IV

19’uncu yüzyılda, Avrupa’da, özellikle Fransız edebiyatında Bilinmeyen Üstler ile ilgili hatırı sayılır bir edebiyat vardır; Alexandre Dumas, Eugene Sue’nin Maruice Joly ilk akla gelen yazarlardır.

Yaratılan mitlerin tarihsel olarak kökeni on dördüncü yüzyıl, hatta kimi kaynaklara göre daha eskilere dayanır; 14’üncü yüzyılın önemi ise Templiler Tarikatı’nın ortadan kaldırılmış olmasıdır. Templiler, bir bakıma ortaçağ kabadayılarıdırlar, kendilerine göre dinsel törenleri ve hayata ilişkin raconları vardı. On yedinci yüzyılda bu tarikatın, Gül ve Haç öyküsü ile devam ettiği iddia edilmiştir. Gül ve Haç ile ilgili olarak çeşitli manifestoların yazıldığı, ancak, bu metinlerin kimin yazdığı bir sır gibi saklanmıştır. On sekizinci yüzyılda ise Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nin inşa sürecine kadar bir tarihçe çıkartılmıştır. En nihayetinde Fransız İhtilali sürecinde Bilinmeyen Üstler ile ilgili tartışmalar sürmüş; Karanlıkların sinesinde birbirlerini hiç görmemiş ama birbirlerini tanıyan insanların kurduğu topluluk olarak tanımlanmışlardır. On dokuzuncu yüzyılda, bu halka genişlemiş Mani ve Dağın Yaşlısı ya da Şeyhi olarak bilinen Hasan Sabbah’ın (Hasan İbn al- Sabah ya da ünlü lakabıyla Şeyh-ül Cebel 1124’te Alamut/ İran’da Moğollar tarafından öldürüldü.) Yahudi ve bu tarikatın üyesi olduğu ifade edilmiştir.

Aynı yüzyılda Sue’nin Gezgin Yahudi ve Halkın Gizleri’nde Bilinmeyen Üstler’den söz edilir. Yine Dumas’ın Joseph Balsemo adlı romanında Bilinmeyen Üstler vardır; Bilinmeyen Üstler’in lideri Caglistro ve diğer aydınlanmışlar bir raya gelir; artık, on iki kabilenin temsilcisi sahnededir.

Dumas’ın Paris’in Gizleri adlı romanın kahramanı rüzgarın esintisine bıraktığı bir kağıt parçasını izler, böylece bir sürü serüvene katılır. Bu tapınak ve rüyanın yan yana gelmesidir. Bir kağıt parçası, bir rüzgar ve nereye gittiğini bilmeyen bir kahramanın; bir rüyadır ve insan Baudlaire’nin bir dizesiyle ifade edecek olursam, “bir simgeler ormanına doğru” yol alır.. Ormanda bizi karşılayan tek şey karanlıktır ve karanlık bize hep ölenlerin ruhlarından haberler getirir.

Nerval’in hayat hikayesi göz önüne alınarak Dul ile ilgili farklı yorumlarda yapılabilir, hatta, bu konuda Doğuya Seyahat adlı kitap kimi ipuçları da verebilir; Nerval’in bu kitabında Saba Kraliçesinin ve Cinlerin, Perilerin Kralı Süleyman’ın Hikayesi diye güzel bir bölüm vardır. Bu bölümde bir inşaat/ döküm ustasından söz edilir, Adoniram; bu, bildiğimiz Hiram ustadır. Masonlara ilgili efsanelerde Hiram ilk akla gelen kişilerdendir, yapılan kabartmalarda sağ elinde tokmak, sol elinde çekiç bulunur hep.

Nerval, Adoniram’ı vatanı belli olmayan, sır bir adam olarak tanıtır ve onun bilgilerine hayret eder; “Bu kadar derin, bu kadar çeşitli bilgiye nereden getirmişti” der. Adoniram, Nerval’e göre, kendi köşesine çekilmiş biridir. Ancak Adoniram’ı anlatırken kullandığı sözcükler ilginçtir: “O koyu karanlıklar içinde, sonsuz bir ışık gibi benzersiz bir kudretti. Bütün kadınlar onu gizlice seyreder, ama onunla konuşmazlardı. O ise kadınlara karşı ilgisizdi. (…) Kalbinin ağzı dili yoktu. O, sanki dünyayı hamur gibi yoğurmak için yaratılmış beyninin ve ellerinin var gücü ile çalışıyor ve dünyanın bütün yükünü taşımak için omuzlarını eğiyordu.”

Tevrat’ta Hiram dul kadının oğlu olarak ifade edilir, meslek olarak da “Tunç işçisi” denilir.

