2018 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü, Önce Dağlar Kar Tutacak isimli dosyasıyla Semih Öztürk’e verildi.

Önce Dağlar Kar Tutacak, ilk baskısını 2018 Ekim’inde yaptı. Kitaba dair dikkat çeken ilk unsur, arka kapak yazısından başlayarak merkez-taşra ilişkisi üzerinden yorumlanışı… Semih Öztürk, verdiği bir röportajda öykülerinde zamansal bakımdan günümüzü işlediğini, fakat anlatım açısından geleneksel öykü anlayışının yeni örneklerini vermeye çalıştığını ifade ediyor. Buradan hareketle, Mesut Varlık’ın yayına hazırladığı Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabına değinmek isterim. İlk baskısını 2015 yılında yapan kitap, Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenen “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”nun bir ürünü olarak ortaya çıktı. Kitaba katkı sunan birçok yazar, taşra kavramı üzerine düşüncelerini ifade ediyor. Dönüp dolaşıp varılan nokta, modernitenin insana kaçacak bir temiz alan bırakmadığı, iletişimin ve erişimin bu kadar hızlandığı bir dünyada merkez ve taşra kavramlarının ifade ettiği anlamların değişime uğradığı, hiçleştiği savı oluyor. Biri kurgu, biri kurgu dışı bu metinleri karşılaştırmalı bir okuma sürecinden geçirdiğimizde, zihnimizde iki kitabın ifade ettiği toplamdan daha farklı bir imgenin belirme ihtimali söz konusu olabilir.

Semih Öztürk’le yapılan bir diğer röportajda kitaba dair dikkat çeken merkez-taşra yorumlarının sorulması üzerine yazar, tek bir merkezin yahut taşranın olmadığı, bu iki mekânın iç içe geçtiği, merkezin de kendi içinde taşralar barındırdığı düşüncesini öne sürüyor. Yaşadığımız coğrafya için merkez kavramı, çoğunluğun zihninde genel olarak İstanbul’u; özel olarak Kadıköy, Beşiktaş ve Beyoğlu’nu imlemektedir. Mekânsal anlamını bir kenara bırakıp merkezi ve taşrayı birer insani özellik olarak ele alalım. Bu durumda kavramlar daha soyut bir içeriğe erişecektir. Mekânların merkezliği ve taşralığı anlık olarak değişecektir. Merkeze modernitenin temsili, bütün imkânların yanı başı, yasaksız alan, dolayısıyla iyi olarak; taşraya ise mahrum kalmışlık duygusu, köhneleşmişlik hissi üzerinden kötü olarak güdük ve çarpık bir anlam yükleyelim. O halde Kadıköy de günün belirli saatlerinde –çokça- taşra görüntüsü verebilir. Çünkü orada da taşranın saikleri üzerinden cinayet işlenmekte, taşranın hayaleti Beyoğlu’nun arka sokaklarında da gezinmektedir. Kitabın arka kapağında değinildiği gibi insanlar içindeki taşrayı başka bir kente taşıyarak sürdürüyor.

Şimdi Kapağı Aralayalım

Kitapta yer alan dokuz öykü birer kış tablosundan oluşmaktadır. Taşranın insana verdiği iç sıkıntısı hissi derin bir şekilde işlenmektedir. Okur, karakterleri amacı bilinmeyen, belki de bir amaca doğru ilerlemeyen bekleme eylemleri içinde bulur. Fonda kuru kuru yağan karı seyretmekte olan karakter bahara, yaza özlem duyar. Belki de bekleme eylemi soyut bir bahar mevsimine yöneliktir.

“Taşra, dar mekânda yavaş akan zamandır. Merkez ise geniş mekânda hızlı akan zamandır. Taşrada zaman döngüsel olduğu için hafıza güçlüdür. Merkezde ise zaman çizgisel olduğu için hafızası zayıftır.”1

Semih Öztürk’ün öykülerinde, iç sıkıntısı ile dolu anlatıcı karakterler zaman zaman belleğin karmaşık arka odalarında dolaşıyor, bazen de bir dükkânın camına asılı ilana bakma anı uzayıp bir öykü oluyor. Karakterlerin iç sıkıntıları, bulundukları mekâna sıkışmışlık hissinden ileri geliyor denemez, çünkü hiçbir karakter merkeze öykünmüyor. Tabi istisnai durumlar da yok değil. Örneğin kitaptaki ilk öyküde dede ile torun her şeyi geride bırakıp tatile çıkma hayalleri kuruyor, fakat bu istek de merkeze öykünme halinden ziyade içinde yok olmaya yüz tuttukları taşradan kaçıp eski, güzel, nostaljik taşraya varabilme arzusundan ileri geliyor.

