“Eğer tekrar ölmeyi beceremezsek, geleceğimiz karanlık”

 

“Ben yazarken taşları kaldırıyorum ve altlarında ne olduğunu gösteriyorum.

Zaman zaman taşların altından canavar çıkıyorsa, benim suçum değil.”

José SARAMAGO

 

Nobel edebiyat ödüllü Portekizli yazar José Saramago ile tanışıklığım, Körlük romanı ile başladı. Körlük olağanüstü betimlemelerle yazılmış, bir duyu kaybıyla erdemlerini yitiren insan soyunun kötülüğü içselleştirip neler yapabileceğini anlatan bir yüzleşme romanı. 2010 yılında ölümünden önce de Görmek romanını yazdı Saramago. Görmek romanı da en az Körlük kadar güzel bir ayna aslına bakarsanız.

José Saramago’nun, kendine özgü bir yazı dili ve tekniği var. En başta karakterlerine isim vermiyor. Karakterlerini ya meslekleriyle ya da belirgin bir özellikleriyle betimleyip diyaloglarını öyle kurguluyor. Konuşma çizgileri yok. Yalnızca nokta ve virgül kullanıyor. Başkaca noktalama işareti bulamazsınız kitaplarında. Virgül de, diyaloglarda karakterin konuşmasının bitiminde yer alıyor genellikle. Virgülden sonra diğer karakter konuşmaya başlıyor. Cümle ve paragraf bitiminde de doğal olarak nokta var. Bu yazın tekniği okuyucuyu daha dikkatli olmaya zorluyor ama kitabın içine dalmanız da bu sayede çok kolaylaşıyor. Kitabın içine daldıktan sonra, son cümleyi okumadan kapağını kapatmanız mümkün olmuyor. Okurken su gibi akıp gidiyor kitap. José Saramago romanlarının özünü hep son sayfalara gizliyor. Hatta en son cümleyi okumadan anlamlandırmanıza izin vermiyor. Okuyucu büyük bir merakla sona ulaşmak için çaba gösteriyor. Hem de epey haz alarak. Yazın tarzının en güzel yönü diyebilirim buna.

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Saramago’nun 2005 yılında yayımlanan, yine çok çarpıcı bir diğer romanı. Çarpıcı dediğime bakmayın aslında sarsıcı demek gerek. Yazı dili çok akıcı ve gerçeküstü ögeleri içerdiği için, sarsıldığınızı sonradan anlıyorsunuz açıkçası. Kitap kısaca ölümün grevini anlatıyor. Adı bilinmeyen bir ülkede ölüm grev yapınca vadesi gelmiş 62.580 kişi bir süre ölemiyor. Ayrıca romanda ölüm; kişiselleşerek (teşhis), dile (intak) geliyor.

Kitap “İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz” alıntısıyla başlıyor. Saramago’nun tüm anlatıları, insan olmayla ilintili zaten. Kalem tutan eli demir gibi! Okurken yediğiniz demir yumruğun acısını, eline geçirdiği kadife eldiven nedeniyle, biraz geç anlıyorsunuz sadece.

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Türkçeye erken anlatı diye çevrilmiş olan “Mizanabim” tekniği kullanılarak yazılmış bir roman. Bu teknik o kadar güzel ve ustaca kullanılmış ki, okuyucu yazarın zihninde dolaşıyor adeta. Tabii çok mutlu bir şekilde!

Büyülü gerçeklik tarzıyla yazılmış olan Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, yazarın tüm kitaplarında olduğu gibi iktidarın (faşizmin) elinde bulundurduğu gücü yitirmemek için, yasa dışı işler bile yapabileceğini her fırsatta vurguluyor. Yönetim mafyayla (teröristlerle) gizli bir işbirliği içinde! Bütün pis işler mafyaya yaptırılıyor. Yöneticiler büyük bir kibirle yasaları çiğniyor ve astlarına çiğnetiyorlar. Böylece yazar, okuyucusunu devlet- sermaye ilişkisini daha doğrusu kapitalizmi sorgulamaya itiyor.

