Fotoğraf: Bernardo Pérez, 2008

Kaan Durukan

03 Haziran 2018

 

“GÜNEY”: GALEANO VE LATİN AMERİKA’NIN AÇIK DAMARLARI[1]

Uzun yıllar boyunca, Amerika dendiğinde dünyanın pek çok yerinde yalnızca Amerika Birleşik Devletleri anlaşılırdı, fakat zaman içinde “güney”, edebiyatının kuvvetiyle ve Nobel ödülü almış Miguel Ángel Asturias, Pablo Neruda, Gabriel García Márquez gibi isimleriyle kendini tanıttı. Bu makalenin konuğu, adı geçen köklü kültürün bir çocuğu, evrensel olarak tanınan bir temsilcisidir.

Aslında, Türk okuruna yabancı sayılamayacak bir isim Eduardo Galeano. Fakat, işin ironik tarafı şu ki, çoğu kimse onu çağın sporu olan futbol üzerine yazdığı kitapla, edebiyatla sporu ustalıkla birleştirdiği Gölgede ve Güneşte Futbol ile tanıdı. Hatta galiba Türk aydınlarının, özellikle de sol eğilimlilerin daha önce ortalıkta küçümsenen, ama gizli gizli takip edilen bu sporu sevdiklerini itiraf etmelerinde bu kitabın belli bir payının olduğu da iddia edilebilir. Tanıl Bora’nın ifadesiyle “o gün gelemem, maç var” neredeyse “cenazem var” kadar meşru bir mazeret cümlesi haline geldi. Biraz mizahi açıdan bakarsak, bu furyada mahalle maçlarına bile dahil edilmeyenlerin, hayatında ayağına futbol topu değmemişlerin futbol yazıları yazmaya sıvandığını söylemek abes olmaz.[2]

Oysa, bu kitabının haricinde, başka önemli yapıtları da vardı Galeano’nun. Esasen değişik ilgi alanları olan ve o alanlarda oldukça verimli çalışan çok yönlü bir entelektüeldi Galeano. Burada üzerinde konuşulacak olan Latin Amerika’nın Açık Damarları[3] da yazarın gerek ulusal, gerek uluslararası platformlarda tanınmasını sağlayan ilk isim yapmış çalışmasıdır.

Eduardo Galeano 1940 yılında, Uruguay’da doğdu (futbol sevgisinin nedenlerini açıklamak için, herhalde yalnızca bu cümle yeterlidir). Gençliğinde fabrika işçiliği, biletçilik, banka memurluğu gibi muhtelif işlerde çalıştı; aynı zamanda, yazdıkları ve çizdikleri çocuk denecek yaşlarda sol yayın organlarında basılmaya başladı. Örneğin, siyasi kimlikli haftalık Marcha (Yürüyüş) dergisinin düzenli bir çalışanıydı; 28 yaşında Uruguay’ın önemli gazetelerinden Epoca’nın (Çağ) yönetimini üstlendi. 1973’te Uruguay’da askeri darbe olunca yargılandı, hüküm giydi, sonrasında Arjantin’e sürgüne gitti. Burada Crisis (Bunalım) dergisini yayımlamaya başladı. Fakat talihine, Güney Amerika’da (kıtanın tarihinde sık sık görülen) bir darbeler silsilesi başlamıştı: 1976’da Arjantin’de de askeri diktatörlük başa gelince, İspanya’ya, Barcelona’ya kaçtı ve ülkesine ancak 1985’te, oniki yıllık bir sürgün döneminden sonra dönebildi. Gerçi Uruguay’da sivil yönetime geçilmişti, ancak siyasi durum oldukça sallantıda, netlikten uzaktı; bu yüzden Galeano yeni yönetime karşı da muhalif tavrını korudu. Bu ciltte adıgeçen dört kişi arasında halen hayatta olan tek kimsedir.

