İrem Uzunhasanoğlu

22 Ocak 2018

Sevgili Ercan y Yılmaz, çok değerli projelere imza atan, hem şiir hem öykü hem roman alanında eserler veren hatta film sektöründe bile ödülle taçlandırılmış bir yazarsınız. Biz de bugün sizinle hem başarı sahibi olduğunuz alanlar hakkında hem de Sel Yayınları’ndan çıkmış olan son romanınız O Öyle Olmadı üzerine sohbet etmek istiyoruz. Başlamadan önce, okurda iz bırakacağına inandığım kitabınız için hem Mevzu Edebiyat ekibi, hem de okurlarınız adına teşekkür etmek isterim. Son romanınız O Öyle Olmadı’yı okuduğumda ilk gözüme çarpan şey kullandığınız dil oldu. İsterseniz önce buradan başlayalım. Kelime seçimleri, cümle dizimleri ve özelikle de bölümlerin isimleri çok yaratıcı, çok farklı ve ustaca. Peki, Ercan y Yılmaz dil ile nasıl ilişki kurar? Onunla nasıl oynar? Dil onun için nedir? Ve en önemlisi Ercan y Yılmaz ‘multilingual’ yani “çok dilli” bir yazar mıdır? Kürtçe ve Türkçe arasındaki düşünme ve yazıya dökme ilişkisini nasıl kurar?

İçinde birden çok mevzu barındıran bu soruyu yanıtlamaya sondan başlayayım. Öncelikle belirteyim ki kısıtlı okumamla “çok dilli” bir okur sayılabilir miyim, bilemem ama kesinlikle “çok dilli” bir yazar değilim. Ayrıca tüm samimiyetle bunun bende bir mahcubiyet yaratmadığını da belirtmek isterim. Eklemeliyim ki rüya dilim de düşünce dilim de yazı dilimle aynı.

Dille olan ilişkimin temelinde dili araç olarak görmemem var. Özellikle okullarda edebiyat sevdirilmeden, dilin bu şekilde tanımlanmasını yanlış buluyorum. Hepimizin bildiği tanım işte. Dil, insanlarda anlaşmayı sağlayan bir araçtır. Teknik bir tanım diyebilirsiniz ama ben o kadar da basit görmüyorum. Çünkü çok erken bir tanımdır. Öğrenci çok çok şanslı değilse şiirini bulmamıştır, hikâyesini tatmamıştır, romandan haberi yoktur henüz. Ama bunların ruhu olan yapıyı (dili) kesin bir şekilde tanımlayarak türlerin yönünün iletişime dönük olduğunu kabul ettirir.

O Öyle Olmadı, 2004’te Kars’ta üniversite öğrencisiyken ilk bölümünü yazdığım bir roman. İlk kez kitap oylumunda bittiği tarih ise 2009. Nihayetinde 2017’de yayımladı. Yazı, tekrar yazı ve yayın süreci çok uzun sürdüğü için dikkatli çalışmalıydım. Yazma süresi olan on üç yılda dile, dünyaya, kendime, varlığa, doğaya bakışım değişmişti. Bundan sebep romanı sürekli tekrar yazdım. Öyle ki romanın çoğu ezberimde vardı. Ama ezberimde eski ve yeni edisyonları birbiriyle çakışıyordu. Zorlanıyordum, çünkü çapraşık bir kurguyla vermek istemiyordum hikâyeyi. Belki daha kolay olacak ama. Belli noktalarında kesişen hikâyeleri birlikte çapraşık kurgu olmadan verme yolunu çok düşündüm. Sonunda bir çare bulduğumda romanı son kez tekrar yazdım. İki ayrı novella şeklinde çalıştım. Mektupları, Meçhul’le tanışma faslını sayfa altında verdim. Öyle oldu… 2017’de kitaba dönüştü.