Doğuya Seyahat’te Adoniram’ın bir hayalet ile karşılaşması vardır; burada hayalet ve Hiram konuşurlar. Adoniram, hayalete “beni nereye götürüyorsunuz diye sorar.” Hayalet, “Dünyanın merkezine, dünyanın ruhuna” yanıtını verir. Kimin, kim olduğu sorusuna gelince, Hayalet, “Ben senin ceddin, senin üstadın, bir kelime ile ben Tübal Kain’in” yanıtını verir. Aşağıda ayrıntılı işleyeceğim ama şimdi, kısa bir notla yetinelim; Tübal Kain, Habil’i öldüren Kabil’in oğludur, mesleği madenleri eritmektir. En nihayetinde Adoniram ve dul, Nerval ve dulluk birleşir.

 

V

 

Bilinir, her devrim kendi yıkıntısını da yaratır ve buradan doğaüstüne kimi yönelimler başlar. Fransız İhtilali’nden sonra şairler analojiye kayarlar; devrim’in ötekileridir onlar ve şiir kaybedilen masumluğu mit ve eski dinlerde arar; örneğin Alman romantikleri rasyonalizme karşı, Katolikliği benimserler. İhtilalin ilk yıllarında başından kırmızı bir şapka takan ve bu şapkayı indirmeyen William Blake, bir süre sonra savaşçı bir devletin hiçbir zaman sanatı olmadığını söyleyecekti. İhtilal sonrası geniş bir analoji şiire egemen olur, Les Chimeresbunun tipik bir örneğidir. İhtilal sonrasında şairler okültislerin, gnostiklerin, kabalcaların, simyacıların etkisi altına da girerler. Analojinin anahtarı olan kozmik dil, töz ve arazı bir araya getirirler; öz, hoş bir uzam olur, merkez düğüm, biri ve birçok , töz ve arazı bağdaştıran Teslis’tir artık. Bu dönem, Mallerme ile bir bakıma kapanır; çünkü Mallarme analoji ile ironinin arasındaki karşıtlığı çözmeye çalışır, çünkü şiir, hiç’in maskesidir ve bu hiç sessizlikte konuşur.

Okültis gelenek yirminci yüzyıla kadar uzar. Örneğin Andre Breton, okült geleneği kendisine yakın bulduğunu söylemekten çekinmez. Yine Mayakovski her ne kadar devrimin borazancısı olarak bilinmiş ise de şiirinin dip noktalarında bir işçinin bilinci değil, bir bohemin duygularını yakalamak mümkündür; sokağın çoraplarını çıkaran cesur sokak lambası gibi.

Böylesi bir parantez açtıktan sonra tekrar Nerval’e dönebiliriz.

Miras Yoksunu’nun ilk dörtlüğünde üç ismin/ kişinin varlığı dikkat çeker. Karanlık ve dul olan şair, şairin ölen sevgilisi ve Akitanya Prensi, üçlü karanlığa bağlanır. Yine ilk dörtlükte tarot kartlarının sırası izlenir; buna göre 15, 16 ve 17 numaralı kartlar dikkat çeker. Tarot’un 15’inci kartı şeytandır. Kristeva bunun, Pluton olabileceğini ima eder. Pluton, cehennem “tanrısıdır”, kadın arar ve cehennem kazanın dibinden yeryüzüne biçim vermek ister; Kore’yi kaçırır, bir süre sonra serbest bırakır. Kore’nin yer yüzüne çıkmasıyla Demeter tohumu yeşerir; zenginlik anlamına gelen oğlu Plutos’u doğurur.

Batı yazınında Dante’den başlayarak pek çok eserde şeytan figürü vardır; Milton’e (1608- 1674) kadar da olumsuzdur. Milton’un şeytanı tanrının tahtını sarsar , günahı reddeder ve biraz da kahramandır; 19’uncu yüzyılın kimi şairleri ( Byron, Hazlitt, Shelley) bu yüzden olsa gerek Milton’un şeytanını büyük bir başarı örneği olarak kabul ederler. William Blake, Milton’u şeytanı özgürce yazdığını söyler, gerçek bir şairdi, der onun için, nedenini de şöyle açıklar: Şeytanı tanımadan, onun tarafını tutmuştur. 

Şeytan, melankolinin mimarlarındandır, 16’ıncı yüzyıldan itibaren bir melankoli şeytanı doğmuştur. Üretim ilişkileri de buna eklenince, tembellik, şeytanın yastığıdır gibi sözler şato sahipleri tarafında dile getirilmiştir. Şato ve sahiplerine karşı kabadayı olan Baudlaire ilk ciddi tepkiyi gösterenlerdendir; herkesin küfrettiği şeytana, o, dualar yazar; şeytanı kötülemektense, ondan büyülenir. Ama bunun yanında huzursuzluktan kurtulamaz; Sartre göre, tam 44 ev değiştirir. Ölümle karşılaştığında ise, “geç kaldın, yıllanmış korkak” der ve bir tapınağa sığınır gibi, annesinin kollarında ölür ve hayatta hiç sevmediği babalığının yanına gömülür.

