Fotoğraf: Ezequiel Scagnetti, Montevideo, Uruguay, Nisan 2013.

Kaan Durukan

28 Mayıs 2018

 

Eduardo Galeano’nun Ardından*

 

Aynı gün içinde, herhalde ancak birkaç saat arayla, iki muazzam kayıp: önce Günter Grass’ın haberini aldık, muhtemelen kütüphanenin raflarında onun kitaplarından birine hamle ederken veya “Acaba bu akşam Teneke Trampet’i bir kez daha mı seyretsem?” düşüncesi aklımızdan geçerken Eduardo Galeano’nun da hayatını kaybettiğini öğrendik. Kuşakdaş dahi değillerdi, aralarında yaklaşık bir onbeş yıllık yaş farkı vardı, ama ne çare insan varlığının dünya üzerindeki belirsizliği: ölümün ne zaman, ne şekilde geleceğini bilemiyoruz.

Grass’ın da, Galeano’nun da okuruydum, fakat benim gözümde aralarında ufak bir fark vardı, Galeano üzerine yıllar önce yazmıştım da. Doğu-Batı İkilemine Dört Bakış: Montesquieu, Fanon, Galeano, Said başlıklı kitabımda[1] özellikle Latin Amerika’nın Açık Damarları’na odaklanarak, ancak bunun yanında genel nitelikli bazı notlar da düşerek Galeano hakkında bir bölüm kaleme almıştım. Aklıma o çalışma düştü, Galeano’yu anmak, ona saygı ifade etmek anlamında bir kez daha yayımlamakta bir mana olabilir miydi acaba? O esnada, hatrını hiç kırmak istemeyeceğim bir dost o metnin belki önüne, belki arkasına bir ek yaparak yayımlanabileceği teklifini getirdi.

Aşağıdaki satırlar, o teklifin hayata geçirilmesidir. Kimi çalışmayı yaparsınız, basılır ya da basılmaz, orada kalır, artık bir daha üzerine düşünmez, şu şekilde veya bu şekilde geliştirilmesi ihtimali ile ilgilenmezsiniz. Benim için Galeano öyle olmadı, zaman içinde başka yazdıklarını da okudum, hayatına dair yeni bilgiler edindim, Latin Amerika’nın tarihini, sosyal dokusunu, kültürel yapısını biraz daha öğrendim ve herhalde en önemlisi, bunlar üzerine düşündüm. Dolayısıyla, baştaki kısım aradan 12-13 yıl gibi bir süre geçtikten sonra Galeano’nun –kısaca da olsa- tekrar ele alınması, belli bazı açılardan yeniden değerlendirilmesi, Anglo-Sakson akademik ortamlarında “revisited” biçiminde adlandırılan tarzda gündeme taşınmasıdır. Devamında ise, 2004 tarihli (yazılışı 2003 olsa gerek) metni bulacaksınız. Ona hiç dokunmadım, aslına sadık bir şekilde tuttum. Şüphesiz, bir takım eklemeler, çıkartmalar yapmam, o günkü bakış açımla eksik, yanlış yorumladığım ya da tümüyle gözden kaçırdığım noktaları yeniden biçimlendirmem mümkündü, ama bununla beraber kendi lehime “düzenlemeler” yapmam da mümkündü. İşte bu sebepten önce bugün yazdıklarımı okuyacaksınız, sonra da neredeyse 15 yıl önce kağıda döktüklerimi.

Eklemeli: Galeano’nun ölümü hasebiyle, başka türlü söylersek geç kalmama, güncel olana ilişkin zamanında “konuşma” kaygısıyla hayli süratli, adeta saate karşı yazmak durumunda kaldım. İçimden bir ses bu temaya bir ara çok daha kapsamlı, çok daha ayrıntılı geri döneceğimi söylüyor, o güne kadar birkaç başlık, birkaç mütevazı satır…

 

Bilgi ve İktidar

Bir süre önce, tüm katılımcılarının akademisyen olduğu bir meclisteydim, söz bir kitaptan açıldı, kitabın içeriği enine-boyuna konuşuldu, kitap beğenilmişti beğenilmesine ya, kiminin açıkça dile getirdiği, kimininse utangaç bir üslupla ima ettiği mahsur yazarın bir akademisyen olmamasıydı, hatta birisi “Keşke bu konuyu bu şekilde bir bilimadamı ele alsaydı!” özlemini belirtti. Dinledim, dinledim, sonunda belki bazılarının da kırılması, bozulması pahasına “Arkadaşlar, kusura bakmayın da bilgi üretimi yalnızca üniversitelere, akademi mensuplarına bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir” dedim.