Romanın başlarında sığ bir suya ayaklarımızı sokuyormuşuz gibi Bünyamin’in çocukluğunu okuyoruz, tüm bu sıcaklık ve hoşluk bizi gülümsetirken birden sığ sular derinleşiyor ve sonunda öyle bir yer geliyor ki artık boy veremiyoruz. Yakın tarihimiz ve siyasi gerçekler yüzümüze bir tokat gibi iniyor. Yazarlığın bu noktadaki önemi hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazarın edebiyat, siyaset ve okur üçgenindeki yeri ne olmalıdır? Yaşanmış ve üzeri örtülmüş olayların gün ışığına çıkarılıp halka aktarılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Eğer her şey çocukluktaki kadar masum kalabilseydi, öyle sürdürülebilseydi Bünyamin’in çocukluğunun anlatıldığı eğlenceli dil tüm ömre/romana yayılırdı. Maalesef ki o öyle olmadı ve çocuk birden büyüdü. Doğu’da çocuklar birden büyür. Yaşadığı bir an, ona seneler atlatır.  Bünyamin doğduğu gün köyüne Kenan Evren, Tahsin Şahinkaya’nın geldiğini öğrendikten sonra hikâye aynı şekilde devam edemezdi. Ya da romanın diğer tarafında Asaf Duman’ın tanık olduğu infazlardan sonra Asaf aynı Asaf kalamazdı. Kahramandaki keskin değişim o noktada romanın dilini de etkiledi.  

Yazarın yeri ve önemi hakkında söz söylemek beni aşar. Had ve hududumu aşmadan umarım bir iki kelâm edebilirim. Halka aktarılması gereken gerçekler konusunda hepimizin sorumluluğu vardır. Bu hususta birinci yükümlü yazarlarmış gibi düşünülüyorsa bence bu doğru değil. Yazar burada bir öğe sadece ve bu öğenin birden çok hem birbirinden farklı bileşenleri vardır. Bireyin kaleminin temizliği vicdanın paklığıyla hep doğru orantılı değil ayrıca. Bayılarak okuduğumuz yazarlardan faşist hatta Nazi yanlısı olanlar yok mu? Türkiye’deki katliamları alkışlayan yazarlar yok mu? Ermeni katliamında ve ya Dersim, Sivas, Maraş, Cizre, Sur katliamlarında katillerin yanında yer alan yazarlar yok mu? Nefret suçlarına bulaşmışlar ya da bu suçları övenler yok mu? Sırf biraz daha kazanmak için kalemini kiraya veren yazarlar yok mu? Ne diyeceğiz, onlar yazar değil mi, diyeceğiz. Tabii yazarlar. Burada vicdanla bir ayrışma var. Demek doğru tanım vicdan. Bunun edebiyatla yazarlıkla ilgisi yok. Toplumsal konularda duyarlılık geliştirip çaba sarf eden vicdanlı yazarlar var tabii. Hep olacaktır da. Ki onlar başka bir mesleğin erbabı olsalardı da durum değişmezdi. Toplumsal duyarlılığı, vicdanı yazarlığın edimi olarak değil insanlığın vasfı olarak görme tarafındayım. Böyle olunca bunu bir göreviymiş gibi kabul edip yazarı töhmet altında bırakma durumundan uzaklaşırız. Bu manada töhmet eylemlere selfie için, konum bildirimi için gidenleri, “ben buradayım sevgili takipçilerim” demek için gidenleri arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. Toplumsal olaylara duyarlılık, haksızlığa hukuksuzluğa tepki birilerinin şovuyla iç içe geçer. Sosyal medyada kadın hakları konusunda aforizma üretip evdeki kadına dünyayı dar eden ikiyüzlü insanlar yaratmaktan başka bir işe yaramaz bu töhmet. Solculuk kasıp ırkçı yaşayanlar da bu töhmetin ürünü. Başından beri Gezi Direnişi’nde olan, direnişçilerden yaralananlar, hakaretlere tehditlere maruz kalanlar, maalesef gözlerini, hayatlarını kaybedenler vardı. Bunlar sürerken birilerinin aklına orada “duyarlılık” ve destek adına imza günü tertiplemek geldi. Belki burada asıl eleştirilmesi gereken yazarın görevi konusundaki algımızdır. Haddimi aştım galiba. İki güzel kare. İlki; ağzınca beyaz bez maske, elinde bir parça limonla Gezi’de Leyla Erbil. İkincisi 90’lı yaşlarında Vedat Türkali tekerlekli sandalyede, üzerinde battaniye, elinde Hrant için bir döviz. Vicdanın yeri, tam da bu.