Baudlaire’ın Habil ve Kabil duasını burada anmak kaçınılmazdır. Baudlaire‘de iki kardeşin, Habil ve Kabil’in, kız kardeşleri İklima ile evlenme kavgası düşman iki ırka dönüşür. Buna göre, Habil ırkı, yiyecek, içecek, uyuyacaktır, tanrının hoşnutluğu yüzlerinden eksik olmayacaktır; Kabil ırkı ise çirkefte sürünecektir, ölecek ve sefalet içinde yaşayacaktır. Baudlaire’e göre, Kabil mirastan yoksun kalanların atasıdır. Şeytan ise giyotini sarmış kalabalığı lanetleyen, suçluların yüzüne soğukkanlı ve yürekten bakmayı veren bir kimsedir; ışık demetleri ortasından çıkar ortaya, karanlık ve kara başının parıltıları ile gelir.

Nerval ise üç parça içinde yaşadı; birinci parçada hep yetim ve bakılan evlerde kaldı, ikinci parça delilik nöbetlerinden dolayı yattığı klinikler, son parça ise dünyaydı, hep gezdi. Kendi bir lamba direğine astı, ki bana göre, lamba bir an güneş gibi göründü gözlerine, çıkmak istedi. Anteros adlı, dizinin dördüncü şiirinde iki kardeşten söz eder, Habil’den, Kabil’den; Kabil, kırmızı; Habil, sarı bir renkle ifade edilir. Alında ise sevgilinin dudaklarından kalma bir kızıllık vardır, dudağının yeri; çünkü, Nerval’i şeytan seçmiştir, bu yüzden “yazgım bağlı şeytana” diyecektir. Habil ve Kabil’i birbirine düşüren üç kitapta da şeytandır.

Üç’e devam edecek olursam; şiirde üç dikkat çeker, örneğin gül, asma ve üzüm. Bu ifade Nerval’in Masonluğu ile birleştirildiği zaman, masonik bir sembol dizgesi de şiire egemen olur. Renkler bakımından aynı sembolik hava devam eder; örneğin; Hala kırmızı alnım, gibi ifadeler doğrudan olmasa da dolaylı masonluğa yapılan göndermelerdir. Masonlukta pek çok kavram üç ile yada üçleme üzerinedir; örneğin üçüncü derece en önemli derecedir ve öğreti ve sırları içerir, yine her loca üç sütundur ve yemin töreni pergel, kutsal kitaplar ve gönye ile bir üçleme oluştururlar, üçün on katıyla da Kamil İnsana tekabül eder; bunun yanında, birde en üstte otuz üçüncü derece vardır. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Buradan şiire baktığımız zaman, şiirin yedinci dizesi yine masonlara özgü bir sembol olarak dikkat çeker; yedinci dize, “Nerde Gül’le, Asma’nın kucaklaştığı üzüm” şeklindedir. Yedi sayısı, yedi kollu şamdan, yedi gezegeni, yedi rengi, yedi katlı göğü, yedi notayı vs., temsil eder.

Bütün bunlar birbirine eklenerek ilgili spekülasyonlar yapılabilir.

Birinci Spekülasyon: Sekizinci dizede gül ve asma üzümde bir araya gelir, kucaklaşır ve Nerval, “Ver bana” der, yüreğimin hoşlandığı çiçeği; çiçeğin altı çizilmiştir, italiktir. Ama bütün bu istekler, ölmüş olandan, mezarlıktaki güzelden dilenilir. Hangi çiçektir bu? Rivayete bakılırsa, bu çiçek Santa Rosalia’dır; kadının saflığını simgeler. Şiirde ise çiçek bir sevgilidir; ancak zifiri karanlık ve melankolinin kara güneşi içinden bu çiçeğe bakıldığında akla gelen tek şey Narkissos’un kendini gördüğü, gördüğü anda boğulduğu, boğulduğu anda teselli bulduğu bir simge olarak da yorumlanabilir. Şiirin arka planında ise su imgesi vardır: İtalyan denizi. Annedir su, kaynak, bir dönüşü, bir kavuşmayı ve sonsuz rahatlığın olduğu/ geldiği yeri imler. Kısa bir not yararlı olacaktır, Nerval, 1834’te sevgilisi Jenny Colon’a duyduğu aşktan dolayı İtalya/ Posilipo’da intihar girişiminde bulunur. İhtimal, seslenilen sevgili Colon olmalıdır, ki kadının asıl adı Marguerite’dir ve yine Nerval iki yaşındayken ölen annesinin adı Marie Antoinette Laurent’tir. Anne ve sevgilinin bir olması, şairin sevgilisinde annesini görmesi ya da erkek aşık olduğu kadını annesine benzetir gibi ifadeleri de kısa birer not olarak eklemek metne zarar vermeyecektir.

