Murat Yurdakul

6 Haziran 2018

 

Edebiyat, sözün estetiğidir. İnsanoğlunun dili, salt günlük ve yaşamsal iletişim için değil, bilgi ve sanatsal haz için kullanması, insanlık tarihinin en değerli dönemeçlerinden biridir. Bu dönemeç, aynı zamanda gündelik olan ile estetik olan arasındaki kaçınılmaz birlikteliği ve derin ayrılığı da içerir.

Edebiyat, gündelik ve evrensel insan gerçeğinin tüm izlerini sıradan yaşantılarımızla ve düşlerimizle birleştirirken sözlü ve yazılı dili kullanır. Her an yaşamımızda olan dil, edebiyatla bir üst boyuta taşınır. Sanat, herkesin sahip olduğu araçları (örneğin bedeni, toprağı, taşı, sesleri, sözcükleri…) kullanarak yeni bir bütün, yeni bir anlam, yeni bir boyut üretme ve bu yolla estetik haz yaratma yoludur. Her üretimde iki taraf vardır: Üreten ve tüketen. Sanatta üreten, yaratandır; tüketen ise ürünün hem alıcısı hem de kendi dünyasında ürünü yeniden yaratandır. Her iki taraf için de estetik zevk ve estetik haz esastır. Sanat, öncelikle üretenin yaratma hazzını içerir. Öyle ki üreten, bunun bir alıcısı olup olmadığını düşünmeksizin eserini yaratır: Dansçı, bir tek izleyicisi olmasa bile dans etmenin hazzını duyar; ressam tablolarını anlayan ya da alan birinin olup olmadığını dert etmeksizin tuvali, fırçaları ve boyalarıyla bütünleşir; müzisyen dünyanın sesleriyle kendi ruhundan yükselen sesleri birbirine dönüştürmenin derdini çeker; fotoğraf sanatçısı o anı o ışıkla yakalamanın peşindedir. Sahneyi, tabloyu, fotoğrafı izleyen, besteyi dinleyen sanat alıcısı, bu yaratıları kendi hayal gücüyle, kendi yaşantılarıyla, kendi çağrışımlarıyla, kendi zevkiyle bütünleştirirken hem o eseri “tüketme”nin hem de yeniden üretmenin hazzını duyar. Sanat eseri, üreten için de tüketen için de, yani yaratıcı için de izleyici/dinleyici için de estetik bir haz aracıdır. Sanat, insana özgü bir niteliktir. Doğanın güzellikleri, bizde bir tablo etkisi yaratabilir; kuşların olağanüstü ezgileri bir senfoniyi andırabilir ama o muhteşem görüntüyü yaratan dağlar, denizler, güneş, ay, yıldızlar ve o eşsiz ezgiyi seslendiren orman, ağaçlar bunu sanatsal bir hazla yaratmıyor ve sergilemiyor. İnsanoğlu, doğayı izlerken, dinlerken haz duyuyorsa bu, insana özgüdür. Dağ yüksekliğinden, güneş rengârenk doğmaktan, ağaçlar rüzgârlar yarattıkları seslerden haz duymaz; bunu estetik bir amaçla gerçekleştirmez. Sanatçı, kendini bir dağın, ağacın, yıldızın yerine koyarak onları izleyerek ya da onlardan gelen duygu, izlenim ve çağrışımlarla bir eser yaratan kişidir. Sanat eserini izleyen, onunla bütünleşen kişi, eserin alıcısı ve kendi dünyasında eseri yeniden yaratandır. Kısacası sanat, insana özgüdür; insanın bakış açısıyla, yaratıcılığıyla doğar ve yine insana ulaşmayı amaçlar. Ormanın ortasına bırakılmış bir kitabın, denizlerin dibine yerleştirilen heykelin alıcısı, aslında insandır; bir gün o ormana yolu düşecek, o denizin dibine dalacak insan. O hâlde sanat, yaratıcısı da alıcısı da insan olan ve bu nedenle insanı dünyadaki canlı ve cansız tüm diğer varlıklardan ayıran en önemli ölçüttür ve edebiyat, insana özgü bir araç olan dilin yine insana özgü bir eylem olan sanata dönüşmüş hâlidir.

