Herkese anlat hikayeni! Anlat ki küçülsün tedirginliğin. Tedirginliğin küçüldüğü yerde büyüsün gülümsemelerimiz… Başka bir hayat mümkün çünkü!

Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor/Yeni Çeltek’ten Soma’ya Maden İşçileri/Sözlü Tarih Çalışması (Dipnot Yayınları), Karşı-İşgal (Siyah Beyaz Yayınları), Değişen Arkeoloji (Ege Yayınları) gibi sosyo-politik/kültürel alanlarda yaptığı çalışmalardan ve editörlüğünden tanıdığımız Onur Bütün’ün Gülümsemeler başlıklı ilk öykü kitabı, Alakarga Yayınları’ndan çıktı.

Kitap üç bölüm ve toplamda on bir öyküden oluşuyor. Kitabın sonunda, öyküleri okurken size eşlik edebilecek, öykülerin kalbine yolculuk yapabileceğiniz parçalardan oluşan bir “Müzik Kutusu” da var. Yazarın müzik formasyonu ve müzikle iç içe dünyası hesaba katıldığında, öykülere can veren müzikal yapıyı sezmek de kolaylaşıyor.

Gülümsemeler, “sistem” diyerek soyutlaşmasına katkıda bulunduğumuz devletin-geleneğin ve politik-kültürel yozlaşmanın ceberrut ikliminde, soluksuzluğa ve somurtmaya yazgılanmış memleket insanının hallerine içeriden bir bakış. Toplumsala dair tahayyül yokluğunun yarattığı sıkışmayı ve dayatmacı ahlakın ceberrutluğunu, “görünür uyum-örtük inat”la gelenekleştiren çeperin, ceberrutluktan kaçışı da işleyebilen zekasının tanıklığı bir yandan da. Onur Bütün’ün öykülerinin sezdirdiği anlam, bu çelişkiden doğan mizahı da dramı da içeriyor. “Gülümsemeler”, “Yeldeğirmeni Öyküleri” ve “Tedirginlikler” başlığında toplanan öykülere hakim olan duyguyu, “sosyolojik ötekiye” gündeliğin içinden gelişen bir yakınlaşma talebi olarak değerlendirmek mümkün; hani uzaktan baktığımızda ya da çarpıp geçtiğimizde bakışımıza sinen ve ötekiliğimizi yine kendi ötekimizde görmemize vesile olan kavramsal bir kategori olarak “öteki”yle, gündeliğin göz hizasında buluşma talebi… Bir davet aynı zamanda…

Kitapla aynı adı taşıyan birinci bölümde, yeni kadınlık ve erkeklik halleri ile baş edemeyen gelenekçi bakışa çalım atan iki öykü var. Kadınların medeni hallerinin değişmez stratejisti annelere gülümseten bir selamla açılan kitap, gelenekçi kodlarla örgütlenen “çekirdek ailenin”, modernle geleneksel arasına sıkışmış garipliklerini, yine mitsel kadın ve erkeklik halleri içinden geliştirdirdiği tanıklıkla anlatıyor. İlk bölümün mizahi tonu iki öyküden fazlasını istememize yol açıyor. Hem kitabın adını taşıyan bölüm olmasının yarattığı beklenti, hem de toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin eleştirel mizah tonu nedeniyle, birkaç öyküyü daha kaldırabilirdi diye düşünmek mümkün.

Yeldeğirmeni Öyküleri”nin kahramanı, İstanbul’un son yıllarda kötü niyetli planlarla plansızlaştırılan kültür ve sanat yaşamında yeni bir göç merkezi haline gelen, mültecilerden kadınlara tüm marjinalleştirilen kesimlerin ve gündeliğin direngenliğini yeniden örgütlemeye çalışmanın son kalesi haline gelen Yeldeğirmeni Mahallesi… Mahalle, son yılların sömürgeleştirilen İstanbul’u gibi ikili yapıya sahip; sıra düzene boyun eğmeyen kesimler için oksijen kaynağı, diğer yandan havayı asbeste, inşaat tozuna ve ruhsuzluğun betonlaşmış hallerine boğan iktidarın kentsel dönüşüm bahanesiyle el koyduğu kamusal yaşam nedeniyle de bir çatışma alanı. Mahallenin kentli halini yaşayan Yeldeğirmeni, çok kimlikli, nüansı bol, kültürün canlı tutulduğu, kozmopolit bir merkez.

