8 Nisan 2018

1- Okur Soruşturması

2- Yazar Soruşturması

Yazar, kitabı inşa eder; yaratır. Okursa kitabın gerçek sahibidir. Okur ve yazar, kitabın anlam dünyasını yeniden ve yeniden yaratır. Bir kitapla ilgili her şeyi, hem okurlara, hem yazarlara sorduk. Kitabı nereden aldıklarından tutalım da, kapağına, arka kapak yazısına, yazarına, reklamına kadar, -yani okura ulaşıncaya kadar bir kitabın başına gelen- her şeyi hem okurlara hem yazarlara sorduk.

Okur-yazar soruşturması, okurun ve yazarın durduğu yer ve aralarındaki mesafe ve kesişme alanlarını saptamak açısından ilginç ipuçları sunuyor. Yazarın dikkatini okura, okurun dikkatini kitabın inşa sürecine çekmeyi hedeflediğimiz bu soruşturma, umut ederiz ki okur-yazar evrenine ilişkin yeni soruları da gündeme getirecektir.

 

Yazarlara sorduk;  

 

Bir kitabı alırken nelere dikkat edersiniz? Tercihlerinizi neler etkiler?

Eyüp Tosun: Yazar, yayınevi, çevirmen, fiyat, mekân ve kapak. İlk aklıma gelen bunlar. Tür de etkili oluyor bazen, direkt aradığım türde kitapların olduğu rafa gidip hesapta olmayan bir kitabı alabiliyorum. Sevdiğim yazarları gözüm kapalı çıkar çıkmaz alırım. İlk defa tanışacağım bir yazar için arka kapağa, yazarın biyografisine veya tavsiyelere bakarım. Daha önceden dergilerden herhangi bir şeyini okuyup beğendiğim bir yazarın ilk kitabını kaçırmam, ama tam tersi bir şeyini çok beğenmemişsem kitabına da şans vermem, çünkü bu kadar vakit yok! Yayınevi meselesinde, kendi yağında kavrulan enfes işler çıkaran yayınevlerimiz var. Onların çıkardığı çoğu kitabı, ilgimi çekenler, alınacaklar listeme girer. Büyük yayınevlerinde zaten durum çok değişmez, devam eden seriler, beklenen kitaplar vs. Çeviri kitaplarda çevirmen kadar editör de önemli. Bazı editörlere çevirmenlerden daha fazla güvenmek gerekiyor çünkü kitabı onlar kotarıyorlar. Özgün dilinden çevrilen kitaplara öncelik veririm. Çevirmen biyografisi de önemli; kitabın yazarından uzunsa o çevirmenden uzak durmak gerek! Fiyat da haliyle etkiliyor. Bütçeye göre hareket ediyorum, hayatımın hiçbir döneminde özgürce kitap alamadım. Belki de öyküye yönelmemin sebepleri arasında bu da vardır, çoğu öykü kitabını bozuk paralarla bile alabiliyoruz bazen… Mekân da etkili. Girdiğiniz kitabevi&sahaf çalışanı, size çay ikram edilmesi ve içeride çalan müzik; bunlar hiç hesapta olmayan kitapları almamı sağlayabiliyor. Kapak çok fazla değil belki ama kitap alırken beni etkileyen dinamiklerden biri. Tasarıma ayrıca kıymet verdiğimden olsa gerek kapağı güzelmiş diye kitap almışlığım çoktur. Arka kapak yazıları, ezbere, şaşaalı ve kitabın tüm ipuçlarını vererek yazılanlar hariç, okuru yakalamak için önemli bir alan.

 

Kitaplarınızı genellikle nerelerden alırsınız? Neden?

