Evelio Rosero’nun Can Yayınları arasından çıkan Ordular romanını okurken, başkahraman İsmael’in röntgencilik yaptığı sahneler ve bazı sosyal yaşantı farklılıkları haricinde yaşanan her olayı bölgemizdeki trajedilerle karşılaştırıyordum. Bu sırada terazinin bir kefesinin hep ağır düştüğünü görüyordum -bölgemizdeki olaylardı kefenin ağır tarafı. Anlatı dilinin komikliği ve İsmael’in naifliği nedenleriyle romanı bitirmeden elden bırakamadım. Kendi kendime “trajediyi komik bir dille anlatırsanız daha inandırıcı olabilirsiniz ve geniş okur kitlesine ulaşabilirsiniz” dedim.

1986 yılı olmalı, Aziz Nesin Diyarbakır’a geldiğinde 12 Eylül faşizminin zindanından, 5 No’lu Askeri Cezaevi’nden çıkmış üç dört kişiyle bir otelin lobisinde görüşürken, dinlediklerine inanamaz, anlatılanlar karşısında şaşkına döner: “Ben kendimi hayalci zannederdim, ama siz benden de hayalciymişsiniz,” der.

Cezaevinde yaşanmışlıklar komik bir dille anlatılabildi ama yaşanan trajedilerin anlatımından ibaret kitaplar böyle bir dili henüz yakalayamadı. Belki de trajedinin ağır, yakıcı hali ve bundan kaynaklı mağduriyet bakış açısı edebiyatta bu tür eserlerin çıkmasının önünde önemli bir engel teşkil ediyor diye bir sonuca vardım. Yanılıyor olabilirim.

Vardığım bu sonuç üzerinden Ordular romanını değerlendirirken Evelio Rosero, trajik bir olayı komik roman türünde yazabilmek için bu tekniği kullanmış ve tekniğe uygun bir dille de anlatmış. David Lodge, Kurgu Sanatı adlı edebiyat eleştirisi kitabının “Komik Roman” bölümünde Kingsley Amis’in Lucky Jim (Talihli Jim) romanı üzerinden mercek altına alıyor. Aynı adlı bölümün sonunda şu sonucu bildiriyor: “Şaşırma uygun bir şekilde birleştirilir. (Welch’in beceriksizliği). Yakın bir çarpışmanın yaklaşma hızıyla komik derece zıt görülen bir dilin oluşturduğu sakin, yavaş çekimli bir etki yaratılır. Okuyucuya olmakta olan şey hemen söylenmiyor ama karakterin şaşkınlığı ve dehşeti canlandırılarak bu sonuç çıkartılıyor.”

Kanımca David Lodge’nin tespitine uygun bir olay örgüsü, anlatım dili hakim Ordular romanında. Brezilyalı’nın ince belli karısı Geraldina, teraslarındaki çiçek desenli şiltenin üzerine yüzükoyun uzanıp çıplak halde güneşlendiği sırada, komşusu evli ve yaşlı bir adam olan İsmael’in gizlice kendisini seyrettiği (röntgencilik) sahnesiyle. Aynı sahnede Brezilyalı’nın oğlu 12 yaşındaki Eusebito’nun annesi babası öldürülmüş ve Peder Albornoz’un tavsiyesiyle evlerinde kalan aynı yaştaki Gracielita’yı gizlice seyrettiği sahnelerle devam ediyor. Anlatıcı naif, hayatı tiye alan yaşlı adam İsmael’dir. Olaylar onun gözünden anlatılıyor. Çıplak kadını veya kızı gözetlemekle başlayan komik sahneler, “Yakın bir çarpışmanın yaklaşma hızıyla komik derece zıt görülen bir dilin oluşturduğu sakin, yavaş çekimli bir etki” yaratılarak trajik sahnelere doğru ilerliyor. İsmael’in karısı Otilia’nın soğukkanlı bir dille kocasını röntgencilik yapmaması konusunda yaptığı uyarı çerçevesindeki diyaloglara tebessüm ediyoruz. Yazar bize, köyün kaderinin tersyüz edileceği zamana doğru yol aldırıyor sakin, yavaş çekimli bir dille; tebessümümüzü acıya, üzüntüye boğacak zamana doğru…

Köyün ters yüz edilen kaderinin başlangıcında çöplükte yeni doğmuş bir bebeğin cesedi bulunuyor sözgelimi. İlk olmuyormuş bu. “Anneler bunu çocukları dünyanın çilesini çekmesinler diye yapıyorlar”mış. Anneleri bu raddeye getiren gerçek ve korkunç olaylar yaşanıyor San José köyünde.