Buradan Adoniram ve Tübal Kain’e bakacak olursak, şunu söylemek, bu aşamada hiç de imkansız olmayacaktır; Nerval, hayal ettiği, “Nerde Gül’le, Asma’nın kucaklaştığı üzüm” şeklinde ifade ettiği buluşma ile Tübal Kain ile Adoniram’ın bir hayalet aracılığıyla buluşması aynıdır. Şiirin ilk dizesini hatırlayalım, avutulmamış, karanlık ve dul sözcüklerini… Adoniram ustadır, ama sır dolu bir ustalığı vardır, karanlık biridir ve dul kadının oğludur; Tübal Kain ile Adoniram’ın buluşması bir hayalet aracılığıyla gerçekleşir, hatta, bu hayalet Tübal Kain’dir. Nerval böyle kurgular ve konuşmaktan çok bir kök arayışı dikkat çeker, akıl ve zekanın garip bir kumarı vardır sanki ve sonuçta bu kumar hayalet aracığıyla oynanır; karanlık, dul ve avutulmamış olan sanrılı bir bilinmezlik içinde ustasını bulur; en azından kimden nasıl öğrendiği sır olan Adoniram, kendine bir usta bulmuştur, belki de bir kök…

İkinci Spekülasyon: Gezegenler ve gök cisimleriyle insan bedeni arasında sürekli bir ilişki kurulmuştur. Buna göre Jüpiter, karaciğeri etkiler; Mars, sarı safrayı; Ay, akciğeri; Merkür, beyni; Güneş, kalbi; Venüs, mideyi, kan ve tüm bedensel harmoniyi sağlayan temel öz suyudur. Şiirde geçen, bizi ilk karşılayan Kara Güneş’tir, bunu yıldız ve sayılırsa Venüs’ün oğlu Eros izler. Şiirin genel havasında ise renkler vardır ve bu renklerle gezegenler arasında bir ilişki söz konusudur.

Yukarıda, Baudlaire’de geçen Spleen sözcüğünden söz ettim;hüzün ve sıkıntının, melankolinin Satürn gezegenin bedendeki karşılığı olduğunu söyledim. Nerval’de ise üzerinde durulacak olan Kara Güneş’tir; güneşin karşılığı kalptir ve bu kalp kararmıştır. Neden karardığı sorusu ise açıktır: Tek yıldızı vardır ve bu yıldız kaymıştır; kraldır, şatosuna el konuşmuştur ve şimdi elinde olan tek varlığı sazıdır ve bu saz melankolinin kara güneşini taşımaktadır.

Bunun yanında dirim yeri olarak bir mezarlık vardır, mezarlığın her zaman en azından ölüler için karanlık bir yer olduğunu söylemeye gerek yok. Burada asma ve gül, burada anne ve sevgili bir bakıma ölüm ve dirilişi hatırlatır; ilk kıtada güneşin kara olduğunu söyleyen şair, ikinci kıtada çiçeğe/ yeşile vurgu yapar; güle dolanan/ gülle birleşen biri vardır; bir yanda yok olma isteği ve sevilenlerin yok olduğu, ama anılarının sürdüğü mezarlık, diğer yandan ışıltılı bir kendini gerçekleştirme edası…

Sonenin ilk üçlüğünde ise sorular vardır, ölüm ve dirimden sonraki belirsizlik dönemi başlar ve her belirsizlik isimlere yapılan vurgularla dile gelir. Amor, Phoebus, Lusignan, Biron, Syrene gibi adlar sıralanır. Üçlemenin şirazesi ise “hala kırmızı alnım” dır.

 

VI

 

İlk kıta, kara, ikinci kıta yeşil ve üçlemenin rengi olarak kırmızıKara, melankoli; yeşil, diriliş; kırmızı ayaklanma. Bütün bunlara koca bir ya da ekleyebiliriz; yeşil, sevgiliye düşte kavuşma; kırmızı, haber/ ayaklanma ve kara, karanlık ruh, belki de Tanrı…

Sonenin ilk üçlüğünde demin de söylemeye çalıştığım gibi egemen olan sorudur; soru, her zaman yanıt arar ve her soru kesinlikle bir kaçıştır. Nerval’in sorularında, aynı zamanda bir sitem de sezilir: Amor muyum diye sorar örneğin. Ancak burada kıstas, düğüm kırmızı da çözülür, soru bir ayaklanmadır ve artık şiir mitolojiden dine kayar ve hala kırmızı anlıyla bize bakan bir kimse vardır, bu kimse Kabil’dir. Üçleme de adı anlamsız gibi görülen kimseler dikkate alındığı zaman, kırmızı alın biraz daha berrak bir şekilde görülecektir. Amor, Venüs’ün, Phoebus, ışık tanrısı Apolon’un oğludur; Lusignan yarı kadın yarı insandır, Syrene, peri kızıdır ve en nihayet Biron, Lord Byron’dur. Mitolojiyi bir tarafa bırakalım ve Byron’la devam edelim.

