Öğretmen edebiyatçılarımız denildiğinde, kuşkusuz akla önce Rıfat Ilgaz gelir. Kendi deyimiyle sınıf’ın şairi. Rıfat Ilgaz, 1944 yılının Ocak ayında yayınladığı Sınıf kitabıyla adliyeler ve hapishaneyle tanışır. 6 aya hapis cezasına çarptırılan yazar, hapishaneden çıktığında hem öğrencilerini hem de çok sevdiği mesleğini kaybeder. Devlet memurluğundan kaynaklı pek çok baskı ve engellemeye rağmen, Rıfat Ilgaz gibi edebiyatçılar, meslekleri gereği bulundukları Anadolu’nun ücra köşelerinden zengin deneyimlerle edebiyatımızı beslemeye devam ederler. Tevfik Fikret, Ümit Kaftancıoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Refik Halit Karay, Nurullah Ataç, Sabahattin Ali, Gülten Akın, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Hasan Âli Yücel ve daha niceleri… Bu gelenek henüz devam ediyor. Günümüzde de hem ‘insan’ yetiştirmeyi, hem de edebiyat yolculuğunu sürdüren değerli arkadaşlarımızdan Gültekin Emre ve Seviye Merih’e konuyla ilgili sorularımızı sorduk.

 

Bir öğretmen olarak neden yazmaya ihtiyaç duydunuz? Yazmak doğal olarak mı öğretmenlik mesleğine eşlik ediyor?

Gültekin Emre: Öğretmen olmadan yazmaya başladım. Fakültede okurken Maksim Gorki’nin Kız ve Ölüm destanını çevirip yayımladım 1973’te. Edebiyata çeviri ile girdim. Sonra Mayakovski’nin 150 000 000 destanını çevirdim (1977). Bu arada ilk şiirim 1977’de Türkiye Yazıları dergisinde yayımlandı. 8 Şubat 1980’de Berlin’e uçmadan, ilk şiir kitabım Kurşunî Bir Siperde yayımlandı, önce Milli Kütüphane’de memurdum. Öğretmenlik aklımda yoktu. Berlin’e gitmek zorunda kalınca, hiç düşünmediğim meslekte iş bulup 30 yıl çalıştım. Yazarak gurbeti ve hayatı hem yaşama hem de anlama savaşıdır bu bendeki çatlamadan bana eşlik eden sabır taşı.

Seviye Merih: Yazmak ve öğretmenlik, çok severek yaptığım ve beni besleyen iki olgu… Ancak yazmaya ihtiyaç duyuşum öğretmenliğimden kaynaklanmadı aslında. Bu bir ihtiyaç mıydı, ona da net yanıtım yok! Kendiliğinden gelişti sanırım. Okumayı öğrendiğimden bu yana hep sevdim. Sayfaların arasında kaybolmadan geçirdiğim tek günüm yoktur hâlâ. Her işimi erteleyebilirim, okumayı asla. Okumak, vazgeçilmezim. Yazmaksa beslendiğim… İnsan beslendiği kaynaktan vazgeçmek ister mi? Ben istemem! Dolayısıyla yazma serüvenim de, mesleğimle birlikte gidebildiğince gitsin bakalım…

 

Öğretmenlerin, edebiyatımızdaki dinamizmin sürmesinde önemli bir rolü olduğu görülüyor. Diğer taraftan öğretmen edebiyatçılarımızın ezici çoğunluğunun büyük kentlerde, bilinen edebi çevrelerde değil de, taşrada yaşıyor olmaları, onları memleket meselelerine daha yakın kılıp, daha sahici ve toplumsal bir yazın çalışmasına yönelmelerine mi neden oluyor? Nedir öğretmen edebiyatçıların derdi?