Ölüsü yol kenarında bulunan insanların haberi geliyor. Gönderilen tehdit mektupları, ölümcül uyarılar köyün sokaklarını kana bulayacak tehlikenin habercisi oluyor.

Dağın eteğindeki 90 haneli bir köyde, savaşın patlamasıyla zorunlu göçler yaşandığından olayın anlatı zamanında 16 aile bulunmaktadır. Köyde kalanlar, göç edenler kadar şanslı değillerdir.

Bir gün askeri kontrol noktasında bir asker, isim listesi okurken İsmael, ismi okunmadığı halde gidenlerin arasına karışıyor. Celmiro da aynısını yapıyor. Geri kalanlar askeri bir kamyona bindirilip üsse götürülecek ve sıkı bir sorguya çekileceklerdir. Bu hikâyeyi okuduğum sırada birden aklıma Roberto Benigni’nin bol ödüllü “Hayat Güzeldir” filmi geliyor. Mussolini dönemini anlatan filmin başkahramanı zeki, esprili, hayal gücü zengin Yahudi olan Guido ve ailesinin hüzünlü, komik yaşamını anlattığı sahneleri anımsıyorum. Savaş ortamında olmalarına rağmen şiddetin dozunu minimumda vermiş olmakla seyirciyi rahatlatmak istemişti ki, bunda da başarılı olmuş, çok beğeni kazanmıştı Hayat Güzeldir filmi.

Yazar Rosero’nun da, romanında aynı yöntemi izlediği görülebiliyor. Köy okulunun önüne kurulan askeri barikat nedeniyle çocukların okula gidemeyişi, kocasını arayan kadınlar, çocuğunu arayan babalar… Adam kaçırmalar, gözaltında kaybetmeler, yargısız infazlar, sokakta terk edilmiş bombalar, çocukların ölümcül eğlencesi mayınlar; bütün bu olaylar anlatılırken yaşanmış gerçek olayları yeniden kurgulayıp şiddeti yavaş çekimle ve komik dille vermeyi tercih etiği anlaşılıyor.

Ancak ilerleyen sayfalarda şiddetin dozu giderek arttırılıyor.

“Herkes meydanda toplansın, lanet olasıcalar!” diye bir ses duyunca kendimi 1990’lı yıllardaki boşaltılan ve yakılan köy hikâyelerinin içinde buluyorum.

“Üniformalılar da koşuyor ve sanki biz bir sığır sürüsüymüşüz gibi önümüzü kesip bizi meydana yönlendirmeye çalışıyorlar, kimse buna inanmıyor ama inanmak zorunda.” S.163

“Ellerinde bir isim listesi var. Her yakaladıklarının hiç acımadan canına okuyorlar.” S.172

Benzerlik de denebilir, tıpatıp aynısı, bizim hikâyemiz…

Bir annenin gözleri önünde oğlunu infaz ediyorlar. “Canhıraş feryatlar koparan anneyi arkalarında bırakıyorlar. Hıçkırıklar arasında, ‘Tanrı’yı da öldürün, tam olsun,’ diyor kadıncağız.” S.176

Vahşice katledilen Oye’nin taş kesmiş başını soğuk ve siyah yağın içine gömülmüş halde buluyor İsmael. Eusebito’nun inanılmaz solgunluktaki çıplak ölüsü yüzükoyun yatıyor. İki masum gencin cesedini gösterirken acısını hissettiriyor okura.

İsmael’in gözünden anlatılan köydeki olayların en acısı, en korkuncu, vahşeti çağrıştıran sahnelerle kendi vicdanını ve okurun vicdanını sızlatmaktan geri kalmıyor. Geraldina’nın hasır koltuk üzerinde çırılçıplak cansız bedenine paramiliter güçlerce tecavüz edilişi sahnesini okurken içim burkuluyor, yakın tarihimizden okuduğum birçok tecavüz hikâyesi kendini duyuruyor yeniden.

