Schopenhauer, merak edip okuduğum metninde bizleri kahreden bir yargıda bulunmuş. Yetmemiş, bu yargısını fazlasıyla makul örneklerle kuvvetlendirip kahır katsayımızı arttırmış. Neymiş, her boş vakitte okumak zihni felç edermiş. Okumak, sıkça yapılacak bir eylem değilmiş. Yani diyor ki, sık okumak, sizin yerinize başkalarının düşünmesine olanak vermeniz, hatta onlar ne derse kabul edip sadece “okumak” vazifesini üstlendiğiniz anlamına gelir.

Bu hayretimucip yargısına “Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” kitabında rastlıyoruz. Rastlıyoruz da, rastlamak ile iyi mi ediyoruz kötü mü, anlamadık. Öyle hakkıyla okuyan tipler değiliz. Hatta bazı insanların okuma merakını gördükçe biz henüz “tip” bile değiliz. Yine de zorunluluktan, meraktan, istekten, dersten, ödevden, şundan bundan dolayı okumak “zorunda” kalıyoruz illa. Kaldı ki bu okuma durumu Schopenhauer’un dediği noktaya, sık okumak zorunda olmaya tekabül ediyor. İlginç olan bunlar değil, ilginç olan, bu metinde, okunulan metin üzerinde uzun süreli düşünme telkini olmamış olsaydı bu metne de herhangi bir Schopenhauer metni muamelesi yapıp anlamaya çalışacak, “İyi demiş, güzel buyurmuş, sağlam örneklendirmiş. Anladım!” deyip geçecektik. Fakat şimdi aldı başını bir muamma, “ya doğruysa söyledikleri?”

Doğru olmasının hoş olmayan tarafı, sırf anlamak, bilmek, mesele üzerinde kimler neler söylemiş diye merak etmek ve en azından konu üzerinde söylemeye yüzümüzün olacağı bir çift lafımız olsun diye giriştiğimiz okuma eyleminin bir işe yaramamış olması “ihtimali” oldu. Diğer yandan kendi aramızda bir şeyi, herhangi bir şeyi gayet seviyeli şekilde tartışırken sohbetin ilerleyen zamanlarında maksadın giderek “en çok ben biliyorum, sizden iyiyim!” gibi felaket bir noktaya döndüğü vakitlerde, şu cümleleri sıkça duyduğumu da anımsadım:

“Wallerstein’in şu cümlesi çok doğru!” (Sebep?.. Sebep ortada yok.)

“Harvey bu konuda şöyle böyle demiş. Of be!” (Yanılma payı?.. Hak getire!)

“Modern zamanla birlikte tam da Marks’ın şu şu dedikleri oldu.” (Niye ama?.. E “modernite” yahu!)

“Foucault bu konuda son noktadır. Ötesine gitmem!” (Aksi hiç mi mümkün değil? Peki peki…)

Daha neler neler…

Bir adım ötesine gitmekten korktuğumuz, şöyle bir kafa yorsaydık belki kendimize ait fikirlerimiz de oluşurdu diye çok beklediğimiz, fakat her fikir alışverişinin tartışmaya döndüğü türlü vakitlerden sonra şimdi de Schopenhauer’un  “Okurken bir başka kimse bizim için düşünür: Biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz” deyişine utana sıkıla hak veriyorum. Çünkü devamında ekliyor: “Başka bir kimsenin düşünceleri sürekli olarak üzerinde bir baskı yahut tazyik unsuru olarak varlığını koruyan bir zihin de körelir,  keskinliğini kaybeder.”

Hülasa, ya külliyen doğruyu söylüyor da içimizde hararetli bir muammaya zararsız tedirginlikler ekliyor Schopenhauer. Ya da bir kısmı doğru, diğer bir kısmı eksik yargılarda bulunup bize gerçeği görmek için müsaade tanıyor.

Üzerinde düşünmek gerek. Zira Bukowski der ki…

Paylaş
Önceki İçerikMagnesia: Ütopya ya da Distopya*
Sonraki İçerik“Biraz Tolstoy’u Görüyorum Kahramanımızda”
Avatar
1992 yılında Van’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Van’da tamamlayan Hakan, 2013 yılında Gaziantep Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğrenim görmeye başlayıp 2017 yılında buradan mezun oldu. Halen aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı’nda Yükseklisans eğitimi almaktadır. Bununla birlikte Kent Çalışmaları üzerinde de aktif olarak öğrenim gören Hakan’ın sosyal olgular üzerine birçoğu yayımlanmış olan akademik çalışmaları da mevcuttur.