Öykülerde herhangi bir özel mekân ismi bulunmuyor. Acaba ön adı taşra olduktan sonra, mekânlar, durumlar ve zaman da birbirine mi benziyor? Öykülerin tamamını tek bir kasaba ve onun etrafında birikmiş komşu köylerde geçiyormuş gibi algılamak da mümkün, başka coğrafyalara serpiştirip okumak da.

Metne hâkim olan söylem birinci anlatıcı dili olsa da yazar bazı öykülerinde üçüncü anlatıcı tekniğini de kullanıyor: Kamyon ve Nahide’nin Saçları. Hatta mektup formatında yazılmış bir öykü de mevcut. Bu teknik çeşitlilik kitaba, okuma arzusunu yukarı çeken bir zenginlik katıyor.

“Bu dolmuş seni cehennemin dibine kadar götürecek Raşit, merak etme. Müsait bir yerde inemeyeceksin. Üstelik hep ayakta gideceksin. Yaşlılara yer vere vere yaşlanacaksın ruhun duymayacak. Arkalardan uzatılan bütün paralar senin elinden geçecek. Milletin sidikli parasından sana ne? Ama itiraz edemeyeceksin işte. Paşa paşa uzatacaksın o parayı. Anandan emdiğin sütü burnundan taksit taksit getirecekler. Şimdi al, bayramdan sonra öde, diyecekler dalga geçer gibi. Beyaz eşya mı satın alıyorsun hayat mı yaşıyorsun anlamayacaksın. Müneccim boku yemedim, bakma öyle suratıma. Kendimden biliyorum da söylüyorum bunları sana. İyiliğin için. Ben yandım sen yanma diye. Dükkâna haciz geldi, Melda babasının evine gitti olanları duyunca, senin yaptığın tabelayı maliyeciler gelip indirdiler bugün. Al, hatıra diye söktüm bu lambayı. Belki saklamak istersin.”

Tükenmiş karakterlerin veryansınları, insanlık halleri, uzayan sessizlik, kar altında kalan hayatların çırpınma, silkelenme çabaları, bir sabah odasının penceresinden çıkıp bilinmeze göç edenlerin arkalarında bıraktığı kekre gizem, ölmekte olan ateşi besleme isteği; okuru karanlık dağlara, derin ve soğuk vadilere, bir kahvehanenin buğulu camına, ama en çok da bir mücadele duygusuna getirip bırakıyor.

“Kapıyı araladım. Yavaşça yatağın ucuna oturdum. Yüzünde geceden kalma güzelliğiyle uyumaya devam ediyordu. ‘Kahvaltı hazır, hadi bakalım uyanma vakti. Yumurtayı nasıl sevdiğini bilmediğim için bu seferlik affına sığınıyorum. Öyle ahım şahım bir sofra olmadı ama fesleğen var. Taze simit bile aldım.’ Cevap vermedi, belki de duymadı. Zaten ben konuşurken uyanmamıştı da. Eğilip öptüm gamzesinden, buz gibiydi. Seslendim. Cevap yok. Yorganı çektim üstünden, ilaç kutusu avucundan kurtulup ahşap döşemenin üzerine yuvarlandı.”

Önce Dağlar Kar Tutacak’ta yer alan öyküler, öyle afili laflar etmeden, büyük sözler söylemeden, okuru cümle sonundaki noktaya mıhlayacak şekilde sona eriyor. Öykü sona eriyor fakat hikâye bitiyor mu sorusu zihnimizin bir köşesine dokunup geçebilir.

1– Edebiyatın Taşradan Manifestosu, Mesut Varlık, İletişim Yayınları, Ekim 2018.