yine karanlıkla ilgilidir; dizede yıldızkaranlıkla bir yol ayrımına girmez, çünkü tektir ve ölüdür, kayıp gitmiştir, kesinliği ifade eder. Kesin olan başka bir şey daha vardır, ki yıldız sevgiliyle/ölmüş sevgili ile ilişkilidir ve sazın yaldızlı olması, sevgiliyi “çalması” ve en nihayetinde zayıf gibi görülen, ama çok güçlü olan Taşır sözcüğü; burada, artık kesin bir karanlık vardır, yaldızlı bile olsa şaire/Nerval’e taşınan, gelen sadece Kara Güneş’tir ve melankoli ya da en açık anlamıyla Kara Sevda’dır bu. Tekrar yıldıza dönecek olursam, yeni bir tanımlama gerekecektir, ki bu da sinema, tiyatro ya da müzik dünyasından akan star’dır…

Kara sevda, Kara Güneş ve Yıldız; bu üçlüyü birlikte düşündüğümüz zaman şöyle bir yorum söz konusu olabilir mi? Belki, denemek lazım… Melankolide baskın olan korku ve kaygıdır; bu ikisinin birleşmesi ile kuşku doğar. Kuşkunun nedeni safranın koyulaşmasıdır, kararmasıdır ve bu kara beyne doğru hızlıca akar; akımdan en fazla etkilenen kalptir; su basmış in gibi kalp kaygıyla dolar, acı bütün bedeni etkisi altına alır, güç tükenir, meni köpüklenir, gözler bir noktada düğümlenir. Uzatabiliriz, Nerval kendine Prens diyor, Kral diyor ve sevgilisi bu anlamda Star- yıldız ve kraliçe. Melankolik kimseler kimi zaman kendilerini aslan gibi cesaretli hissederler, çünkü, mideye komşu bütün organlar kendi içlerinde bir isyan halindedir. Her şey karaya açılır, midenin ağzı karadır, bulutludur ve beyne doğru kara safra buğusu yayılır. Gözler, beynin ve kalbin tek kılavuzudur; artık her şey karadır, insanlar, ağaçlar, bitkiler kara görünür; kara olan her şeyden sesler gelir, at kişnemesi ve flüt sesi… İki renk görülür bu hallerde, kara ve yeşil; melankolik olan kimi zaman karanlık/kara bir oda ister, kimi zaman suların aktığı yeşil bir ağacın gölgesi. Karanlık oda, içteki karanlığın somut belirtisidir, olma halidir, yeşil rüyadır.

Ve Kral, bir imge olarak kral garip bir şekilde bana hep yalnızlığı söyler; Kral acı duyacak bir bedene bile sahip değildir; serveti tahtından ibarettir ve dalgın bir anında her şeyini yitirebilir. Krala yaklaşmanın, onu sevmenin tarih içindeki yeri kesinlikle ölümdür; ona dokunmak ölüme dokunmaktır. Bu konuda Frazer’in kimi belirlemeleri de var: Atından düşen, yerde can çekişen Kamboçya kralının yanına kimse yaklaşamaz; onu, ancak yerden bir Avrupalı kaldırabilir; çünkü kral, ölümdür ve ona yaklaşmak/dokunmak da ölümü getirecektir. Yine Batı Afrika’da kral öldükten sonra, yerine geçecek olan kişi aile meclisinin gizli toplantısında alınan karar üzere yakalanır, bağlanır, fetiş evine atılır; kral, tacı kabul edene kadar burada tutulur. Baudlaire, Paris Sıkıntısı’nın en güzel şiirlerinden biri olan Spleen’de bu hali anlatmıştır; sanki yağmurlu bir ülkenin kralı olduğunu söyler Baudlaire; şiirde, dalkavuk lalalar, gözde soytarılar, balkonun önünde can çekişen halk vardır ve krala bunlar zevk vermezler. Baudlaire, şiirin sonunda, kafatasında kara bir bayrağın dalgalandığını da ekler. Batı dillerinde“spleen” dalak anlamına gelir ve her zaman melankoli ile ilişkilendirilir. Bunun nedeni de Satürn gezegenin, insan bedenindeki karşılığının dalak olmasıdır; dalak, kuru ve soğuktur. Baudlaire’de spleen hüzün, sıkıntıdır.