Yasemin Yazıcı: Eskiden kitaplara dokunup, sayfalarını karıştırarak edinirdim kitaplarımı… Hatta kitabın arkasında yazarın fotoğrafı varsa, arkasını çevirip bir fotoğraf çerçevesi gibi yerleştirirdim kitaplığıma. İzmir’de Aydın Kitapevi, İleri kitapevine uğrardım sık sık. İstanbul’da ise çoğunlukla Babıali yokuşundan, ya da Beyazıt sahaflar çarşısından alırdım.1982 yılında Marmara Otelindeki ilk kitap fuarı, engin bir kitap deniziyle buluşturdu bizim kuşağı. İyi ki hayatımıza girdi. Çok değerli yazarları tanıdık; orada çok sahici bir okur/yazar ilişkisi vardı. Ancak seksenlerin ortalarında, doksanlarda kemikleşerek çoksatar listeleriyle büyük bir kırılma yaşandı edebiyat dünyasında. Edebiyatçılar, daha popüler dergilerde görülmeye başladı. Şimdi sözünü etmek istemediğim bence edebi olmayan şeyler olağanlaştırıldı. Git gide ticari bir kitap pazarı oluştu. Kitap marketlerde satıldı, billboardlarda yazar pazarlandı, kitap yazarın eki gibiydi. Yazmak medyatik güç kazanmakla başa baş gitmeye başladı. Sonuçta neredeyse küfeyle çok satan kitaplar yığıldı kitap marketlerine, öte yandan kimi yazarların kitapları az sayıda talep olduğu için getirilmez oldu. Görünmekle edebi kariyer bağıntısı olmazsa olmazlaştı. Az yazarla çok satmak gibi bir ticari yaptırım ortaya çıktı. Sonunda şöyle cümleler kurulmaya başladı. Kitabınızı çok okumak istiyorum ama hiç bir yerde bulamadım. Tuhaf bir asimetrik bir dengesizlik oluştu. Bugün yeni yazarın önünde iki şık var, ya kendiniz edebi direnmenizi sürdüreceksiniz ya da yayınevi size yatırıp yapacak… Edebiyat eskiden ayrımcı eleştirmen tutumlarından nasıl zarar gördüyse, bu ticari tutumdan da darbe almakta… Bunlar bir yakınmadan öte düşünülmesi gereken olgulardır benim için. Çünkü tüm Dünya Neo- kapitalist istemin etkisinde. Bu başkalaşım yalnızca bizde olmadı. Son yıllarda, kitap kokusunu hâlâ duyabildiğim butik kitapçılardan okumak isteğim bir kitaba rastlarsam alıyorum. Genel alışverişimi internetten yapıyorum. Okuma listemi hazırlıyorum, çoğunu buluyorum. Orada da büyük yayınevlerinin reklamı baskın ama kendi listenizle bağımsız seçimler yapabiliyorsunuz. Evinize dek geliyor. Bir de şu “Aradım, kitabınızı bulamadım gibi” zorluklar ortadan kalmış durumda. Bu da yazar için iyi bir şey. Ama ne yazık ki çoğu okur, yönlendirilen, edilgen bir okur artık!?

 

Kitabın kapağı sizin için neyi ifade eder?

Feridun Andaç: Bir kitabın kapağına bakışım üç farklı penceredendir. İlki okur olarak, ikincisi yayıncı, diğeri de yazar olarak.

Okur olarak beni kitaba çeken yazar/kitabın adı olsa da, gene de bunu taşıyan kapağın albenisini öne alırım. Yani iki ada ne kadar uymuş/yakışmış diye düşünürüm. Bazen “kötü” kapak nedeniyle kitaptan uzak durduğum da olur, zorunlu olarak almam gerekirse, onu başka bir kâğıtla kaplar, bu kez kitabı benleştiririm. Yani kitap kapağı öyle olmalı ki, okurunu benleştirmeli. Bir çağrısı ve uyumu da olmalı üstelik.

Yayıncı olarak kapağı bütün olarak düşünürüm. Yayınevinin kurumsal kimliğini yansıtma aracı olmasından, bunu içeren bütün özelliklerin özenle yansımasından ön ve arka kapak tasarımlarına kadar her şey; yazılan arka ön kapak yazılarına kadar her şey milimetrik olarak bakışıma siner. Yani bir bütünlük ve anlam ararım. Bunu da yayınevinin dizileri ve kitap yapım seyrine uyumunu da düşünerek yaparım. Kendi “özel” beğenimi buna birinci derecede yansıtmasam da, estetik anlayışım yansır. Eğer orada “tek” belirleyici de olsam, mutlaka tasarımcının ne dediğine ve editörün bakışına, yazarın görüşüne de özen gösteririm, itirazlarımı da ifade ederek.

Yazar olarak ne yazık ki bu konuda çok “mutsuz” biriyimdir. Bugüne kadar onca kitabım olmuştur, beğendiğim kitap kapağım bir elin parmak sayısı kadar bile değil. Bu konuda yayınevine ve tasarımcıya fazla söz etmem. Masanın iki yanında olmam bile bana bu “hakkı” vermez diye düşünürüm. Oğlum da, kardeşim de iyi tasarımcı olmalarına karşın; onlara da “hadi siz yapın” demem. Elimden gelse de, kendim yapmaya soyunmam; herkesin bir işi vardır derim. En fazla arka kapak yazılarına “müdahale” (o da çok az) etmişliğim vardır. Yani bu konuda bir “kapakzede” olduğumu söyleyebilirim!