Gültekin Emre: Türkiye’de, Cumhuriyet’in kurulmasıyla çağdaşlaşma hamlesine en başta öğretmenler omuz vermiş. “Ülkücü” yani “idealist” öğretmenler sayesinde Batı normları ülkemizde de yerleşmeye, yerleştirilmeye başlanmış. Hele Köy Enstitüleri’yle çağdaşlaşma, aydınlanma… oldukça hız kazanmış bir dönem. Köyü ve köylüyü her alanda kalkındırma hamlesi nasıl önemli bir projedir Türkiye tarihinde. Ama her güzel, aydınlık ve çağdaşlık hamlelerinde olduğu gibi gerici çevrelerin hışmına uğrayıp aydınlanmanın yolu kesilmiştir çok geçmeden.  Gericilerin bu gelişmeden rahatsız olması, ekmeklerinin ellerinden alınacağı düşüncesi yüzünden kopardıkları yaygara ve hükümete yaptıkları baskı sayesinde bu okullar kapatıldı. Sonrası bugünlere dek katlanarak gelişen gerici, dinci hareket. Ülke sorunlarını, halkın yaşamını, yoksulluğunu gören öğretmen ne yapar? Bulunduğu yeri aydınlatmaya, geliştirmeye, köylüye yol göstermeye çalışır. Pek çok adsız öğretmen de bunu yapmıştır işte.

Öğretmenler, elbette aydınlık, çağdaşlık yayıcısı, taşıyıcısı; bilgi dağıtıcı. Anadolu kentlerinde Çalıkuşu’nun idealist öğretmeni gibi nice öğretmen etraflarını, çevrelerini tüm engellere karşın aydınlatmaya çalıştılar. Fakir Baykurt’un, Talip Apaydın’ın, Başaran’ın yapıtları ortada. Behçet Necatigil, Sabahattin Ali… örneklerini de unutmamak gerekiyor. Hiç de kolay olmamıştır ilerici öğretmenlerin Anadolu’da çalışmaları, yaşamaları. Ne çok öğretmen katledilmiştir. Bunu düşününce hep yüreğim sızlıyor. Mahmut Makal, Bizim Köy’ü yazınca başına gelmedik kalmadı kutlanacağı yerde.

Seviye Merih: Meslekte farklı yaş gruplarından, farklı çevrelerden kişilerle her gün onlarca saat bir aradasınız. Empati duygunuz böylelikle güçleniyor. İçinde bulunduğunuz çevreyi daha net gözlemleyebiliyorsunuz. Toplumun çekirdeği ailelerin yaşantılarına bunca yakından tanıklık etmek, olan bitene kayıtsız kal(a)madan bir anlamda söz sahibi olmanız gerektiğini hissettiriyor. Bunları kâğıda dökerek memleket meselelerine dikkat çekmek, bir nebze de olsa farkındalık/duyarlılık yaratmak aslolan meseleniz haline geliveriyor. “Yazalım okunsun, yazalım bilinsin, yazalım birlikte çözümler üretilelim” hali bundan kaynaklı sürüyor belki de kim bilir…

 

Peki memurluk?

Gültekin Emre: Memurlar da Anadolu’da çalışan öğretmenler gibidir. Ceyhun Atuf Kansu’nun şiirlerine bakın, kırsal kesimde çalışan memurların yaşamını görün. Ülke sorunlarını yürekleri yana yana şiirlerinde, öykülerinde, romanlarında üstü kapalı işlemeye çalışmışlardır memur yazarlar. Geceler boyu uykusuz kalarak yazmaya, okumaya çalışan ne çok yazar var!

Seviye Merih: Memurluk, bir garip hal bende. Kimi noktalarda baskıcı ve kısıtlayıcı, kimi noktalarda dediğim gibi besleyici. Terazi kefesinin olumsuza ivmelenmemesi gerek sadece!

 

Edebiyat, öğretmenliğe ne katıyor? Çocuklarınızın (öğrencilerinizin) yaklaşımı? Gençlerle kurduğunuz ilişkilerde edebiyata yönlendirme, dolayısıyla bir usta çırak ilişkisi, ‘okul’da daha mı verimli toprak buluyor?

Gültekin Emre: Benim Berlin’de çalıştığım okul çok uluslu bir okuldu; 16-17 ülkeden gelen ailelerin çocuklarıydı. Onlarla Almanca ders yaptım. Onlar benden ne kadar yararlandılar bilmiyorum ama ben onlardan çok çok şey öğrendim. Şiirlerimde de bunları yer yer kullandım. En azından gurbette Türkçeme daha sıkı sarıldığımı düşünüyorum. Benim öğrencilerim arasında sinemaya ilgi duyan biri oldu. Kameramanlık yaptı bazı filmlerde, erken yaşta da kaybettik onu. Usta çırak ilişkisini Behçet Necatigil’in yaşadığını biliyorum bazı şair ve yazarlarla.