Nerval’in Kralı/Prensi yıkılmış kulesi ve çaresizliği ile Kara sevda’dır; Kara Sevda melankolinin bir türü olarak algılanır: Arap yarımadasında bunun karşılığı çöldür; aşık çöle düşer, bilge, çılgın ve yalnızdır. Avrupa’da bunun karşılığı sudur, insan ruhu sonsuz arzu denizine doğru yol alır; cesaret kısır, bilgi sahtedir ve Tanrının nefesi insanı eğer bir limana götürmezse, denizin büyük çılgınlığına av olacaktır; bu yüzden olsa gerek yıldızlara güvenilmiştir; yıldız, gemiyi limana en güvenli şekilde yetiştirir.

Şiirde okuru sorularla dolu bir çalılığa iten sözcük karanlıktır; Karanlık dörtlükte bir iptir, demin de söylemeye çalıştığım gibi bütün sözcükleri kendine bağlar. Karanlık, Nerval’in sözcüğü tenebreux, ışıktan yoksun ve geceyle uyumlu bir haldedir; sözcük, tarot destesinin akla getirdiği Karanlıklar Prensi ile de ilişkilidir; melankolik kişinin karanlık ve umutsuzluk dünyasıyla suç ortaklığını çağrıştırır.

Buradan bakıldığı zaman şiir bir ikizlik taşır: Dul ve avutulmamışdul ve Akitanya Prensi ve yıkılmış kuleyıldız ve sazmelankoli ve kara güneş… Bir ikilik hali şiire/dörtlüğe egemen olur ve bize çiftin varoluşunu söyler. Eklemek gerek, her çift kendi halinde çoğalır. Çiftin ya da ikizin varoluşu ve kendini çoğaltması bir tema olarak Nerval’in yapıtları boyunca bilinen temel noktalardan biridir. Doğu Gezisi’nde kız kardeşi ile Hakim’in ikizinin evliliği; Sylvie’de Adrienne ile Aureila’nın gizemli beraberlikleri ilk akla gelen örneklerdir. Yine iki dişil figürün aynı kadınla birlikte olduğu Corilla’nın entrikaları; çift ve farklı olan Spifame; çiftler aynı olacaktır, çift gündüz var, bana benzeyen kişi ve biz yanılacağız gibi ifadeler ve en nihayet Nerval’in, “her şey, bazen Aurelia’nın ikizi görünümünü alıyordu” sözü… İkiz bir hayalet gibi yazıda hep varolacaktır.

 

III

 

El Desdıchado çeşitli yorumlara açık bir ifadedir; El Desdıchado, Alain Rene Lesage’ın (1668- 1747) Topal Şeytan romanın kahramanlarından biridir. Topal Şeytan, Lesage’ın ilk romanı, romanın kahramanı şeytan ile birlikte Madrit’te dolaşır; şeytan konuşur, kahraman susar, birlikte evlerin içlerine dalar, evin içinde olup bitenleri duyar, mahrem sırlara ererler. Topal Şeytan’da bir miras meselesi vardır; romanın kahramanı Desdıchado mirasçıları olmadığından eşinin ölümünden sonra servetini eşinin akrabalarına vermek zorunda kalır, çıldırır.

İsmin anlamı ile ilgili de elimizde iki seçenek var; Kiristeva, Desdıchado adının, İspanyolca, mirastan yoksun, bunun yanında Fransızca sözcüğün birebir çevirisi yapıldığı zaman ise “zavallı”, “talihsiz”, “acınacak halde” anlamına geldiğini ifade eder; şiirin Türkçe çevirmeni Erdoğan Alkan kitabın arkasına şu notu ekler: “Kalıt’tan yoksun bırakılmış, ünü sanı elinden alınmış anlamına gelen, Portekizce bir sözcük…”

Nerden bakarsak bakalım, elde ettiğimiz tek ifade mirastır. Ama hangi miras? Topal Şeytan’da sözü edilen bir mülk mü? Mülkü elinden alındıktan sonra zavallı, acınacak hale gelen biri mi? Kalıttan yoksun bırakılan mı? Yoksa, bu dünya da her şeye sahip, ama öteki tarafta hiçbir yeri olmayan biri mi?