Bana göre bu açıdan çok mühim, dikkate değer bir şahsiyettir Eduardo Galeano. Galeano tabii farklı farklı türlerde eser vermiş bir edebiyatçıdır, Galeano tabii bir eylem adamıdır, ama bunların ötesinde, sıklıkla gözden kaçırılsa da, özünde bir bilgi üreticisidir. Sözünü ettiğim bilgiyi üretirken de diplomalara, doktoralara, kurumsal kimliklere ihtiyaç duymaz, kimseciklerden ruhsat sormaz, icazetname istemez. Bilginin gitgide metalaştığı, gün geçtikçe ağırlaşan neoliberal saldırının piyasa mantığı ile alınıp satılabilir bir nitelik kazandığı zamanlarda, akademinin büyük çoğunluğunun da var olan düzene ama şu şekilde, ama bu şekilde eklemlendiği (“organik” ya da değil), hakkıyla eleştiri üretemediği dönemlerde daha da kıymet kazanır bu tavır. “İktidar” dediğimde de salt dar anlamıyla siyasi iktidar düşünülmesin; getirilen itiraz değişik boyuttaki iktidarlara, yerine göre siyasi, yerine göre iktisadi, yerine göre toplumsal, yerine göre kültürel iktidar odaklarına getirilmiş bir itirazdır.

Yıllar önce, ilerideki sayfalarda da görüleceği üzere Galeano’nun “steril” akademik ortamların dışında kalarak, “bilimsel” bir bakış açısından kaçınarak meramını anlattığını yazmışım. Eldekinin Batı akademisi haricinde üretilen, yabancı dillerden atıflara dayalı olmayan bir bilgi türü olduğunun da altını çizmeli. Kendisine yakıştırılmaya çalışılan tarihçi sıfatını bizzat Galeano reddeder, ama ilgileri arasında en baskın olanı sosyoloji renkleri olan bir tarih anlayışıdır. Özellikle Aynalar, takvimi andırır formatı nedeniyle biraz daha değişik bir vasfı olsa da Ve Günler Yürümeye Başladı farklı farklı coğrafyalardan getirdikleriyle Avrupa merkezli tarih anlayışını kıran birer alternatif dünya tarihi yazma çabasıdır. Galiba sorumluluğu yalnızca tarihçilere bırakmayı uygun bulmamıştır Galeano.[2]

Fotoğraf: Ezequiel Scagnetti

Önce Söz Vardı

Tekrara düşmemek adına eski metnime bakarken dikkatimi çeken birşey de Galeano’nun yazdıklarında gördüğüm geleneğe, sözlü edebiyata yapılan vurgu. Bizim Yaşar Kemalimizi andırır bir biçimde masallara, şiirlere, halk şarkılarına, söylencelere başvurmuş, yeri geldiğinde de bunları kendi yaşam deneyimiyle, o yaşam deneyimi içinde hayata geçirdiği sözlü tarih denemeleriyle harmanlamış (burada, Isabel Allende’den vaktiyle yaptığım kısacık alıntının hayli açıklayıcı olduğuna inanıyorum). Şurası da dikkate değer: Galeano için hafıza, hatırlama, gerektiğinde başkalarına, topluma unutturmama yaşamsal öneme haiz, adeta bir takıntı düzeyinde; dolayısıyla sözlü geleneğe sırtını dayadığında aslında o derece önemsediği hafızayı da bireysel seviyede olsun, kolektif seviyede olsun canlı tutuyor. Ve böyle bir altyapıya, böyle bir ardalana sahip olduğu için (yine Yaşar Kemal gibi), yazmayı üniversite dersliklerinde, yazma atölyelerinde öğrenmiyor Galeano. “Ocakta küllenmiş közü, karnında sözü” olduğu için gönlünce, içinden geldiği gibi yazıyor, tabii “haldan bilene”.

 

Tek Bir Adam

Tek bir adam, tek bir insan muktedirlerin karşısında, önüne dikilen gelişkin bir sistemin karşısında neyi değiştirebilir, ne ölçüde etkili olabilir ki? Bu soruya ikna edici bir yanıttır Galeano’nun yaşamı bence, özellikle kuşatıldığını hisseden bireyler açısından, “Bir başıma neye gücüm yeter, ne yapabilirim ki?” umarsızlığına boyun eğenler açısından, belki en fazla da hayal kırıklıkları yaşayan gençler açısından.

Geçmişte güzel günler yaşamış, ama artık düşkünleşmiş Uruguay’ın asillerinden bir ailenin çocuğudur Galeano. Düzenli sayılabilecek bir eğitim görmemiş, mecburiyetten erken yaşta çalışmaya başlamıştır. Etkili mercilerde tanıdıkları yoktur, bildiğimiz kadarıyla dayanışma içinde olduğu bir etnik ya da dinsel aidiyeti, arkasında hissedeceği bir derneği, partisi yoktur. Ama doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, bu uğurda gerektiğinde bedel ödemeyi de sükunetle kabullenen bu adam yazdıklarıyla, yani beyni, yüreği ve kalemiyle Latin Amerika’nın yaşadığı değişimlerde pay sahibi olmuş, zaman içinde etkisini iyice arttırarak dünya çapında bir entelektüel, hasseten bir kamusal entelektüel sıfatı kazanmıştır. Uzatmadan söylemek gerekirse, “Böyle gelmiş, böyle gitmez”in adeta İspanyolcaya çevirisidir Eduardo Galeano.[3]

Fotoğraf: Eugenio Mazzinghi

Edebiyat ve Tarih

Burası muhtemelen mesleki deformasyonla alakalı, okurun yazarına biraz anlayışla yaklaşacağını, mazur göreceğini umarım. Şahsen Galeano’nun tarih ile edebiyat arasında kurduğu köprünün, oluşturduğu hassas dengenin de ilgiye, üzerinde düşünmeye değer olduğu kanısındayım.