Seviye Merih: Edebiyat uçsuz bucaksız bir alan. Kişisel gelişimin bence olmazsa olmazı. Okumadan nasıl yaşanır, ben bilmiyorum örneğin… Öğretmenliğimde de sözcük dağarcığının zenginleşmesinden tutun da empati yeteneğinin gelişmesine değin güzel yansımaları olduğunu söyleyebilirim. Bu durum haliyle çocuklarımla kurduğum sağlam ilişkide de belirleyici. Onların ilgisini edebiyata yönlendirmek anlamında ise evet, oldukça etkili.

 

‘Öğreticilik’, meslek hastalığı olarak edebiyata sirayet ediyor mu? Öğretmen edebiyatçılar, öğreten olarak kalıyorlar mı, bu durumla nasıl başa çıkıyorlar? Yoksa bunun panzehiri mi edebiyat?

Gültekin Emre: Öğreticilik ve öğrencilik zaten hep var yazan için. Yazan kişi önce kendini besleyecek ki hem yazabilsin hem de başkalarına öğrendiklerini aktarabilsin, öğretebilsin. Günceli, sanatsal gelişmeleri… sıkı izlemek zorundadır yazan kişi. Okulda okuduğu bilgileri ısıtıp ısıtıp satanların vay haline! Böyleleri de var elbette ve onların geri kalmışlığı hemen belli olur zaten yazdıklarından (eğer yazıyorsa), konuşmalarından da. Sürekli etrafına bayat bilgi satmaya çalışan, öğüt veren  zırvalardan söz etmek istemiyorum, onlarla işimiz yok bizim. Yazdıkları bir şeye benzemeyen öğretmen-yazarlar türedi son zamanlarda. Onca yıl eğitimle uğraştıktan sonra deneyimlerini yazıya dökmeye çalışanların kitaplarını gördüm. İçlerinde dişe dokunuru çok azdı. Para kazanmak için çalakalem yazılan öğüt dolu, dili olmayan, edebi değeri sıfır pek çok kitap arkadaş, tanıdık çevre üzerinden çocuklara ulaştırılmaya çalışılıyor. Bu kitapları okuyarak büyüyecek çocukların vay haline!

Seviye Merih: Ben özellikle didaktik yazan biri olmadığımı söyleyebilirim. Öğreten olarak kalmamak gerek çünkü hayatta. Çocuklarıma hep şöyle derim: “En iyi öğretmen, çocuklarıyla birlikte öğrenendir.” Çağı yakalamak adına onlara kulak vermemiz gerekir düşüncesindeyim. İnsan her yaşta öğrenebilmeli; bu istekte olmalı. Bilginin sonu yok ki!

 

Öğretmen kimliğinizin, edebiyat kamusu içinde eserlerinize dair bir önkabul taşıdığını düşünüyor musunuz? Edebiyat mahfillerinde “öğretmen şair/yazar”lara dair nasıl bir tavır/tutum var sizce?

Gültekin Emre: Benim yazdıklarımda öğretmen kimliğime ilişkin pek bir şey bulunmaz. Çünkü öğretmenliğimi ve öğrencilerimi anlatmadım hiç. Ben, bu kimliğin dışında yazdıklarımla edebiyat dünyasına kabul edildiğimi düşünüyorum, kabul edildimse.  Öğretmen kimliği, Fakir Baykurt’ta, Talip Apaydın’da, Başaran’da, Rıfat Ilgaz’da, Mahmut Makal’da… hep öne çıkmıştır.  Edebiyat dünyasında öğretmen-yazarlara karşı bir önyargı hep olmuştur.

Seviye Merih: Bugüne dek öğretmen kimliğime dair bir eleştiri almadım edebiyat çevresince. Öğretmen kimliğinin bir engel taşıdığını da düşünmüyorum açıkçası… Kimse için de olmasın dilerim. Zira iç içe geçmiş ve birbirine destek olgular bunlar.

 

Mevzu Edebiyat ve okurlarımız adına teşekkür ederiz.