Byron’un ve çağdaşlarından Mary Shelly’in en önemli göstergelerinden biri Kabil/ Cain’dir; Shelley’in Mathildaadlı bir romanı vardır.Romanın kahramanı Mathilda’nın annesi doğum sırasında ölmüştür, bu yüzden babası kızını yakın akrabalarına bırakıp gitmiştir. Mathilda on altı yaşındayken babası gelir, birlikte mutlu birkaç ay geçirirler. Bir süre sonra Baba, kızına aşık olduğunu söyler. Mathilda, babası ile yaşadığı “doğaya aykırı” sevginin kendisini kirletip, Kutsal Kitap’taki Cain gibi alnına vurduğu damgayla insanlıktan ayrıldığını düşünür. Mathilda’nın alnındaki damga ile Nerval’in alnının hala kırmızı olması arasında bir benzerlik var mı? Yoksa bile Byron’a geçiş için iyi bir vesile…

William Hazlitt, Byron’un ölümünden bir yıl sonra kaleme aldığı Çağın Ruhu adlı denemesinde Byron için “ıssız bir doruk” tanımlaması yapar: “o kadar uzak ve yüksektir ki, ona giden yolları kat etmek imkansızdır.” Benzer ifadeleri Nietzsche’de kullanır; Nietzsche, Byron’u kahramanlıkla birlikte düşünür; ona göre, tutku, Byron ile cisimleşmiştir.

Byron, Don Juan’la bir hile yapmıştır, aristokrat bir zar atımıdır bu; asil ve soylu bir duruş için Don Juan… Ancak günaha hayranlığın şairi Byron, Don Juan’da değildir, o, Manfred ve Cain’de aranmalıdır; günah burada vardır ve şair burada kendini günaha adar.

Manfred’in meleklerle konuşması ve yargıyı kabul etmemesi çift yönlüdür, ölümü kabul eder, melekleri kabul eder, ama itaat etmez. Suç diye üzerine atılı olan şeyleri ise aklıyla açıklar, ben yaptım, aklım emretti, der ve böylece akılla yapılmış olanın günah olsa bile, ceza ile açıklanmayacağını söyler. Manfred yaptıklarının sorumlusu olarak aklı/ kendisini görür ve aklı ona yaratan vermiş ise, melekler ve ceza burada saçmadır. Yaptıklarının merkez noktasında aklını bulmayanlar, bu yüzden kurban ve ayartılmış kişiler olarak, dolaylı olarak ifade edilirler.

Manfred’in suçu ne? İçinde çektiği işkence ne? Kötü düşüncelerinin bedelini aklı nasıl ödüyor… Bu sorunun yanıtı biraz da birlikte okundukları zaman ayrı bir tat ve anlam kazanacak olan Cain’de yatar.

Cain, bir bakıma suç bakımından Manfred ile aynı yerdedir.Cain, ölmüştür, korkunç yeraltındadır, mezarın ötesindeki yerde gözlerini açar.Melekler ve işkence yoktur, bir bakıma, her şeyin sonunda ortaya çıkan görüntüler vardır. Doğrudan cehennem yoktur, ancak anlatı cehennemi andırır; yüzen hayaletler, devasa şekiller, kasvet ve canlı mı ölü mü olduğu bilinmez varlıklar. Bütün ölülerin melankolik hali içinde Cain’in şaşırması doğal bir hal içinde anlatılır. Cain’i, başından beri yalnız bırakmayan şeytan ona yardım eder yine, yol gösterir. Cain’in sorularına yanıt verir ve Cain’i öteki tarafta gezdirmeye başlar. Cain gördüğü varlıklar karşısında hayreti elden düşürmez. Onu en çok şaşırtan ise yılandır. Yılan, devasa boyutlardadır, dökülen yerleri ve koca başını kaldırıp en yüce sedir ağaçlarından on kat yükseğe uzatabilmektedir; Eden’deki ağacın altında zevkle güneşlenmektedir.

Cain alnındaki damgayla insanlıktan ayrılan ve üç kutsal kitap tarafından ret edilen biridir, ailesine ihanet etmiştir ve lanetlenmiştir. Cain, diğer adıyla Kabil, kız kardeşi İklima ile evlendiğinden ve kardeşini şeytana uyarak öldürdüğünden dolayı da ayrı bir lanet içersindedir. Cain- Kabil ve Manfred’in ortak yanları budur; ikisi de yasak olana uzanmışlardır ve ikisi de dünya varolduğu günden beri alınlarındaki damga ile tanınırlar, bu damga insanlığın tarihi içersinde her zaman onların tanınmasına yardımcı olacak ve her zaman lanetli birer kişi olarak anılmalarına yardım edecektir.