O Öyle Olmadı bayağı ağrısı, sancısı, sızısı olan bir metin. Kitap Kürt-Türk meseleleri, kır-kent sorunları, siyasi darbe, askeri şiddet, yok edilmiş ve unutulmuş köyler, göçler ve barış meselesini uzun uzun irdeliyor. Bu romanı yazarken nasıl bir araştırma süreci yaşadınız, bireysel ve kolektif hafızanın yardımı oldu mu? Bu romanı size yazdırtan tetikleyici unsurlar neler oldu?

O Öyle Olmadı romanının sahasını çalışırken gazete arşivlerinden çok faydalandım. Bu bazen kara ciltlerden oluşan devasa arşiv odaları bazen de gazetelerin internet arşivleri oldu. Özellikle romanda belirgin yeri olan Bünyamin’in doğduğu güne, Asaf’ın askere götürüldüğü güne, Sophia’nın ülkeye geldiği güne birçok kaynaktan baktım. Hem yerel hem de ulusal gazetelerden yaptığım araştırma bitince dönem tanıklıklarına da başvurdum. Tabii bu araştırmalar romanın altyapısı için gerekliydi. Ki not düşmekte fayda var, bu tarihî bir roman değildi, kurmacaydı. Ama keskin ve kısa gerçek bir tarafı da vardı. Bu yaşanmışlıkla incinen insanların kederine hürmetle “gerçeği” dikkatli çalışmak zorundaydım.

Romanı bana yazdıran unsurları roman ilerledikçe değişti. Ama başladığım günü hatırlıyorum. Üniversite öğrencisiyim, Kars’ta mezarlığın önünden hızla geçiyorum, bir mezar görüyorum. Üzerinde adım soyadım var. Okuyorum. Kilitleniyorum. Adım atamıyorum. Biri “pause” tuşuma basmış gibi. Kendime gelmem ne kadar sürüyor hatırlamıyorum. Eve varıyorum. Ve ilk cümleyi yazıyorum. “Şimdi tutup da mezarın anne karnına benzemediğini söylemeyin!” Hiç değişmedi. Belki de bunu bana yazdıran şey, ölümdür. Roman o mezardan doğdu.

Romanın bir diğer önemli meselesi de işini hakkıyla, onuruyla yapan gazetecilerin yargılanarak mahkûm edilmeleri. Bir de romanında katledilmiş gazetecileri selamlıyorsunuz. Bu konu hakkında da görüşlerinizi almak isteriz.

Yalnız bir selamlama değil bu, önlerinde saygıyla eğilmektir. Romanın gazeteciye dönüşecek kahramanı Asaf Duman’ı onların hamuruyla yoğurdum. Sadece sevgiliyi öpmek için boynunu büken gazeteciler. Sadece bir çocuğa sarılmak için eğilen gazeteciler. Boynunun hamuru betonla karılmış gazetecilerimiz olmasa şimdi karanlık tarafa tüm ülkeyi kaptırmıştık. Ülkede hâlâ nefes alınacak gökyüzü kalmışsa onların emeğindendir. Onun için iktidarın hedef tahtasında en çok gazeteci isimleri olur. İsmi sıklıkla “onur”la anılan bir meslekten söz ediyoruz. Başka söze hacet bırakmıyor.

Romanının giriş cümlesindeki mezar ve anne karnı imgelerinden yola çıkarak ve Asaf’ın annesizliğine de dem vurarak soruyorum. Ercan y Yılmaz Freudiyen görüşleri sever mi? Anne arayışı ve anne özlemi Asaf için ne anlam ifade eder? Anne karnı ve mezar hangi bağlamda birbirine benzer?