 

Arka kapak yazılarını okur musunuz? Neden?

Ezgi Polat: Okurum ama elbette bu, bir kitabı almam için öncelikli kıstas değil. Kendi bildiklerimden, çevremden duyduklarımdan, bloglardan, yayınevinden ve eserin yazarından az çok neyle karşılaşacağımı tahmin ederim. Daha önce hiç duymadığım, bilmediğim bir kitapsa, arka kapak yazısının etkisi o zaman devreye girer. Eserin içeriğine, türüne hatta diline dair bir ön bilgi edinmiş olurum. Kanımca iyi bir arka kapak yazısı okuyana bunları kavratır.  Kitabın beni çekip çekmeyeceğini de bu noktada az çok hissederim. Hele bir de sözünü önemsediğim kimseler elimde tuttuğum kitabı methetmişse merakım artar. Her zaman değil. Bazen nitelik olarak iyi bir kitabın arka kapak yazısının niteliksiz olması, içeriğinin düzgün ifade edilmemesi, çalakalem yazılması ya da bunun tersi berbat bir kitap için sıralanmış övgüler okur için yanıltıcı olabilir. Nihayetinde iyi edebiyat iyi edebiyattır, bir arka kapak yazısı da eserin edebiyat tarihindeki yerini belirlemez.

 

Kitaplar için reklam gerekli midir? Kitap reklamlarıyla duygusal bağınız?

Figen Şakacı: Adı reklam olan herhangi bir şeyle duygusal bir bağ kurmuşluğum çok şükür olmadı. Ama hani o bir zamanların reklamındaki gibi “tamamen duygusal” sebeplerle soruyorsanız söyleyeyim. Bir kitabın tanıtımı için eskisi gibi bol keseden ilanlar verilmiyor, şimdilerde malum sosyal medya hesapları, takipçisi en bol olan “ünlü” ve yakın- uzak tanıdıklar, onların rica üzerine yaptığı kıyaklar revaçta… Bir de kitapçılarda giriş kapısının yanında mı duracak kitaplarınız, masa üstünde mi gibi tercihlere göre belirlenen maliyetler varmış. Yayınevinin gözde ve çok satan yazarıysanız sizin için masrafa değer demekmiş. Bunları yeni öğrendim de biraz içim burkuldu doğrusu. Çünkü yazarken bir “ürün”le baş başa değildir bence yazar. Elinden çıkınca oluyor ne oluyorsa ve okura ulaşana kadar türlü çeşit  görünürlük hamlelerinde bulunuluyor. Gazeteciler, yayıncılar, menajerlik ve piar ajansları arasındaki işbirlikleri,  hatta artık kitaplara yapılan video klipler gibi bir sürü reklam faaliyetleri yürütülüyor. Elbette kitabını yayımlatan her yazar okunmak ister ama sirkülasyonun ve değişkenlerin bu kadar fazla olduğu bir “piyasada” bence has okur da şu dalga bir durulsun da ondan sonra bakayım diyor. En azından bir okur olarak ben öyle yapıyorum.

 

Bilboardlarda kitabın ve yazarın fotoğrafını gördünüz? Ne hissedersiniz?

Sezer Ateş Ayvaz: İdealizmin çelişkileri, modernitenin popüler bir motifidir, der Terry Eagleton, Tatlı Şiddet’te. Burjuva toplumu, saygın ideallerle doludur ama yapısal olarak onları gerçekleştirme yeteneğinden yoksundur… Kudretsiz idealizmle alçaltıcı gerçeklik arasında hız kesen bu diyalektik, burjuva toplumsal düzene özgü olması nedeniyle, onun aracılığıyla çözüme kavuşturulabilemez, dolayısıyla trajik olduğu söylenebilir, (s-275) diye düşünüyorum.

 

Okurlarınız karşısında ne hissedersiniz? Gelip sizi bir çay bahçesinde buldular diyelim; sevinç, utanma, korku, heyecan…

