“Yazmak su içer gibi içimden geliyor” demiş son röportajında Adalet Ağaoğlu.

 

Yazmanın anlamı herkes için farklı. Kendisi için yazanlar, okunsun diye yazanlar, bilginin paylaşılması için, empatinin yayılması için yazanlar, sözlüde takılıp yazarken açılanlar, yazarken kendini bulanlar ve para etsin diye yazanlar.

Kanaatimce, okuyan her insan için insani bir ihtiyaç yazmak. Bir hastaya geçmiş olsun çiçeği gönderirken de, bir eski dosta özlem iletirken de, bir düğün defterine iyi dilek yazarken de okuyan insanın kaleminden çıkan satırlar fark ettirir kendini. Söylemekten çoğu zaman daha etkili.

Cahil için değil; çünkü ne okumanın kadrini bilir ne paylaşacak bir bilgisi vardır ne de hayata dair kafa yormaktadır.

Kimisi çalışarak yazar, günü gününe mesai harcar üzerine. Her bir satıra uzaktan yakından defalarca bakar, matematiğine çalışıp yazar. Kimisi için işte su içer gibi ihtiyaçtır, kalem kâğıtta, parmaklar klavyede akar.

“Kimsenin usta olamadığı bu zanaatte hepimiz birer çırağız” diyor Ernest Hemingway.

Herkesin kalemi ayrı, her okurun beklentisi farklı.

En doğrusu, en güzeli yok. En ustası belli değil. Okundukça değerleniyor yazılanlar. Peki en güzel cümle, en iyi edebiyat en çok okunanlarda mı?

Öyleyse 3 kutsal kitap mı en iyi edebiyat?

O yüzden çekinirim hamasi cümleler kurmaya. Hemingway’in kendine çırak dediği dünyada, haddimi bilirim bir okur olarak da.

Ancak kendi okurluğumu, yazar mahlasına dair hayallerimi anlatabilirim.

 

Ben okurken, dilerim ki bazı cümleler damakta yavaş eriyen bitter çikolata gibi bir tat bıraksın.

Anlaşılması zor olmasın, virgülü, iki noktası yerinde olsun ama öyle güzel aksın ki, geri dönüp bir kere daha okuma isteği uyandırsın.

Ama bütün kitap öyle cümlelerden mürekkep olmasın. O zaman nasıl ki çok fazla çikolata insanın içini bayarsa, kitap da öyle dokunur bana.

Çok yavaş ve tane tane anlatan insanlar vardır. Sanki her bir olayı 5 yaşımıza anlatmaktadır.

İnsan dinlerken ister istemez eliyle, gözleriyle “tamam anladım, geçiniz” der. Öyle yapmasın. Okurum ben, aptal yerine koymasın.

 

Üç noktanın cümle sonunda kullanım şekillerinden biri de devamını okurun getirmesi beklenen, tamamlanmamış cümlelerin sonudur.

Ne güzel yazarın bize güvenmesi. Ama bazı bazı. Arka arkaya sürekli üç nokta görünce, sanki yazar topu hep bana atmış gibi, işin kolayına kaçmış gibi geliyor. Her satırı hayalimde ben tamamlayacaksam keşke başlığı verse ben yazsaydım derim içimden.

Yorma bizi ey sevgili yazar.

 

Ve silmek. Bence en ustalık isteyen iştir silmek. Yazdığını yayınlanmadan önce en az 3 kere okumalı yazar. Boşlukta süzülen kelimelerin okura yorgunluk vermekten başka bir katkısı yok. Acımadan silmeli.

Tekrarlanan kelimeler anlamını yitiriyor zaten, her biri özenle yerini bulmuyorsa, hiç olmasın daha iyi.

 

İşte böyle bir eser bulunca ben, yazar sanki karşımda oturup, elleri kollarıyla olayı anlatıyor, arkasındaki dev ekranda ben tasvirlerini canlı yayında izliyor gibi hissediyorum.

Yerimden kalkamıyorum, elimden bırakamıyorum. Arada ufak molalar verdiğimde, biraz boşluğa bakıp duyduklarımı sindirmeye çalışırken, yazarın çayını tazeliyorum adeta.