Hala kırmızı alnım diyor Nerval, Cain’e uzanıyor, Byron’la böylece bir akrabalık, bir kan bağı kuruyor. Altı soneden oluşan şiirin dördüncü şiirinde, Anteros’ta kızıllık biraz daha berraklaşır; Nerval, “Alnımdaki kızıllık dudağının yeridir” der; çünkü onu, şeytan seçmiştir ve Kabil’in “zalim kızıllığına” bürünmüştür.

Ayrıca kırmızı alın, bir yanda aşkın, diğer yandan cinayetin imgesidir; Kraliçe öptüğü için aşkın, Kabil’den dolayı cinayetin.

 

VII 

 

Yazının sonu ve tam da yazdıklarımızın tümünü bir kenara bırakmanın sırası; şiirdeki giz ve okuru deştikçe çeken yapı hala karanlıktan çıkmış değildir. Bir şeyler gözlerimize görünüyor, ama görmek her zaman olmasa da anlamak anlamındadır; anlıyorum demekse, dizeler arasındaki bağlantıyı görüyorum demektir. Ancak gördüğümüz hiçbir şey yok. Görmek pasif bir eylemdir, anlamak görmeyi aktif hale getirebilir mi? Hiç bir fikrim yok.

Hatırlayalım, Nerval’in sevgilisi; sevgili yalnızca bir kadın değil, her şey; ancak günün birinde bu her şey çekip gidiyor. Nerval’de gidiyor; Almanya’ya gidiyor, annesinin mezarına, bu mezara sığınıyor ve ardından geziler başlıyor, gittikçe artıyor sevgi, gittikçe büyüyor sevgili; bir sevgili buluyor bu arada, seviyor, ama o sevgili, hiçbir zaman Jenny Colin olmuyor. Aşkta bir başka kadına her gidiş, bir arayıştır, bir onu arama. İki yıl (18381840) boyunca bu arama sürüyor. İki yılın sonunda bir buluşma, bir tekrar konuşma imkanı doğuyor; kısa bir zaman dilimi, bir oyun sırasında verilen mola,o kadar. Bir yıl sonra Nerval ağır bir kriz yaşıyor, delilik nöbetleri; yaklaşık on bir ay bir klinikte yatıyor. Bir yıl sonra, 1942’de Colin ölüyor, Sen ölüyor ve Sen’in ölümüyle şairde bir bakıma ölüyor.

Ama gerçekten ölen, ve Sen olarak anmadığımız Jenny Colin mi? Yapılan araştırmalar, bu Sen’in Colin olmadığını, hatta Colin’de bile arananın Nerval’in çocukluk döneminde aşık olduğu Adrienne olduğu yönündedir; Sylvie ve Aurelia adlı öykülerde anlatılan kimseler yine Adrienne’dir; o, kimi zaman Meryem, kimi zaman İsis, kimi zaman Kibele, kimi zaman da Colin’dir. Adrienne’in, Nerval’in iki yaşındayken yitirdiği annesi olduğunu düşünmek de mümkün…

Bana kalırsa, en azından şiirlerden bakıldığında Adrienne, Nerval’in anne ve sevgili isimleri ile birleştirdiği bir isim, bir imge. Fantezi adlı şiirinde şatonun geniş penceresinden bakan bir kadından söz edilir; bu kadın kara gözlü, kumral ve geçmiş zaman esvapları içinde olan biridir. Kimi zaman bu tanımlama ile kastedilen Adrienne olduğu ifade edilir. Ancak şiirin son dörtlüğü, son dizesi bu iddiayı zayıflatır, dize şöyledir: Belki başka yaşamda görüp, anımsadığım. Başka bir yaşamda görünen ve anımsanan biri sevgili olabilir mi? Belki. Şiirin dışında kalan öykülere, Sylvie ve Aurelia bu anlamda kimi kapılar aralayabilirler mi? Yine koca bir belki.