Behçet Çelik: Sanırım saydıklarınızın hepsinden biraz hissederim. Nadiren başıma geldi bu, daha çok yolda yürürken ya da bir kitapçıda. Uzun boylu konuşma imkânı olmadığı için gösterdikleri ilgiye teşekkür etmekle yetinmek durumunda kaldım. Doğrusu, kim olduklarını, ne yaptıklarını merak ederim en çok, fırsat olsa yazdıklarımla yollarının nasıl kesiştiğini sormak isterim. Beğenmişlerse ya da eleştiriyorlarsa nedenlerini, yazdıklarımda ilgilerini neyin çektiğini. Özellikle gençlerle ilgili olarak böyle şeyleri merak ediyorum. Farklı kuşaklardan, diyelim benden yirmi-otuz yaş genç okurların dünyasında yazdıklarımın bir karşılığı var mı, yok mu, varsa nedir? Şunu da itiraf etmeliyim; sanırım daha çok okurun yazar karşısında ne söyleyeceğini bilememesi beklenir, ama ben daha tutuk oluyorum sanki. Bunun isteksizlik, karşısındaki önemsememe sanılmasından çekindiğim halde, nedendir, tam bilemiyorum, herhalde sorunuzda saydıklarınızın bileşimi böyle bir sonuç doğuruyor, pek bir şeyler söyleyemiyorum. Şaşkınlığı da eklemeliyim saydıklarınıza. Yazdığım cümlelerin, bir araya getirdiğim kelimelerin bir başkasında hiç değilse beni gördüğünde yanıma gelip bir şeyler söyleyecek kadar bir karşılık bulmuş olması sevindirici olduğu kadar şaşırtıcı da bir şey.

 

Okurlarınız sizi gerçek hayatta tanısa, hayal kırıklığına uğrarlar mı?

Betül Tarıman: Şiir, duygu, çağrışım ve izlenimlerin dizeler halinde dile getirildiği söz sanatı. Ahmet Haşim, bir keresinde “Şiir, bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır,” diye şiiri tanımlamıştı. Sanırım ben kalabalıklar içinde sessizce şarkımı söylemeyi seviyorum. Şarkımı söylerken de, kendimi gizleyemiyorum. Bazen yazdıklarıma baktığımda keşke yazmasaydım dediğim oluyor ama yazmışım bir kere. Sonra da bunun böyle olduğunu bir tek ben biliyorum deyip geçip gidiyorum. Bu, öyküde çocuk edebiyatına dair verdiğim ürünlerde de böyle oluyor. Nasıl olmasın ki? Konu çocuk edebiyatıysa eğer zaten anneyim neredeyse kızımla birlikte büyüdük. Onun gelişimine, sevinçlerine, hüzünlerine tanık oldum. Ayrıca uzun zamandan beri öğretmenlik yapıyorum. Okul, okulun koridorları, öğretmenler odası, bahçe, çalan ziller, idare odası ve aklınıza gelebilecek her şey çevremde fazlası ile var ve tüm bunlar istesem de istemesem de beni etkiliyor. Şiirde de durum farklı değil. Çevremde olup bitenler, kederlerim, sevinçlerim, korkularım bir de bakmışım şiir olup çıkmış. Bazen şu şiiri şu sebeple bu şiiri bu sebeple yazmıştım diyorum. Bir keresinde Çiğdem Sezer’le Ankara’da buluşmuş, bir geceliğine ona konuk olmuştum. Antalya’ya döndüğümde de Karşı Yaka adlı şiiri yazmıştım. Şiirin bazı dizeleri şöyle:

“çaylar bitti sigaralar

biz bir odadan ötekine

ötekine ötekine ötekine

sonra kadın gitti

gitti geldi gitti gitti geldi

iklim değiştirmiş

kendine bir şehir uydurmuş

bir şarkı dinledik bir bir şarkı daha

şunun sesi iyi çıkmıyor şunun şeysi açık

küfrettik bir güzel şeylere dair

rahatlamışız ahlâkımızdan bir şey eksilmedi

aman eksilmesin kimse bir cümleden olma değil”

Bir de kadın olmak var tabii işin içinde. Kadınlığımı, kadının binlerce yıldan bu yana çektiği acıyı, evlilik kurumunu sorguladığım şiirler de yazıyorum kimi zaman.

“Şaşırt korkunç sularımı

Taylar içimi deli koşuyor

Aşka karşı duruyor

Evlilik resmi duvarda

Gerginlik hissi ya da

Gitme hakkımı kullanıyorum

İtiraz çocukluğumdur

Varlığını çelişkime sunan adam”

Baştan beri söylediğim gibi okurlarım beni gerçek hayatta tanısalar, kesinlikle hayal kırıklığına uğramazlar. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

 

İmza günleri mi söyleşiler mi?

Jale Sancak: Ben, imza günlerinden zerrece hoşlanmıyorum, orada oturup malını satmaya uğraşan satıcılara benzetiyorum durumu. Söyleşileri tercih ederim. Çünkü gelen okurla tanışmak, iletişim kurmak, paylaşmak çok daha anlamlı ve doğru geliyor bana. O zaman elbette kitap da imzalanıyor, bu da keyifli oluyor.