 

Okumanın en sevdiğim hallerinden biri, deniz kıyısında bir yaz akşamı rahat bir şezlongta uzanarak, kitabın son sayfasını, güneşin son damlasına denk getirmeye çalışmak.

Güneş etkisini yitirmiş, ılık bir rüzgâr saçları ve yüzü okşuyor, kalabalık dağılmış, denizin sesi ve kokusu daha rahat duyulur olmuş.

Hava loşlaştıkça sayfalardaki heyecan da artacak. Göz, usulca kararan havaya dakika dakika uyum sağlayacak. Artık kelimeler hiç görünmez olduğunda kitap da bitmiş olacak. Kapatıp etrafa bakarak dinlendireceğim gözlerimi. Soğuk bir bardaktan koca bir yudum bira çeker gibi okuduğum bütün sayfaları içime çekeceğim. O huzurla, şezlongu çekip yerine masa atmak için sabırsızlanan garsona kocaman gülümseyip “mutlu sonla bitti, sağol beklediğin için” diyeceğim.

 

Ya da bir kış günü, cama yağmur vururken, ertesi güne kurulacak hiçbir alarm, hiçbir zaman mevhumu olmadan, yumuşak bir battaniye altında, yanımda kuru üzüm-leblebi kasesi, aralarda gözüm kapanıp kitabın elimden düşmesi ile uyanıp yeniden okuyarak, geceyi gündüze bağlayıp, kuşluk vaktini yakalamak. Tam doğanın uyanma sesleri başladığında, ayaza rağmen camı açıp derin bir nefesle ayılmak, romanın karakteri gibi atarak adımları, en yakın fırından sıcak simit  alıp, taze çaya katık ederken, masada diğer karakterlerin oturduğunu farz edip, akıldan yeni bir bölüm hatta yeni bir son daha yazmak.

Sonra da karın ve fikir tokluğu ile bir kitabı soluksuz bitirme zaferine sarılıp, tüm dünya bir tatil sabahına uyanırken, aykırı ama haklı uykulara yatmak.

İşte o zaman, yaşadım ben bu kitabı diyebiliyorum.

 

Her yaşadım dediğim kitapta yazarına saygım artıyor. O yüce insan için Boğaz manzaralı bir yalı hayal ediyorum, dağ içinde bir orman evi, Londra’da girişinde şapkalı, üniformalı güvenliklerin kapıyı açtığı apartmanlarda bir daire, Manhattan’da bir çatı, Berlin’de bir bahçe katı. Uzun gemi seyahatleri diliyorum yazar için, karanlık köprü altlarından sağ çıkacağı yürüyüşler diliyorum. Kamboçya’da bir salda kürek çeksin ama kolları ağrımasın diyorum. Çok yaşasın, çok görsün ve yazıp beni tam da şu anki gibi doyursun.

 

Öyle olmuyor gerçek hayat. Çok az yazar sadece yazarak yaşayabiliyor. Arzın da talebin de tüketimin de alıp başını gittiği bu dönemde o anlamlı mahlas, ağırlığınca bir hayat vaad edemiyor.

 

Bir film izledim: 1982 yapımı. Michael Caine ve Christopher Reeve oynuyor. Broadway’in en çok izlenen polisiye oyunlarının yazarı, mesleki kariyerinde zor zamanlar geçiriyor. Tıkanmış ve üretemiyor. Oysa iyi bir semtte, şömineli ve mahzenli malikanesinde robdöşambrı ile oturup buna kafa yorarken, sonsuza kadar yetecek parası var gibi. Ama çok iyi bir oyun yazmak inadı peş peşe cinayetlere sebep oluyor.

Film bir tek mekân filmi. Olaylar tek bir evde geçiyor. 6 karakter görüyoruz toplamda. Altısı için de dünyadaki en önemli şey iyi bir tiyatro oyunu kaleme alınması. Kurgunun güzelliği, sinema perdesinde tiyatro içinde tiyatro izlendiği hissi veren harika oyunculuğu ayrı. Ben filmde en çok, bir oyun yazmanın bu kadar önemli olabilme ihtimalini sevdim.

 

Bunca satırı okumaya ve yazmaya biraz olsun iştah uyandırabilmek dileğiyle kaleme aldım.

Dilerim eliniz kitaplığa gider ya da temiz bir sayfada kelimeleriniz akar.

Bu hayal de bana yeter.