Edebiyatı diğer sanat dallarıyla birleştiren pek çok özellik vardır: Yaratıcılık, deha, gözlem, sezgi, izlenim, duygu, hayal gücü, düşünce, gelecek tasarımı, gerçekçilik, doğa, insan… Edebiyatı diğer sanat dallarından ayıran nedir? Bu sorunun tek yanıtı var: Dil. Edebiyatı diğer sanat dallarından ayıran, kullandığı üretim aracının dil olmasıdır. Edebiyatın temel aracı olan dil, aslında gündelik yaşantımızın en önemli iletişim aracıdır. Alışverişten haberleşmeye, eğitimden teknolojiye, aile bağlarından dost buluşmalarına dek her tür sözlü ve yazılı bağı dille kurarız. Edebiyat, her an hayatımızın içinde olan sözcükleri daha önce hiç kurulmamış cümlelerin, söylenmemiş dizelerin parçasına dönüştüren sanat dalıdır. Herhangi bir sözcük, gündelik yaşamın doğal bir parçası olan bir cümle, şairin ve yazarın elinde yeni bir anlam, yeni bir boyut, yeni bir işlev kazanır. Dilin bilgi, haberleşme, iletişim gibi işlevleri edebiyat sayesinde yeni ve üst bir boyuta taşınır: Sanatsal boyut. Edebiyat sayesinde dil yoğunlaşır, derinleşir, çeşitlenir, renklenir. Edebiyat, dünyayı sözcüklerle, sözcüklerin sesleri ve imgeleriyle yeniden biçimlendirme sanatıdır; herkesin yürüdüğü yolu, herkesin yaşayabileceği aşkı, herkesin izleyebileceği gün batımını sözcüklerle betimlemektir. Bunun tam tersi de edebiyatın işidir: Hiçbir zaman göremeyeceğimiz bir coğrafyayı, asla yaşayamayacağımız bir geçmiş zaman dilimini, hiç yaşamak istemeyeceğimiz bir savaşı şairin, yazarın sözcükleriyle yaşarız. Bu durumda edebiyat, yaşamın söze yazıya dökülmüş bir izdüşümüdür. Dilden doğan bir sanat dalı olması edebiyata bazı genişlikler sağlarken bazı sınırlılıklar da getirir. Önce sağladığı genişliğe değinelim: Nermi Uygur, edebiyat ürünlerinin “biricik” oluşundan söz eder. Çoğaltılabilse, onlarca kopyası çıkarılabilse bile bir şiirin, bir romanın aynı tek, özgün ve özel eser olduğunu vurgular:

Varlık yönünden biriciktir edebiyat ürünü. Hangisinden söz edersek edelim, bir tek şeyi, gerçekte tek bir yapıtı göz önünde bulundururuz. İsterse beş dergide birden yayınlansın, isterse 500.000 tane basılsın, hiçbir edebiyat yapıtının çoğul bir varlığı olduğunu öne süremeyiz. Orhan Veli’nin bir tek “Sereserpe”si var. Oysa bu şiiri bilenlerin belki de hepsi başka bir kitapta, belli bir kitaplıkta belli bir yer tutan belli bir kitapta okudular bu şiiri. Gene de tektir “Sereserpe” şiir olarak (Uygur, 1985, s. 29).