Latin Amerika’nın Açık Damarları bir yönüyle çok kitaptan ayrılır. İlginçtir ki, diğer yazarların büyük çoğunluğuyla Galeano’yu ayıran bu nokta onu bir önceki makalenin konuğuyla, Frantz Fanon’la birleştirir: Galeano da, Fanon da bir yandan (küçük ölçekli de olsa) tarih yaparken, diğer yandan tarih yazan bireylerdir. Bu, doğrudan taraf olma, belli bir tavır alma durumu genelde başka eserlerde görülmesi zor bir boyutu, heyecanı veya bir davaya duyulan kalbi bağlılığı Latin Amerika’nın Açık Damarları’na ekler. Ne Galeano, ne de Fanon yazdıklarını “steril” akademik ortamlarda ve “bilimsel” bir bakış açısıyla kaleme almışlardır. Şüphesiz, burada önümüze tarafsızlık, objektif davranabilme sorunu çıkar: acaba ülkesinin, hatta daha doğru bir ifadeyle ileride görüleceği üzere “kıta”sının tarihini yazarken Galeano sahneye çıkan tüm tarihsel aktörlere karşı aynı mesafede durabilecek midir? Aslına bakılırsa, her bireyin kendine göre hassasiyetleri, değer yargıları, epistemolojik sınırları vardır, dolayısıyla Galeano’nun da kendi limitlerinin farkında olarak ölçülü bir çalışma meydana getirmesi pekala imkan dahilindedir. Tarih yapma ve aynı zamanda tarih yazma açısından Fanon ve Galeano’ya benzeyen bir başkasına kulak verirsek (ki, onun katılımı çok daha üst düzeydedir), şahsi yaklaşım farklılıkları ne düzeyde olursa olsun “bilimsel bir bilince dayalı, sempatileri ve antipatileri gözönüne alarak olguların dürüst bir değerlendirmesi” mümkündür.[4] Bütün bunların ışığında, kendi payıma Galeano’nun kitabının kimi sorunları olduğunu, ancak bu sorunların çoğu yerde ideolojik çarpıtmadan ziyade bazen yazarın elinde yeterince bilgi olmamasından, bazen de tam anlamıyla doyurucu yorum yapmamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bir de tabii, onun meslekten bir tarihçi olmadığı gözden uzak tutulmamalı (bir röportajında, kendisi de yakıştırılmak istenen böyle bir ünvanı açıkça reddeder).

Kitabın en dikkat çekici, ilgiye değer yönlerinden bir diğeri edebi kudreti, anlatım ustalığıdır. Başka yapıtlarında olduğu gibi, Galeano yine masallara, şiirlere, halk şarkılarına, söylencelere başvurur. Özellikle yerel efsanelere, sözlü tarihe yer verdiği kısımlarda Galeano Márquez, Jorge Luis Borges, Mario Vargas Llosa, Octavio Paz gibi başka türlü bir gerçeklik algılamasının sınırlarında dolaşan, kendilerine özgü sihirli dünyaları olan Latin Amerikalı yazarlara yakın düşer. Belki burada biraz soluklanıp, sözü Türk okurunun (ve aynı zamanda sinema izleyicisinin) en çok Ruhların Evi’yle tanıdığı o coğrafyanın önemli başka bir edebiyatçısına bırakmalı:

“Galeano’nun eseri kılı kırk yaran ayrıntıcılığın, polilik inancın, şiirsel üslubun ve iyi hikaye anlatıcılığının karışımıdır. O, liderleri ve aydınları dinlediği gibi, yoksulu ve ezilmişi de dinleyerek Latin Amerika’yı baştan aşağı dolaştı. Kızılderililerle, köylülerle, gerillalarla, askerlerle, sanatçılarla ve kanun kaçaklarıyla yaşadı; devlet başkanlarıyla, diktatörlerle, kurbanlarla, rahiplerle, kahramanlarla, haydutlarla, ümitsiz anneler ve sabırlı fahişelerle konuştu. Yılanlar tarafından sokuldu, tropik ateşlerde yandı, ormanlarda yürüdü ve ciddi bir kalp krizi atlattı; baskıcı yönetimlerce olduğu gibi, fanatik teröristlerce de zulme uğradı. İnsan hakları adına akılalmaz riskleri göze alarak, askeri diktatörlüklere, her nev’i baskıya ve sömürüye karşı durdu. Latin Amerika üzerine, tanıdığım herkesten fazla birinci el bilgi sahibi ve bunu ülkesinin halkının dünyasını, umutlarını, düşlerini, hayalkırıklıklarını anlatmak için kullanıyor”.[5]

Bu açıdan bakıldığında, denilebilir ki, Galeano kültürün içinden biri olmanın avantajlarını sonuna kadar, mükemmelen kullanır ve doğal olarak, dışarıdan bakan bir yabancı gözlemcinin farkına bile varamayacağı incelikleri maharetle bulup çıkarır.