Anne arayışı Asaf’ın kendini bulma arayışıdır. Annesiz doğduğuna inandırılmış bir çocuk; kimliğinde, “Anne adı” hanesindeki eğri çizgiyi yetişkinliğine kadar taşıyan Asaf, bir rüyadan başlayarak annesini bulma arayışına başlar. “Annesizlik” durumu bir süre sonra onu kendi yaradılışını, kendi varlığını sorgulamaya götürür. Şüpheyle cebelleşir. Bir işaretle arayışa başlar. Olmadığına inandırıldığı bir şeyi arar. Bulsa varlığı tamamlanacak.

Romanın ilk cümlesinin geldiği yeri yukarıda anlattım. Mezar o günden beri bende anne (adayı) karnıdır. İçinde yaşadığımız kültürün mezar şekli, şişkincedir. Şeklen de bir benzerlik söz konusu. Rüya, anne, çocuk, gebe, mezar kavramları belki bizi Freud’a götürebilir. Benim pek hâkim olmadığım konular. Onun için Freudyen bakışı sevip sevmediğim konusunda da net bir şey söyleyemem.

“Hep diyorum, yineleyeyim; illa güneş doğacak”

“Bu dağlarda insan insanı vurdu. Bu dağlarda ot yeşermezse kandan yeşermez artık. Bu dağlarda kuş uçmazsa ihanetten uçmaz artık. Bu dağlarda ceylan sekmezse su bulandığından sekmez artık. Bu dağlarda kuzu melemezse memeyi kaybettiğinden melemez artık. Bu dağlar rahat görmedi. On yıldır görmedi. Yüz yıldır görmedi. Bin yıldır görmedi.” Meçhul Dayı bu topraklarda barış olmadığını göstermek için evini yıktı. Peki, bizler barışa nasıl katkıda bulunuyoruz? Bulunuyor muyuz yoksa tüm bu acılara alışıyor muyuz?

Artık sorulduğunda, “iyiyim” demeye utanır bir hâle geldik. Yıllarca bu ülkenin bir kısmı zaten böyleydi ama şimdi ne yazık ki tamamına yayıldı. “Daha yaşıyoruz”, “Nasıl olalım”, “Memleket hâlleri işte” gibi gibi geçiştirebiliyoruz sadece. Net bir şey var, artık hiç kimse iyi değil. Ülkenin bu hâllerinin müsebbibi olan iktidar da muhalefet de iyi değil. Gözlerden bunu anlayabiliyoruz. Korku ve tedirginlik. Barış için katkımızın yeterli olduğunu söyleyemem. Zaten yeterli olsa barış sağlanmış olurdu. Hep diyorum, yineleyeyim; illa güneş doğacak! Bizim görüp görmeyeceğimiz önemli değil ama çocuklar var, sırf onlar için tez doğmalı.

Romanınızda kavuşamamak, özlem ve aşk teması da hayli baskın. Özellikle Meçhul’ün Sophia’ya yazdığı mektuplar çok etkileyici. Böylece bence Ercan y Yılmaz bir aşk romanı da yazabileceğini bize misliyle kanıtladı. Bunca meselenin arasında bir de aşk hikâyesi düşürmek neden?

Ben doğal olanı, aşkı anlatmak istiyordum ama içine insanın icadı olan acı meseleler girdi. Bir de bunca meselenin içinde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyin aşk olduğu düşündüğüm için olabilir. Çok romantik bir söylem mi oldu. Ama nedeni bu! Mektuplara gelince… Bazı okurlardan ilk ikisini okuduktan sonra sabırsızlanıp sayfa aralarındaki mektupları art arda okuduklarının itirafı geldi.

Son olarak romanın anlatım tekniğine dönmek istiyorum. Meta-kurmaca yaparak romana kendinizi de yerleştirmeniz biraz Don Quixote hayranlığı mı yoksa? Anlatıcılarının değişmesi ve bizim bir kamerayla kısıtlı kalmamamızı çok başarılı buldum. Hangi yazarların tekniklerinden etkilendiğini de bizimle paylaşır mısın?

