Sahi ne olurdu Emma Bovary arsenik içmeseydi? Anna bedenini soğuk demir yolunun üzerine sermeseydi? Ophelia delirerek ölmeseydi?

Tarık Tufan’ın Profil Kitap’tan çıkan son romanı Düşerken’i okumaya başladığım anda ilk aklıma gelen sorular bunlardı zira kitap, evli ve iki çocuklu İshak’la kaçan Jülide’nin hikâyesiyle açılıyordu. Bu kaçış başlarda bir sevda masalı gibi dursa da okur için çokça soru işareti ve gizem de barındırıyordu. Olay örgüsü gizemli bir şekilde ilerleyip, anlatıcılar değiştikçe benim de sorularımın yönü değişmiş, derinliği artmıştı. Toplumun üzerimize yığdığı tüm o ısrarcı, kötücül düşüncelerden kurtulup, zincirlerini kırarak yola çıkıp yeni bir son yaratılabilir miydi? Yoksa yola çıksak da kırılamayan bir döngüye mi giriyordu hikâyelerimiz? Roman kendini bize açtıkça işin ehemmiyetinin farkına varan bir okur olarak kendi kendime bir ikazda bulundum, bu bir sevda meseli değil, bir kaçış değil; tam tersine olduğu yerde kalarak yapılan bir iç yolculuk, bir arkeolojik kazıydı. Okudukça ben de kendimi tesisatçı İshak ve ressam Jülide gibi bir uçurumdan düşerken buldum. Romanın henüz başlarında kadın karakterimiz şöyle diyordu:

“Yalnızlık denen uçurumun kıyısında yuvarlanırken, can havliyle bir yerlere tutunsam belki düşmeyecektim, emin değilim, belki buna rağmen düşecektim ama gururum elvermediğinden hiçbir yere tutunmadım ve bunu bile isteye seçmiş gibi yuvarlandım aşağıya.” (sf:37) Hiçbir yere tutunmadan düşüşünü özgürleştiren ve dibin ne olduğunu arayan Jülide’nin bu sözlerini okuyunca aklıma ilk gelen Alice Harikalar Diyarında’da kendini bir tavşan deliğinden aşağı bırakan o meraklı kız çocuğu olmuştu. Alice tutunsaydı veya korksaydı ne o ışıltılı dünyayı ne de kendi ruhunu keşfedebilecekti. O yüzden bazen serbest düşüş iyidir. Çakılacağını bile bile düşmek daha da iyidir.

Karakterler kendilerini bir uçurumdan aşağı yuvarlarken hem sohbet ediyor hem birbirlerinin yaralarına dokunuyor hem de merhem olmaya çalışıyorlardı. Ara sıra verilen diyaloglarla birbirilerine “iyi” geldiklerini, “şifa” olduklarını söyleseler de kimsenin kimseye derman olduğu yoktu. Sanki acılarını yarıştırmaya başlamışlardı, yazar da bu noktada şu soruyu soruyordu “yazgı en çok hasarı kime vermiş?”. Vebadan ölmemek için bir ateşin etrafına toplanıp birbirlerine hikâyeler anlatan o karakterler gibi İshak ve Jülide de ölmemek için can havliyle anlatma aşkına tutunmuşlardı. “Çok kırılmış bir kadını anlatmaya nereden başlanır, bilmiyorum,” (sf34) diyen Jülide romanın sonuna kadar bizi hayretler içerisinde bırakacak hayat hikâyesini yavaş yavaş ellerimize bırakırken kendi öz eleştirisini yapmayı da ihmal etmiyordu. “Biri beni anlayarak özgürleştirsin” (sf:58) derken onun da herkes gibi yalnız olduğu kanısına varmak pek güç değil. İshak’ın benzer durumunu ise şu diyalogdan anlamak mümkün:

“Jülide biliyor musun, tam düşerken karşıma sen çıktın”

“Düşerken mi?”

“Evet.”

“Karşına çıkınca ne oldu peki?”

“Bir sürü şey oldu işte. Benim için büyük şans.”

…..