Onur Bütün Yeldeğirmeni Öyküleri’nde, gelenekle modernin, mahalle ile semtin değişen denge ve ritminin kalbine bakıyor. Yitirilenin yanında direnenin sesine de yer veriyor. Ve direnmenin yeniden keşfedilen ortaklaşmacı formlarını düşünmeye sevk ediyor bizi.

Öykülerin genel atmosferi ya da dokusu diyelim, sokaktaki kadının çoğalma hikayeleri ekseninde örülüyor. Çarpışmalar, hiç karşılaşamayacak olduklarımızı çağıran kaçırılmış fırsatların sızısı, sokağın mahalle ve mahallenin cennet ve zulüm halleri, kulağın ve gözün dur durak bilmeksizin işlediği toplumsal çevre ve raslantının o kadar da rastlantı olmadığını sezdiren yaşantı, dil, duygu ortaklığını çağıran tanıklıklar…

“Mahallede bir sürü değişiklik oluyordu. Binalar yıkılıyor yerine yenileri yapılıyordu çabucak… Eskiden satılan yiyecekler, giyecekler, ayakkabı tamircileri, terziler her şey kayboluveriyordu. Köşeye kıstırılmış, azarlanan çocuk gibi ruhumuz içimizdeki en derin yere kaçıyordu. Onu neşesiz bırakan hayatı hâlâ anlamaya çalışıyorum. Kartopu oynayamadığın hayat da, hayattan sayılmaz. Biz de lapa lapa kar yağarken cenazesinin arkasından yürüdük. Azar azar azarlanmışlar gibiydik… Bizimki de hayattan sayılamazdı. Kabalığın ilacı yoktur, ama Nuh inceliğin çaresini bulmuştu ve bize de selam çaktı sanıyorum. Artık her kar yağdığında, inceliğin kâşifi mahallede dolaşıyor. Ve ben buna inanarak yaşamak istiyorum.”

Sokağın telaşını, kalabalık olmanın insanı bezdiren hallerini, devletin insana bakarken sadece kalabalığı seçen ceberrut gözünü, kalabalık olma halini lince çeviren sıradanın kötülüğünü ve kötünün sıradanlığını, kalabalığın şiddetinde sıkışmış yüreğin hikayesini, ortaklığı sessiz ve dilsiz bırakan aynılaşmanın yıkıcılığını işaretleyen Onur Bütün, mahalleye zengin ve nüanslı bir perspektiften bakıyor.

Tedirginlikler” başlığındaki öykülerde, İstanbul’un sürtünme katsayısı yüksek, çok kültürlü dokusu ve o dokuyu oluşturan hikayelerin sessiz hüznü dile geliyor. Tedirginlikler’le aslında, egemenin kendinden menkul değerinden ve tabi kılınanın sessizliğinden yansıyan koca bir zulüm tarihinin, yaşamlarımızı bölen ceberrutluğun izleri var:

“Ada’da da anlatılıyordu masallar ama bir tuhaflık vardı dilde. Aslında tedirginlik! Tedirgin olmayı çok da iyi bilmiyordu Beşir. Babası onlardan uzakta çalıştığı için özlerdi ama tedirgin olmazdı. Hayvanlara sahip çıkamazsa biraz korkar, sürüyü tastamam ahıra soktu mu korkusu geçerdi. Tedirgin olmak nasıl bir şeydi acaba? Ada’da duyduğu hikâyeleri anlatanların tamamı kısık sesle konuşuyor, etrafta bir dinleyen olup olmadığını mütemadiyen kontrol ediyordu. Anna Rum olduğu için Türkçeyi yeni öğreniyordu. Beşir de Kürt olduğu için… İkisinin başka ortak yönleri de vardı. Daha sonraki yıllarda bu ortaklık iyice belirginleşti.”