Yazar asıl sorgulatmayı, ölümün grevi sonucu tüm gereksinimi ortadan kalkan din (kilise) için yaptırıyor. Kitabın en çarpıcı kurgu noktalarından birisi burada kanımca! Ölüm ortadan kalkınca cennet ve cehennem de önemini bir anda yitiriveriyor. Bu durum önce zihnini bulandırıyor insanın. Bu bulanıklığı bilerek isteyerek oluşturmuş yazar. Okuyucu sayfalar arasında ilerleyip sona yaklaştığında “Ölüm iyi ki var” diyor. Demek zorunda kalıyor.

Ölüm; grevinden vazgeçiyor sonunda. Eflatun renkli eprimiş bir kağıtla (mektupla), geleceğini önceden bildirmeye başlıyor. Yazar, mektupların rengini özellikle eflatun seçmiş bence. Çünkü ölümün rengi! Bu eflatun eprimiş mektuplar kitabı okurken, Behçet Aysan’ın çok sevdiğim Bir Eflatun Ölüm adlı şiirini çağrıştırdı hüzünle zihnimde. (Kırgınım / Saçılmış / Bir nar gibiyim / Sessiz akan bir ırmağım / Geceden / Aynı gökyüzü aynı keder / Gidip / Yağmurlara durayım / Bütün derinlikler sığ / Sözcüklerin hepsi iğreti / Değişen bir şey yok hiç / Ölüm hariç / Aynı gökyüzü aynı keder)

Ölümü kadın olarak betimlediği için, birçok kadın okuyucu yazara içerliyor. Oysa yazar, kadın hakları konusunda çok duyarlı. “Her zaman olduğu gibi, baş kurbanlar kadınlardır,” sözü yazara ait. Kitapta bunun nedenini yine erken anlatım tekniği ile açıklıyor. Önce dilden bahsediyor. Fransızca, İspanyolca ve Portekizce de ölümün dişil olarak (İngilizcedeki “She” gibi) seslendirildiğini belirtiyor. Aslında ataerkil dil yapısına eleştirel bir atıf yapıyor. İkinci nedeni ise, Marcel Proust’un ölümü siyahlar giymiş şişman bir kadın olarak tasvir etmesi. Saramago da Proust gibi, ölümü siyah giymiş kadın haline dönüştürüyor. Fakat Saramago’nun kitabında ölümün dönüştüğü karalar giymiş kadın, görevini yapmıyor, yapamıyor. Kadınlara ölüm görevini yakıştıramıyor ve meydan okuyor, hem dile hem de yazara. Kanımca kurgunun en vurucu yeri!

Eflatun mektup bir kişiye ulaşmadan sürekli geri dönüyor. Bir viyolonsel sanatçısına! Mektup ulaşmadığı için ölüm, sanatçıyı bir türlü öldüremiyor. Yazar özellikle Bach’ın çello süitlerinden söz ederek, XX. yüzyılın en önemli çello sanatçılarından biri olan Rus çellist Mstislav Rostropoviç’in kulaklarını epeyce çınlatıyor. Kitabın yazıldığı sırada Rostropoviç (1927-2007) henüz hayatta.

Bir türlü öldürülemeyen çellist, çello çalarken, romanda şöyle anlatılıyor “Buna karşın dünyayla vedalaşır gibi çalıyor; hiç söyleyemediği şeyleri söyler gibi çalıyor, yarım kalan hayallerini, gerçekleşmeyen arzularını, kısaca hayatı çalıyor.”

62.580 sayısı da yazar tarafından özellikle verilmiş. Bizi Los Angeles yoluyla ünlü piyano – müzik aletleri firmasına “Pearl River’a” götürüyor çünkü.

Yazar kısaca “Sanat ve sanatçı ölümsüzdür” diyerek kitabını muhteşem bir sonla bitiriyor.

 

 

José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Çev: Mehmet Necati Kutlu, Kırmızı Kedi Yayınları, 2013.