Nedir miras? Miras, devredilendir. Nerval’in böyle bir miras sorunu olabilir mi? İmkansız. Çünkü, kendisine kalan mirası gezerek, eğlenerek harcamış ve bu harcamalardan dolayı eziklik duymamıştır. En büyük miras cennet olmalıdır; Nerval bu mirastan yoksun bırakmıştır kendini, bu mirasın yoksunudur; ancak, hemen belirtelim ki bundan dolayı ne zavallı, ne talihsiz, ne de acınacak halde olan biridir. Kimin mirası sorusu ise bu anlamda bir çırpıda yanıtlanabilir, Tanrı… Tanrı, kara bir güneştir ve bu yüzden Nerval karanlık ve dul’dur. Dul, doğrudan yasa işaret eder. Kim bu dul ve kimden dul kalmıştır. Düğüm, Akitinya Prensi ile (belki) çözülebilir mi? Ben Zifiri Karanlık, diye başlayan sone, aynı başlığın Artemis adlı şiiri ile son bulur. Bir yerde bu şiir, ilk bölümü mühürler, buradan dul’a bir yol açılır. Kayra Kralı Mausolos kız kardeşi Artemisia ile evlenmiştir; kral, kız kardeşini dul bırakmıştır. Mitoloji bu. Nerval’in göndermesi ise tersinden bir okumayı gerektirir. Dul, kalan kız kardeş olmasına rağmen, biz, kralın dul kaldığını düşünürüz. Artemis sonesinde ise, Artemis dişil yanı bir yanda kalır, eril olur. Dul olan kız kardeş, Artemsia, ölü ikiziyle (erkek kardeş ve koca) özdeştir ve Artemsia dul erkeğe döner, bu özdeşleşme, “ötekinin kodlanması, ötekinin mezar odasını kendi içine yerleştirme, şiirin eşdeğeri” olur.

 

 

[1] Gerard De Nerval, Küçük Aylaklık Şatoları, çev, Erdoğan Alkan, Varlık yay, İstanbul 2005, s, 67.

[2] Benzer acılar ve eserler çok fazla, yine örneğin Henri Fournier 1905 yılında, Paris’te bir sanat galerisinde, kestane renkli bir pelerin giymiş, uzun boylu, sarı saçlı bir kız ile karşılaşır, peşinden gider, ağzından çıkan ilk söz Yazlardan kitabının da ilk sözüdür, “Güzelsin”. Bir daha karşılaşmazlar, Yvone adlı kız bundan böyle şiirin ve romanın temel malzemesi olacaktı; erişilmezdi, aşktı. John Fowles, Zaman Tüneli, çev.: Suha Sertabipoğlu, Ayrıntı Yay, İstanbul 2004, s, 272.

[3] Theophile Gautier, İstanbul Dünyanın En Güzel Şehri, Profil Yay, İstanbul 2007; Orhan Pamuk, İstanbul/Hatıralar ve Şehir, YKY, İstanbul 2003, s, 211-220.

[4] Gerard De Nerval, Doğuya Seyahat, çev.: Muharrem Taşçıoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay, Ankara 1984, s, 13-14.

[5] Charles Baudlaire, Kötülük Çiçekleri, çev.: Erdoğan Alkan, Varlık Yay, İstanbul 2003, s, 213-215.

[6] Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikayeler, Dergah Yay, İstanbul 1983, s, 224.

[7] Dörtlüğün Fransızca aslı şöyledir:

Je suis le ténébreux, -le veuf, -l’inconsolé,

Le prince d’Aquitaine à la tour abolie:

Ma seule étoile est morte, -et mon luth constellé

Porte le soleil noir de la Mélancolie.

[8] Gerard De Nerval, Küçük Aylaklık Şatoları, s, 67. Ayrıca bkz., Julia Kristeva, Gerard De Nerval, Miras Yoksunu Şair, Cogito, Sayı 38, YKY, İstanbul 2004, s, 209.

Paylaş
Önceki İçerikGüngör: “Her Şiir Bir Hikaye.”
Sonraki İçerikNerval: Melankoli’nin Kara Güneşi – 2
Avatar
1969 yılında Urfa’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Urfa’da tamamladı. 1988 yılından itibaren çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. "Kalbimizin Kuyusunda Kardeştir Yaralarımız" (1994), "İpek Yolu" (1996), "Ahuzin" (2001), "Ölü Evi" (2004) adlı şiir; "Kuyu" (2005) adlı öykü; "Tekzip-Kürt Basın Tarihi" (1998), "İbrahim ve Harran Gizemi-Sin Mabedi ve Sabiilik" (2000), "Kına ve Ayna - Kürtlerde Ölüm ve İntihar" (2003), "Edebiyatta Ölüm ve İntihar" (2003), "Berdel" (2007), "Türk Sinemasında Kürtler" (2008) ve "Osmanlı-Türk Romanında Kürt İmgesi" (2011), "Amara'dan İmralı'ya Abdullah Öcalan" (2014), "Su Masalı" (2014) ve "Karanlık Kardeş - Doğu ve Batı Edebiyatında Şeytan" (2016) adlı araştırma-inceleme kitapları bulunuyor.