Kitabın küçük handikapları da var kuşkusuz. Üç bölüm arasında öykü sayısı açısından bir denge yok gibi görünse de bunun çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Yine de özellikle ilk bölüm “Gülümsemeler” iki öykü ile yetinerek okurun elini kursağında bırakıyor. “Neden bu acele” diye sormadan edemedim. Bir başka tedirginlik sebebi, öykülerin kendi içlerinde anlatım bütünlüğü açısından ortaya çıkan sorunlar. Ani yön ve konu değişimleri yer yer konsantrasyonu bozan bir etki yaratıyor. ve majör finaller sersemletici olabiliyor. Onur Bütün’ün öykülerinde melodiden ziyade ritim önde gibi. Belki de yazarı, bu değişken ve kimi zaman sersemletici ritimden tanıyacağız sonraki kitaplarında. Bunun işaretleri de yok değil: Yadırgatıcı bir ritim değişikliği ya da disritmi (normal ritimden sapma) hakim öykülere. Sokağın hızına, hayatın dağınıklığına, üst üste bindirilmiş yaşamların derilip çatılan yanına bakıyor öyküler… Belki de bu yüzden, hayatın düzenli bir ritmi olmadığı için, öykülerin ritmi de hayat gibi disritmik…

Gürültüsüne katlanamadığımız, yakamızı bırakmayan merakları ile bizi ezen, ezilmişlik hallerini gürültüyle kovmaya çalışır gibi yaşayan insanların, yakınımıza düşen hikayelerini okurken, aslında kendi hikayemizi okuduğumuzu kavramanın nabızda yarattığı ritim bozukluğu olabilir mi bunun sebebi? Ya da öykülerin içerdiği mizah, hüzün ve acıyı hemhal eden doğallık ile aramıza giren yazarın sesi mi ritmi bozan? Yoksa ritim bozukluğu biçimsel bir tercih mi? Karar vermek zor. Eğer bir tercihse biraz daha olgunlaşması gerekiyor gibi. Öyküleri okurken yazarın sesini duymanın bıraktığı didaktik tonu geriye itip, nasıl anlatacağına ilişkin arayışı sezdiren bir dilin potansiyeline bakmayı tercih etmek gerek belki de… İlk öykü kitabı için büyük bir handikap olduğu söylenemez. Tek yapması gerekenin, kurguyu işleme endişesinden kurtulmak ve bakışındaki kıvraklık ile kalemini baş başa bırakmak olduğu söylenebilir. Zaaf gibi görünenin bir üslubun açılışı olması da mümkün…

Onur Bütün öykülerinin ritmi, sokağın ritmine uygun… Ani dönüşler, beklenmedik karşılaşmalar, konuşmayı havada bırakan kopuşlarla, sözü önünüze bırakıp koşar adım uzaklaşıyor gibi…

Tedirgin gülümsemelerimizi yeni ve olumlu başlangıçlara taşımak için içimize de bakmamız gerektiğini hatırlattığı için okunmalı Gülümsemeler

 

Onur Bütün, Gülümsemeler, Alakarga Yayınları, 2018.

 

Paylaş
Önceki İçerik9. Çocukluk Bizde Kalsın Çalıştayı
Sonraki İçerikDrina Köprüsü
Avatar
1967 Ankara doğumlu. Tiyatro ve Siyaset Bilimi eğitiminin ardından uzun yıllar tiyatro yaptı. 2008 yılında başlayan akademik macerasını işten çıkarma ile sonuçlandırdıklarını düşünenlere inat, açtığı davayı kazanıp istifa etti. Bağımsız ve işsiz. Eğitmenlik yapar, keyfe keder yazılar yazar.