Galeano’nun entelektüel temelleri, net bir şekilde 1970lerde Latin Amerika’da olduğu kadar Üçüncü Dünya’nın başka bölgelerinde de çok popüler olan Marxizm orijinli bağımlılık okuludur,[6] zaten kitabının başında teşekkür ettiklerinin arasında Andre Gunder Frank’ın adı hemen dikkat çeker. Bağımlılık okulu için Latin Amerika’nın sömürü ve azgelişmişlik yönünden ne kadar mühim bir araştırma alanı olduğu düşünülürse, aradaki bağlantı son derece normaldir. Bağımlılık okulunun temsilcileri, Batı Avrupa’nın tarihsel deneyimini takip eden tek tip, adeta zorunlu bir modernizasyon fikrini reddederler ve esasen, dünyanın bir tarafındaki gelişmenin, diğer taraflardaki sömürünün kaçınılmaz sonucu olduğunu gösterirler. Bu yaklaşım, Latin Amerika’nın Açık Damarları’nda sabit olarak arka planda duran, sürekli kendini tekrarlayan bir ana motiftir.

Yukarıda belirtildiği üzere, bağımlılık teorisinin kökenlerinde açıkça Marxizm vardır, fakat Galeano’nun yapıtında temel anlayışlarda bazı farklılıklar görülür. Örneğin, merkezi bir konu olan emeğin sömürüsü yerine Galeano artı-değerin yanlış ellerde olmasına vurgu yapar, böylece eksen üretim yönünden paylaşıma doğru kayar. Bir başka alanda, Galeano sınıflı toplumun oluşumuyla fazla ilgilenmez gözükür, böylece elimizde yazarca verilmiş Latin Amerika’da toplumsal tabakalaşmanın nasıl olduğuna dair bir açıklama olmadığından, ortada görülen genelde yabancı güçlerle irtibatlı, işbirliği içindeki bazı “büyük adamlar” tarafından yönlendirilen tanımsız kitlelerdir. Fanon’daki ayrıntılı, dikkatle tasvir edilmiş sömürge toplumu tablosu Galeano’da bulunmaz. Bu koşullar altında, bir sivil toplum fikri de tümüyle eksik kalır.

Galeano’nun düşüncesinde sorunlu olan bir diğer nokta, Marxist anlayışın enternasyonalist boyutudur. Bir önceki paragrafta da belirtildiği gibi, Fanon’un incelikli analizi onda pek görülmez: Amerika’nın kuzeyiyle güneyini siyah-beyaz karşıtlığıyla, biraz karikatürize bir şekilde görme eğiliminde olduğundan, Latin Amerika toplumunun pek küçük bir kesimi olan komprador burjuvaziye şöyle bir değinmekle birlikte, esas olarak sömürülen bir “biz” ve sömüren bir “onlar”dan müteşekkil iki yekpare düşman kampın varlığını kabul eder gibidir. Sözgelimi, Kuzey Amerika’nın kendi içinde varolan ırka, kültüre, iktisadi farklılıklara dayalı eşitsizliklere bakmak fazla ilgisini çekmez, oralarda bir müttefik aramayı aklından geçirmez. Diğer yandan, Güney Amerika’nın beşyüz yıllık acılı tarihinin sorumlusu neredeyse tümüyle dışarıdan gelen işgalci güçtür; yaşananlarda bölgenin kendi iç dinamiklerinin, kimi yapısal sorunlarının payı Galeano’ya göre yok değilse dahi, hayli sınırlıdır.