“Belki de benimle karşılaşman bir şans değil, tam tersine düşüşünü 

hızlandıracak bir şeydir. Acı bir tesadüf belki.” (sayfa 154)

Burada Sigmund Freud’un “Haz Prensibinin Ötesinde” makalesine değinmek isterim. İshak’ın annesizliği/ anne arayışı, psikanalitik saptamada onu sakat bırakan bir olgu olduğundan, ileri dönem travmaları onun ilk travmasını tekrar yaşamasına ve hatta bu travmaya saplanıp kalmasına sebep olmuştur. Psikanalitik tedavi süresinde doktor hastasının unutulmuş yaşantısının bir bölümünü yeniden yaşatmalı fakat ona gerçek görünenin aslında unutulmuş geçmişin bir yansıması olduğunun da farkına vardırmalıdır. Hastanın bilinçaltı direnç gösterdikçe bu bastırılmış yük doktor tarafından boşaltılmalıdır. Burada önemli olan hastanın istenmeyen duyguları tekrar yaşayarak onları canlandırmasıdır. Bu bağlamda karakterlere tekrar baktığımızda İshak’ın mı doktor Jülide’nin mi obsesif hasta olduğuna karar vermek zor gibi görünse de, sonunda galip çıkan ailesiyle ve hikâyesiyle yüzleştirilen İshak oluyor. Jülide’nin anlatısından ise şunu anlıyoruz, kendine hep acılı adamları seçen ve onları iyileştirmeyi misyon edinen bir ateş topu.

Romanın tam orta yerinde (hatta yüz otuzuncu sayfasında) bir ok çıkarıp kendi kendime bir not düşmüşüm. “Jülide aslında yok mu?”. Bana Jülide’nin bir iç ses/ bir sağ duyu/ bir öteki ben olduğunu hissettiren satırlar çoğunlukta olsa da, tezimi çürüten cümleler de bir o kadar çoktu. Onu görenler, şahit olanlar vardı ama nedense hayali bir iyilik meleği, bir koruyucu peri gibi İshak’ın hep yanı başındaydı. Romanın sonunda İshak’ın annesinin Jülide’ye, Jülide’nin de İshak’ın annesine dönüştüğü hoş bir sahne yerleştirilmişti, hemen akabinde İshak kendine hayali arkadaşlar edindiğini anlatıyordu ama akıl hastanesine yatmış olanlar hayatına değen iki önemli kadın karakterdi -İshak değil.

Romanda yer alan bir diğer önemli tema da “evsizlik”. Yazar, “ev nedir?” üzerine hararetli bir tartışmaya davet ediyor okurunu. Ulysees’in başında arkadaşları tarafından anahtarsız bırakılan Stephen Dedalus gibi; karısını rahatsız etmesin diye bir türlü eve dönemeyen Leopold Bloom gibi kendini bir türlü hiçbir eve ait hissetmeyen bir adamdır İshak. Bunu kabullenmiş ve acısını çeken bir İshak var karşımızda ama ya romanın en sonunda çıkan, köklerine dair “kabullenemeyeceği” gerçekler? Ya Jülide’nin renklerini kaybetmesi? Ya kayıp bir annenin yüzünün bir tabloda keşfedilmesi? Ya köksüzlük ve gittikçe bir girdap gibi İshak’ı içine çeken aidiyet sorunsalı?

Romanı bitirdiğimde aklımda kalan tüm bu temaların haricinde iki şey daha düşündüm. Tarık Tufan kurmacanın omurgasını sımsıkı çatmış, çatısını da başarıyla kapatmıştı ve romanın kırılma noktalarını, bunları nasıl işleyeceğini çok iyi biliyordu. Birinci tekil (Jülide ve İshak) ve tanrı anlatıcı üzerinden üç farklı bakış açısıyla anlatılan roman okurun devam etmesini sağlarken, merak unsurlarını serpiştirmesi ve temponun düştüğü anda bizi yeni bir sürprizle karşılaştırması romanı benim için heyecanlı ve başarılı kılan unsurlardan oldu.

İnsanı insan yapan tüm hikâyelere, acılara ve bunu yazarak kalbimize dokunan tüm yazarlara teşekkürlerimle…

Paylaş
Önceki İçerikİlahi Komedya’yı Nasıl Seveceğiz ya da Rekin Teksoy Tercümesinin Kusuru Nedir?
Sonraki İçerikEve Sığamamak ve Yuvarlanan Taşlar
İrem Uzunhasanoğlu
1983 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi okudu, Cambridge Universitesi’nde Uluslararası Öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra da New York Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’ını tamamladı. İlk romanı Gitme, Gül Yanakların Solar’da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı. Yaratıcı yazıyı ve eleştirel düşünceyi destekleyen "365, Her Güne Bir Yazı" (2016) isimli bir kitap hazırladı. Spencer Holst’un öykülerini "Büyücünün Kızı" isimli çeviri kitabıyla dilimize kazandırdı. En son kitabı "Ufkun Öte Yanı" İthaki Yayınevi’nden çıktı. İstanbul’da yaşayan yazar roman yazmanın yanı sıra İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktorasına devam etmektedir.