Sylvie’de yer alan üç kişiden söz eder Umberto Eco; bunlardan ilki 1808’de doğan, 1855’te intihar eden bir erkektir, adı Gerard Labrunie’dir. İkinci kişi ben diyendir, adı Gerard Labrunie değildir; intihar etmez, “yanılsamalar birbiri ardı sıra dökülüyor, bir meyvenin çekirdekleri gibi, meyve ise deneyimdir” diye düşünür. Üçüncü kişi ise Eco’ya göre, Örnek Yazar’dır. Sylvie şöyle başlar: “Her akşam sahne önünde aşıklara özgü bir şıklıkla göründüğüm tiyatrodan çıkıyordum.” Anlatıda, ilk cümlede dikkat çeken “bileşik zamandır”,ancak kulağımıza gelen ses, bize anımsamayı dinlettirmek, hatta hazır olmamızı ister; dört sayfa sonra, ikinci bölümde, ki bölümün adı Adrienne’dir; anlatıda mişli geçmiş zaman başlar; tiyatrodan sonra kulüpte geçirilmiş bir geceden haberdar oluruz. Anlatıcı, anlatının ikinci bölümünde kendini seven sevgi dolu Sylvie’yi ve aynı akşam bir manastırın duvarları arasında sonsuza dek yok olan Adrienne’yi anımsar, soru ise şudur: Adrienne ile aktris Aurelia aynı kişi midir? Konuyu günlerce yazabilir, onlarca sayfa harcayabiliriz. Bu yüzden kısa kesiyor ve Nerval’in merkezi figürlerinden biri olan ikizleştirme ile devam ediyorum.

Melankolik kişiler, kaybedileni ararlar, arayış kimi zaman bastırmayı getirir; bir yanda arama, diğer yandan bastırma, ikisi arasında kalma hali ise kaybedileni yeniden kurmada yatar. Nerval bunu yapar; kaybedileni yeniden kendi içinde kurar, buna göre Adrienne her zaman iyi olandır, ama onun yerine gelen, ya da onun parçalarını kendinde taşıyan/ ona benzeyen Aurelia kötücül özellikler taşır ve bu kötü katilin kendini kurban yerine koymasına benzer, ama bütün bunları yapan kişi söz konusu ettiğim kadınlar değil Nerval’dir, onun içindededir olup biten her şey. Öyle ki Aurelei’nın ölümünden sonra, “Dedim ki kendi kendime: Ya onun ölümü, ya da kendi ölümüm bildiriliyor bana.” Ve en dokunaklı olan Aurelia’nın cenaze büstüdür; bu büst ile karşılaştığında Nerval çok az bir ömrünün kaldığına inanır ve şunu söyler: “Aurelia yaşamında olduğundan daha çok ölümünde benimdi.” Biraz daha ileri giderek, ölenle birlikte, “Her yerde ebedi Ana’nın acı çeken imgesinin” öldüğünü söyler ancak, bir süre sonra ölen kimsenin Doğulu bir Prens olduğunu, “benim yüzümdü bu, büyütülüp ülküselleştirilmiş bütün kendi biçimim.” Aurelia’nın sonlarına doğru, sanki bir mahkeme vardır; çocuklar bir sesle Mesihe! Mesihe Mesihe! Diye bağırırken/ ya da dua ederken Anlatıcı/ Nerval Mesih yok artık, der ve İsa’nın indiği gibi iner cehenneme. Anlarız, Tanrı, Güneştir.

El Desdıchado’nun ikinci kıtasında Nerval bizi bir mezarlık gecesine çekiyor, gözlerimizde bir şair ve şairin ziyaret ettiği bir mezar var ama anlamak daha söz konusu değil; karanlık var ve bu karanlığın gecenin mi, şairin ruhunun karanlığı mı olduğunu bilmiyoruz, bir tek, ben diyen biri var; ilk kıtada beliren yıldız ve güneş, ikinci kıtada yerini mezarlığa bırakır ve artık bir sen vardır. Sen, görüldükten, anlaşıldıktan sonra (sanki) mezar aydınlanır, dağlar, denizler açılır, ışır her taraf. Ölüm, ama Sen’in ölümü mü, yoksa ölen Sen denilen sevgili mi?

İkinci kıtanın, ikinci dizesinde dağ (Pausippe) ve deniz (İtalyan) gibi su ile ilgili kaynaklar dikkat çekicidir. Esaret altındaki insan ya da ulusun imgesinde su ve dağ adeta kutsaldır. Kendini arayan insan ya da ulusun imgesi sudur ve bu yüzden hep dağa bakar. Bakış sadece bir görüntü/ bir fotoğraf verse de anlam her zaman kurtuluşu verir. Dağ, temiz suyun tek kaynağı ve bu kaynağa ulaşıldığı an susuzluk/ esaret biter. Nerval’in Pausippe Dağı’nı bu anlamda kullandığı kesin değildir, ancak bu dağın anlamının Yunanca’da “üzüntünün sona ermesi” anlamına geldiğini eklersek, yaptığımız yorumlarda bir anlam kazanır. İtalya Denizi ile anlam genişler, su anne ve sevgili olur; en nihayetinde su imgesiyle beliren dağ ve deniz, düşün aynasıdır; bu düşe Nerval, sığınır; anneye sığınır, sevgiliye sığınır. Bütün bunlara Nerval’in yetimliği de eklendiğinde su tartışmasız anne olur, çocukluk olur; aşkı düşünüldüğünde aklımıza film yıldızı sevgilisi Jenny Colon (ya da bütün sevgililerini gördüğü iddia edilen Adrienne) gelir. Birine evlat, diğerinde sevgili olamamıştır. Bir sonraki üçlükte ise erotik bir hava eser, bir kraliçe öpülmüştür, alnı hala kırmızıdır, Syrene mağarasında tatlı düşlere damlaştır.