Yüzyıllar boyunca tarih ile edebiyat arasındaki bağlantı çok önemsenmiş (bazen haddinden fazla!), kimi zaman tarih doğrudan edebiyatın bir dalı sayılmış, kimi zaman da edebiyat tarih kabul edilmiştir. Bu anlamda, geçmişte pekçok tarihçinin edebiyatçı, pekçok edebiyatçının da tarihçi olarak görülmesine fazla şaşırmamak gerekir.

Ancak, yakın dönemlerde bu bağlantı zayıflar, hatta sıklıkla da kopar, kopartılır. Her iki açıdan da istisnalar tabii ki vardır, fakat genele bakıldığında tarihçiler (sosyal bilimciler de denebilir aslında) gitgide daha “teknik”, dar bir profesyonellik içinde, artan oranda kuru kuru yazmaya başlarlar, buna karşın edebiyatçılar ise kurmaca ile, hatta postmodernizmin etkisiyle kurmaca içinde kurmaca ile kalem oynatırlar. Haliyle başka faktörler de vardır: örneğin, edebiyat sevmeyen bir bilimadamı için takip ettiği kendi mesleki yayınlarının yanında –hele de “dili” daha iyi olsun diye- bir de roman, hikaye gibi edebi metinler okumak ciddi zaman kaybı, bir zuldür; diğer yandan edebiyatçıların penceresinden bakıldığında tarih, sosyoloji, felsefe ve benzerleri demek tanım gereği çoğu zaman ideoloji, siyasi tavır, birtakım tercihler demektir ki, bu da herkesin arzu edeceği, dahası yüreğinin yeteceği bir durum değildir.

Galeano, benzerine az rastlanır bir biçimde bilim ile sanatı, biraz daraltarak söylersek edebiyat ile tarihi bağdaştıran insandır işte. Okurken tarihsel dönüşümleri, toplumsal olguları, uzak iklimleri öğrenirsiniz, ama bunun yanında edebi zevk de alırsınız. Tarih kelimesi etimolojik açıdan ele alındığında pekçok dilde “anlatı”, “dile getirme”, “hikaye etme” manasına gelir (hemencecik aklıma gelenler: history, histoire, Geschichte, storia vs.), bu mirasa sahip çıkan, bu kökene –belki pekçok tarihçiden fazla- saygı duyan Galeano’dur.

Yine edebiyat üzerinden tarihin kaçırdıklarını, kimbilir belki de görüp göstermek istemediklerini de yakalar Galeano. Zira malum, “Tarih kazananların tarihidir” ve baskın olan tarihyazımında kaybedenlerin sesi hiç değilse bile, hayli az ve cılız çıkar.

 

Ve Vicdan…

Artık biraz biraz klişeleşmeye başladı, ama Galeano için kullanılan tanımlardan biri de “Yeryüzünün Vicdanı”dır. Görece uzun yaşamı boyunca tutarlı kalmış, prensipli davranmış, şaşırtıcı zigzaglar çizmemiş, uzak coğrafyaların insanları için dahi bir Kutup Yıldızı, bir deniz feneri olmuştur. Neticede, saygın yaşamış, saygın ölmüştür. Kendisiyle hiç tanışmamış, aynı dili bile konuşmayan, binlerce kilometre uzakta yaşayan üç-beş kişinin birkaç satırla olsun Galeano’yu anma çabasını, karınca kararınca çırpınmasını herhalde bu bağlamda düşünmek gerekir.

En başta bir ustadan alıntı vardı, son sözü de benden çok daha iyi söyleyecek olana bırakayım: “Ben artık yok olduğum zaman da rüzgar var olacak ve var olmayı hep sürdürecek” (Kucaklaşmanın Kitabı).

 

 

[1] İlk basım 2004 İş Bankası Kültür Yayınları, ikinci basım 2010 Everest Yayınları.

[2] Lüzumsuz alınganlıklar olmasın: bu satırların yazarı da doktoralı bir sosyal bilimci, dar anlamıyla bir tarihçidir.

[3] Aziz Nesin’in kendi kaleminden yaşam öyküsüne koyduğu bu anlamlı başlık, çok bilinen atasözüne ve  doğal olarak onun arkasındaki dünya görüşüne bir itirazdır; kendisinin başka birçok saygın gayretinin yanında, hayata, dünyanın gidişatına dair net, devrimci tavrıdır.

*Bu yazı, Birikim dergisi Mayıs 2015, Sayı 313’te yayınlanmıştır.

 

Kaan Durukan – Özyaşam Öyküsü
Akademisyen ve yayıncı. Dar anlamıyla tarihçi, geniş anlamıyla sosyal bilimci, kendi tercih ettiği tanımlamaya göre entelektüeldir. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, edebiyat, folklor ilgi alanlarından bazıları.