Galeano, ondokuzuncu yüzyıldaki, ana olarak ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki bağımsızlık mücadelelerinin liderliğini üstlenen, bir anlamıyla modern Latin Amerika’nın kurucuları sayılan Simón Bolívar, José de San Martín, José Gervasio Artigas[7] gibi isimlerin tüm alt-kıtanın halklarını tek bir ulusun üyeleri sayma anlayışını paylaşır. Tabii, yine onların çok erken bir tarihte isabetle belirledikleri gibi, özünde benzer olan bu insanlar, sömürgecilerin ustaca yarattıkları yapay sınırlarla birbirlerinden koparılmışlardır (Galeano, bunun yalnızca çok uzun müddet süren baskıyla, kaba güçle gerçekleştirildiği kanısındadır: yanlış bilinçlenme ya da Gramsci çıkışlı hegemonya gibi kavramlara yer vermez). Dolayısıyla, bu şartlanmaya bir tepki olarak, Galeano tüm Latin Amerika’ya seslenir, beraber sömürülen, acı çeken bölge halklarının devamında da beraber harekete geçmesini ister. Bu yönüyle, bir kez daha Afrika çapında genel bir hareketlenme bekleyen Fanon’a benzetilebilir. Aslında 60lı, 70li yıllar gözönüne alındığında, bir coğrafyayı, bazı insan gruplarını bir bütün olarak görme gayretinde Galeano ve Fanon yalnız değildir: Mısır lideri Cemal Abdülnasır da Ortadoğu’da benzeri amaçları güder. Michel Aflaq, Selahaddin Bitar gibi kişilerin Suriye ve Irak’ta oluşturmaya çalıştıkları Ba’as partisi merkezli, ulus-devlet temelli milliyetçiliklere karşı tüm Arapları çatısı altında toplayan bir büyük birlik, bir tür Pan-Arabizm özlemi içindedir. 1950lerde İngilizlerin Mısır’dan çıkartılması, 1956 Süveyş Krizi’nin az zararla atlatılması, Bağlantısızlar içindeki lider konumu -özellikle 1955 Bandung Konferansı’nda- Nasır’ı amacına yaklaştırır, ancak hayalleri 1967’de İsrail’e karşı yaşadığı ağır yenilgiyle sona erer.

Yıne de, bunları söylerken şu noktayı gözden uzak tutmamak, Galeano’nun eleştirisinde fazla insafsız olmamak gerekir: netice itibarıyla, Galeano bir siyaset bilimci, daha da daraltırsak Marxist kuramın bir uzmanı değildir, bu yüzden kitabın ideolojik boyutu irdelenirken yazara bir miktar anlayış göstermek yerinde olur.

Latin Amerika’nın Açık Damarları’nın bir ciddi sorunu da Galeano’nun oluşturduğu zaman dizgesi, kronolojik çerçevedir: kendisi her ne kadar Latin Amerika tarihinin beş yüzyılını incelemek iddiasındaysa da, değerlendirmelerinin azımsanamayacak bir kısmı tarihin akışı içinde zaman açısından olması gerektiği gibi yerleştirilmemiştir. Daha önce dikkat çekildiği üzere, tüm etkileriyle kapitalizmin dünya ölçeğinde yaşadığı evrim, eserin ana temasıdır; ancak Galeano beş yüzyılı aşkın bir zaman zarfında kapitalizmin yaşadığı niteliksel, niceliksel değişimlerden habersiz görünür. Kolaylıkla görüleceği şekilde, mesela onyedinci yüzyılın iktisadi, siyasal, toplumsal atmosferi ondokuzuncu yüzyılın iktisadi, siyasal, toplumsal atmosferinden değişiktir ve bu değişen koşullara paralel biçimde, kapitalizmin doğası da adım adım farklılaşır. Doğal kaynakların yağmalanması, mühim hammaddelere el konulması ve kölelik ile ilişkilendirilen ilkel sömürü temeli üzerine kurulu olan erken yüzyılların kolonyalizmi giderek emperyalizmin daha sofistike yöntemleriyle yer değiştirir; zaman içinde, ünlü ifadesiyle “kapitalizmin en ileri safhası” sayılan emperyalizmin bile aşıldığı görülür.[8] Yaşanan tüm bu gelişmelere rağmen, Galeano kapitalizmi kendi kelime seçimiyle “zamansız” bir mekanizma olarak incelemekte büyük bir problem görmez ve örneğin, Latin Amerika’ya ilk gelen erken modern dönemin İspanyol ve Portekizli “fatihler”ini ondokuzuncu ve yirminci yüzyılların Amerikan deniz piyadelerine, daha sonra onları da Washington’da, New York’ta ofislerinde oturup dünya ekonomisine biçim vermeye çalışan Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) bürokratlarına benzetir.

