Okuma eyleminden beklentilerin farklı olduğuna dair bazı sezgisel şeyler hissedebiliriz. Bu konuda yanılabiliriz de tabi, ama yine de sezinlemeye devam ederiz yaşamı her birimiz. Hemen, bir kez de olsa şu düşünceyi dile getireyim: “Yanlışta ayak diremekle yazar olunmaz.”[1] Bir okurun başka bir okuru anlamaya çalışmasından daha hoş bir şey de bilmiyorum bu konuda. Yanlışta diretenlerin, güç sahipleri olduğunu daha iyi biliyoruz ne de olsa; yazarlar değil.

Hep “Niçin yazıyorsunuz?” soruna maruz kalıyor yazar. Aslında “Niçin okuyorsunuz?” sorusu, “Niçin yazıyorsunuz?”u öncelemesi gereken ilk soru olmalıdır. (Roland Barthes, okumanın yazmayı etkilediğini söyler…)  Okuma eyleminden  beklentilerimiz düşünüldüğünde, “Niçin okuyorsunuz?” sorusuna verilecek cevaplar, “Niçin yazıyorsunuz?”a verilen cevaplardan çoktur belki de. Bilgilenmek, yücelmek, beğenilmek, eğlenmek…  Unutmak için okuyorum ben! Bu unutma, bildiğimiz bir unutma gibi değil tabi. Bir uçağın inerken tekerleğinin asfalta ilk temas anındaki gibi, yaşanılan ortak dışsal gerçeklikle içsel gerçekliğin temasını yakalama uğraşı… Ortak gerçeklikten çıkıyor, ama tam değil, içsel gerçekliğe giriyor, ama tam değil, okurken uyku ve uyanıklık arasındaki o an gibi bunu farklı bir biçimde var etme uğraşı belki de.. Kabul ediyorum okurken unutuyorum kendimi, kendim olduğuma dair olan her şeyi,  bunu romanların daha iyi yaptığını biliyorum artık. Geçmişim, şimdim, geleceğim kayboluyor. Okurken sanki bedenim siliniyor ya da bu ‘silinişi’ uykudan sonra, en çok hissettiğim an, bu an oluyor. Zihnim, bilincim romanın yaşam alanı oluyor; okuduğum romanın bir tür simülasyonu oluyor isteyerek belki de. Bir tür farklı bir varoluş deneyimi yaşamak belki de. Okumak bu değil de nedir peki, diye soruyorum kendime bazen.

Okumaktan beklentinin bu olduğunu söylüyor ve okumaktan daha fazlaca bir şey talep etmemem gerektiğini söylüyorum kendime, ama ayrıca yazma arzusunu uyandırıyor diye de “okumaya” darılacak değilim. İnsan yaşamsal bir organını aldırmaz, aldıramaz ne de olsa. Okumanın yan etkisi ya da hastalığı da yazmak arzusu olsun o zaman ve “yazıyorum” da bu hastalığın tam teşhisi. (Bir yarı maratoncu koşuyu bitirince bunun  bedelini bir tür farklı yorgunlukla öder.) Gerçi okuma ve yazma  kaygılarından hangisinin daha öncelikli olduğunu bilmiyorum artık.

Bu arada “İnsan daha mutlu olmak için mi okur?” sorusunun cevabını da kendi deneyimimle şöyle cevaplıyorum; böyle bir şey yok… Tabi sadece yazarı ilgilendiren özel deneyimler var. Kafka’nın deneyimlerinin deneyimlenemeyeceği gibi. Belki de insanın bir okur-yazar olarak artık kendi ruhundaki canavarlarla savaştığı dönem de geçmiş, şimdi içinde yaşadığımız bu dünya bu yazı türü için miadını doldurmuştur kim bilir?

 

 

[1] Deneysel Roman, Émile Zola, Çev: Kıymet Zeyrek, Sel Yayıncılık, 2017, 67. sayfa.