Don Quixote hayranlığı var tabii. Proust da. Bin bir Gece Masalları’na da bir hayranlık var. Tekniği bunlar etkilemiş olabilirler. Mesela asla akıcı bir metin için uğraşmadım. Bilakis akıcılığı yavaşlatmaya çalıştım. Bana göre okuru sayfada biraz uzun tutmalı. Sıkılabilir, oflayabilir, hatta kitabı bırakabilir de. Bu başarısızlık değil. Başarı akıp giden bir metinse bestseller’lar, polisiyeler edebiyatın zirvesi olurdu. Pavese’nin Senin Köylerin romanında birden çok zaman değişimi var mesela. Okumayı yavaşlatıyor mu? Tabii ki yavaşlatıyor, ama onun farkı ve üslubu bu. Hatta romanın çevirmeni Egemen Berköz “Çok düşündüm, Türkçede daha kolay okunması için bu üslup özelliğini yok etmeye hakkım olmadığına karar verdim,” diyor. İyi ki de öyle yapmış.

Ben de kitabı eline alan hikâyede biraz daha dursun istedim. Farkındayım, romanda tanrı anlatıcı, birinci tekil anlatıcının iç içe olması ve meta-kurmaca metni yavaşlatan bir unsur. Teşekkürler, bunu sizin gibi başarılı bulanlar çok oldu. Ben aksamayı konuşmak istedim.  Neticede üzerimdekilerle dereden geçmeye çalıştım. Yüzerek değil.

Bir de ödüllü film projeniz var. Sinema ve edebiyat ilişkisi hakkındaki görüşlerinizi de alabilir miyiz?

Vitrin: 2009’da Gila Kohen Öykü Ödülünden gelen parayla başladığım Kültür Bakanlığı’nın maddi desteğiyle tamamladığım bir kısa film. Oyuncular ise çalıştığım köy okulundan öğrencilerim. Güzel oynadılar. İstanbul Kısa Filmciler Derneği tarafından ödüllendirildi.

Tüm sanat disiplinleri birbirini etkiler. Kendi adıma sinemadan çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Yazarlığımı çok etkileyen filmler vardır. Rashomon, Rastgele Baltazar bunların başında yer alır. Günümüz yönetmenlerinden Jim Jarmusch da öyle. O Öyle Olmadı’da belirgin yeri olan İtalyan sineması, özellikle Vittorio De Sica, Sophia Loren, Marcello Mastroianni, Carlo Ponti dörtlüsü benim için önemli.

‘Hikâyesi uzun olan cümleleri kısa tutar’ diyorsunuz ama sorularımı da sabırla yanıtladınız. Hem kendi adıma hem de Mevzu Edebiyat ekibi adına size bir kez daha teşekkür eder ve yeni romanınızı dört gözle beklediğimizi de eklemek isterim.

Bana bu ismi ilk söylediğinde tepkim şu olmuştu. “Mevzu Edebiyat… Ne güzel isim.” Ben teşekkür ederim. Cümleleri bu kez biraz uzun tuttum. 

 

 

İrem Uzunhasanoğlu – Özyaşam Öyküsü
1983 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi okudu, Cambridge Universitesi’nde Uluslararası Öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra da New York Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’ını tamamladı. İlk romanı Gitme, Gül Yanakların Solar’da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı. Yaratıcı yazıyı ve eleştirel düşünceyi destekleyen 365, Her Güne Bir Yazı (2016) isimli bir kitap yazdı. Spencer Holst’un öykülerini Büyücünün Kızı isimli çeviri kitabıyla dilimize kazandırdı. İstanbul’da eşi ve oğluyla yaşayan yazar, halen roman yazmakta, çeşitli edebiyat dergilerinde düzenli yazılar kaleme almakta ve İstanbul Universitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktorasına devam etmektedir.