İsmael, Geraldina’nın perişan haline bakarken ironiyle özeleştiri yapması ve o sırada sesini yükseltmesiyle paramiliter güçlerin kendisini fark etmesiyle yakalanıyor ve ölümle yüz yüze kalmasıyla bitiyor.

Savaşın yıkıcı ortamında sivillerin can ve mal güvenliği hiçe sayıldığı örnekleri İnsan Hakları örgütlerinin raporlarında sabittir.

Kolombiya’da 1958’de başlayan savaş çoğunluğu sivil halktan ve köylülerden oluşan 260 bin insan hayatını yitirmiş, 6 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kalmıştı. 2015 yılının eylül ayında hükümet ile FARC arasında bir barış antlaşması imzalandı. FARC yasallaştı. Geçen yıl yapılan seçimlerde boy gösterdi ve Meclis’te bir grup oluşturdular. Ancak ortam henüz durulmuş değil. Derin devletin yönlendirdiği sağcı paramiliter gruplar ve kokain çeteleri halen savaşın içinde ve uluslararası raporlarda kitle katliamlarının sorumlusu olarak gösteriliyorlar. Barış sürecine rağmen son zamanlarda Kolombiya’da silah bırakmış eski gerillaların katledilme haberlerini okuyoruz gazetelerde. Ayrıca barış sürecine dahil edilmemiş Ulusal Kurtuluş Ordusu ELN’nin de iddiaları sürüyor.

Gerçekler bir yana, savaşın acımasız gölgesinde edebiyatın soluk aldıran sığınağından etkileyici bir eser çıkarılmış karşımıza. Yazar, Ordular romanında Kolombiya’nın stratejik öneme sahip San José köyünde savunmasız insanların hayatını hiçe sayan, korkuyu gündelik hayatın bir parçası haline getiren, zulmeden, acımasızca öldüren, yurtlarını terk etmek istemedikleri halde zorla göçe zorlayan “ordular”ı anlatmış. İnsan haklarına duyarlı hiç kimseye yabancı olmayan orduları… Anlattığı masum insanlara dair hikâyeler, aslında bildiğimiz, tanık olduğumuz türden… Kolombiya’da geçen hikâyeler bize uzak değil, olabildiğince yakın…

Kitapta yazarın özgeçmişinin eksik yazıldığı anlaşılıyor. Wikipedia’nın İngilizce hazırlanmış sayfasında yazar hakkında daha geniş bilgi paylaşılıyor. Evelio Rosero’nun 1984’te Mateo Solo (Yalnız Meteo) adında ilk romanı yayımlanmış. Ordular yazarın 15. romanı.

2006’da Kolombiya Kültür Bakanlığı tarafından Ulusal Edebiyat Ödülü’ne layık görülen yazarın Ordular romanı Tusquets Ödülü ile birlikte, 2009’da Independent gazetesi Yabancı Roman Ödülü’nü de kazanmış, eserleri ondan fazla dile çevrilmiştir.

 

Evelio Rosero, Ordular, Çev: Süleyman Doğru, Can Yayınları, 2016.  
 
 

 

Paylaş
Önceki İçerikAnlamı Tersten Okumak ve Pastoral Senfoni
Sonraki İçerikaltKitap 2018 Öykü Ödülü
Avatar
1961 Diyarbakır/Ergani ilçesi doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimini Ergani’de tamamladı. 1988’de Eskişehir Üniversitesi İktisat bölümünü bir yıl okudu ve ekonomik nedenlerle terk etmek zorunda kaldı. Bir kamu kuruluşundan 2010 yılında emekli oldu. Halen Diyarbakır’da yaşıyor. Deneme, makale, kitap eleştirisi, gezi yazıları, Özgür Gündem, Evrensel ve Radikal iki gazetelerinde; öyküleri İnsancıl, Adam Öykü, Evrensel Kültür ve 14 Şubat Dünyanın Öyküsü dergilerinde yayımlandı.