Nerval, pek çok şiirde, (özellikle Zeytinlikteki İsa) ölüm ve ertesini hep mezarlık sahneleri ile veriyor ve karanlık ölümü örten tek gerçek olarak dokunuyor. Anne denizse bile ölmüştür; sevgili, bir yıldızsa bile sönmüştür ve iki kişi (anne ve sevgili) dağda, yıldızda, denizde, özetle şairin gördüğü gerçeğin içindeki düş dışında ölüdürler. Bu yüzden şair, her ne kadar ünlemlerle biten dizeler kursa da üzerinde her şeye hayat veren güneş yoktur, her şey ve her yer siyah bir güneşin altındadır. Bu güneş hayat vermiyor, şairi suskunluğa, toprağa, ölüme doğru çekiyor ve şairin varlığı anlamsızlığın tanığı olmaktan öteye gitmiyor; her şey saçma ve anlamsız, bunu bilmek gurur veriyor, evet, ama yaşama anlam vermiyor. Yıldızım ölü diyor ve saz yaldızlı olsa bile melankolinin kara güneşinivermekten öteye gitmiyor. Her şeyin farkında Nerval, o acı çekerken, aşık olduğu başkasına gidiyor, ancak sevginin gölgesi hala üzerinde, bu gölge boğuyor, kimse avutamıyor onu, sürekli bir yas hali yaşıyor, öyle bir yas ki bu ancak Nerval ölünce, sevgilinin de öleceğini söylüyor. Ama, sevgili yaşıyor ve şaire bu yaşam umutsuzluktan başka bir şey vermiyor. Düş tek kelime ile düş; Nerval herkesin, başta da kendisinin düşte olduğunu söylüyor ve hiç bir zaman güneşin görülmediğini belirtiyor.

Melankolide anne/ ölmüş anne üzüntü ve özlemdir. Doğasıyla özlenen ve olmayan, ancak üzüntüsü hala diri, bir bakıma yası süren sevgi bir süre sonra tapınmaya gider; anne, ilahlara verilen adlarla çağrılır; sevgili yine öylesine…

Hep bir düş var, hep mezarlıklara giderek kendimizi avutuyoruz, asıl ölü biziz oysa ve ölüler bizi avutmuyor, acıtıyor. Ölüler, aslında bizi terk etmişlerdir ve bu terkin belgesi mezarlıklardır ve her belge gibi mezarlıklarda yoksunluğu söyler. Bizi, beni kurtaracak olan tek şey ise rüyadır; Nerval’in genel bildirisi ise belki de “rüya ikinci yaşamdır” sözünde yatar. Türkçe’de bu daha güzel ifade edilebilir: Düşü/ yorum. Shakspeare’i hatırlayalım, Macbeth’i, karanlık- gece, kahramanların üstünden eksik olmaz, gece hep onların peşindedir; Hamlet’i hatırlayalım, ölmek, uyumaktır. Çünkü, uyku da sevgili vardır ve gerçekte olmayan buradadır.

 

Nerval: Melankoli’nin Kara Güneşi – 1

Paylaş
Önceki İçerikNerval: Melankoli’nin Kara Güneşi – 1
Sonraki İçerikKaranlık Ve Aydınlık Dünya Arasında Bir Yolcu, Charlie
Avatar
1969 yılında Urfa’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Urfa’da tamamladı. 1988 yılından itibaren çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. "Kalbimizin Kuyusunda Kardeştir Yaralarımız" (1994), "İpek Yolu" (1996), "Ahuzin" (2001), "Ölü Evi" (2004) adlı şiir; "Kuyu" (2005) adlı öykü; "Tekzip-Kürt Basın Tarihi" (1998), "İbrahim ve Harran Gizemi-Sin Mabedi ve Sabiilik" (2000), "Kına ve Ayna - Kürtlerde Ölüm ve İntihar" (2003), "Edebiyatta Ölüm ve İntihar" (2003), "Berdel" (2007), "Türk Sinemasında Kürtler" (2008) ve "Osmanlı-Türk Romanında Kürt İmgesi" (2011), "Amara'dan İmralı'ya Abdullah Öcalan" (2014), "Su Masalı" (2014) ve "Karanlık Kardeş - Doğu ve Batı Edebiyatında Şeytan" (2016) adlı araştırma-inceleme kitapları bulunuyor.