Görüldüğü üzere, kimi yönleriyle benzer konuları işleyen başka yapıtlardan önemli oranda farklılaşan Latin Amerika’nın Açık Damarları’nın şiirsel dili gibi çok kuvvetli özelliklerinin yanında, tartışmaya, eleştiriye açık pekçok yönü de vardır. Ancak, Michel Foucault’dan esinlenen bir bakışla yaklaşıldığında, kimin “konuştuğu” ve doğal olarak, ne söylediği anlamında eser ilgiye değer. Belki de, tarihsel sosyolojinin bir temsilcisinin başka bir bağlamda yazdığı gibi burada anlatının değil, esas olarak anlatıcının kendisinin öne çıktığını söylemek mümkündür.[9] Unutmadan, sözkonusu kitabın muhtemelen yazarının eserini kaleme alırken hiç de böyle bir niyeti olmamasına rağmen, uzun yıllardır Amerika Birleşik Devletleri’nin en iyi sosyoloji birimi olarak kabul edilen Wisconsin Üniversitesi-Madison Sosyoloji Bölümü’nde lisansüstü düzeyinde ders kitabı olarak okutulduğunu ekleyeyim.

 

[1] Daha önce belirttiğim gibi, kitap Türkçe’ye Latin Amerika’nın Kesik Damarları başlığıyla kazandırılmıştı, ancak ben buraya koyduğum biçimini daha açıklayıcı, daha anlamlı buluyorum.

[2] Kınadığım sanılmasın. Bu kitabın yazarı da rica üzerine böyle bir küçük parça kaleme aldı. Aynı zamanda, futbolun hiç bilinmediği, dolayısıyla sevilmediği bir ülkede otuzlu yaşlarının baharında, fırsat buldukça hala yetmişiki milletin çocuğuyla top peşinde koşmaktadır.

[3] Kullandığım metinler: Las Venas Abiertas de América Latina. Montevideo: Universidad de la Républica, 1971; Open Veins of Latin America. New York: Monthly Review Press, 1997 (Cedric Belfrage’nin üstün çevirisi ve Isabel Allende’nin önsözüyle).

[4] Leon Trotsky. The History of the Russian Revolution. New York: Simon and Schuster, 1932, s.xxi. Troçki, dengeli davranmak babında kendinden bile üçüncü şahıs olarak bahseder.

[5] Isabel Allende’nin kitabın basılışının 25. yıldönümü dolayısıyla yazdığı önsözden.

[6] Andre Gunder Frank. Dependent Accumulation and Underdevelopment. New York: Monthly Review Press, 1978; Fernando Cardoso. Sociologie du Développement en Amérique Latine. Paris: Éditions Antropos,1969; Paul Baran. Political Economy of Growth. New York: Monthly Review Press, 1957; Samir Amin. Le Développement Inégal. Hans Singer ve Raoul Prebish, bu yaklaşımın geç 50lerde erken örneklerini veren adlardır. Bu yazarlardan Cardoso’nun Brezilya’da devlet başkanlığına kadar yükselmiş olması ayrıca ilginç, istisnai bir durumdur.

[7] Bolívar ya da El Libertador (Kurtarıcı) Bolívar Kolombiya, Venezuella, Ekvator, Peru ve Bolivya’nın İspanyol sömürgeciliğine karşı direnişinin önderliğini üstlenir, San Martín aynı işi Arjantin ve Şili de yapar. Artigas ise, Uruguay’ın milli kahramanıdır.

[8] Vladimir I. Lenin. Imperialism, the Highest Stage of Capitalism. Pekin: Foreign Language Press, 1975; John A. Hobson. Imperialism, a Study. Londra: G. Allen & Unwin, 1938; Rosa Luxemburg. The Accumulation of Capital. New Haven: Yale University Press, 1951.

[9] Larry Griffin, “Temporality, Events, and Explanation in Historical Sociology”, Sociological Methods and Research, (20), 4, 1992, s.419-420.

 

*Bu yazı, Birikim dergisi Mayıs 2015, Sayı 313’te yayınlanmıştır.

 

 

Kaan Durukan – Özyaşam Öyküsü
Akademisyen ve yayıncı. Dar anlamıyla tarihçi, geniş anlamıyla sosyal bilimci, kendi tercih ettiği tanımlamaya göre entelektüeldir. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, edebiyat, folklor ilgi alanlarından bazıları.