Nermi Uygur, bir tablonun aslını seyretmekle makineden çıkmış çoğaltmasını seyretmenin, eseri algılamakla örneği algılamanın farkına dikkat çeker. Uygur’un değindiği “biricik”lik, edebiyat eserleriyle okur arasındaki ilişkiye gerçekten geniş olanaklar sağlıyor. El yazması eserlerin tarihsel değeri çok yüksek ve bir yazarın, bir şairin el yazması notlarına sahip olmak büyük bir zenginliktir ama bu, metnin içeriğiyle değil, edebiyat eserinin nesne olarak değeriyle ilgili. İster el yazmasından okuyalım ister çağdaş baskı teknikleriyle çoğaltılmış bir örneğinden okuyalım, Fuzuli’nin şiirinin değeri değişmez. Oysa Van Gogh’un bir tablosunu izlemekle o tablonun birebir ve çok yüksek kalitede çoğaltılmış bir basılı örneğini izlemek, sanat eserinin izleyicisi için aynı değerde olamaz. Biri estetik doyum sağlar, diğeri o tablonun aslı hakkında sadece bir fikir verir ve aradaki estetik farkı ancak eserin aslıyla karşılaştığınızda anlarsınız. İşte bu noktada edebiyat diğer sanat dallarına oranla daha geniş bir dolaşım alanına sahip görünüyor. Çünkü eserin üzerine yazıldığı kâğıdın kalitesi, alfabesi, kitabın boyutu vs. ne olursa olsun, yazarın/şairin kullandığı sanatsal üretim aracı olan dil, okurla buluşuyor. Edebiyatın genişliği bağlamında evrenselliğine de değinmemiz gerekiyor. Hangi dilde, hangi uygarlıkta, ne zaman ve kim tarafından söze, yazıya döküldüğü bilinsin ya da bilinmesin edebiyat eserlerinde insanlığın evrensel varlığı işlenir. Örneğin insanlığın -şimdilik- en eski yazınsal metni olan Gılgamış Destanı’nda insanoğlunun yaradılışındaki tüm sorunlar bütün açıklığıyla şiire dökülmüştür. Türk sözlü kültürünün en eski ürünlerinden olan Alp Er Tunga Sagu’sunda “Alp Er Tunga öldü mü/Issız acun kaldı mı” dizeleri, sevdiğini yitirmiş herkesin acısını ve yalnızlığını ifade ediyor. Anna Karenina’nın kaderini ve kederini anlayabilmemiz için Rus olmamız gerekmiyor. Sadece bu eserlerin çevrilmesi gerekiyor. İşte bu da beraberinde edebiyat eserinin sınırlılığını getiriyor. Ne yazık ki bir dilin eserleri diğer bir dile/dillere çevrilmediği sürece sadece o dilin sınırları içinde kalıyor. Dil, kültürel ve toplumsal bir araçtır. Edebiyat, dili bireyselleştiren, özgünleştiren, özgül ve özgür kılan bir yoldur. Edebiyat eseri üreten sanatçı, dünyayı hangi dil ya da dillerle algılıyorsa o dilde eser üretebilir ve o dilden başka bir dile çevrilene dek, bütün dünya o eserden mahrum kalır. Diyelim ki Bilge Karasu’nun eserleri İspanyolcaya ya da Çinceye çevrilmediği sürece o dilin konuşurları, okuryazarları Bilge Karasu’nun eserlerinden mahrum kalacaktır. Dostoyevski’nin eserleri Rusçadan çevrilmeseydi, biz de ondan mahrum kalacaktık. Oysa bir fotoğraf, bir heykel, bir tablo, bir dans gösterisi, bir senfoni ya da bir şarkı karşısında hepimiz eşitiz. Sanatçısının kim olduğu, hangi dille konuştuğu önem taşımaksızın eserden hoşlanabiliriz, kendi sanatsal deneyim ve dağarcığımız oranında eserden haz duyabiliriz. Edebiyat, yaratıldığı dilin tüm kültürel , tarihsel, toplumsal ve güncel ayrıntılarını da üstlenen bir sanat dalıdır. Bu durum edebiyatı bir yandan sınırlıyor ve diğer sanat dallarına göre daha yerel ve özel kılıyor. Örneğin, Yunus Emre’nin “Canlar canını buldum bu canım yağma olsun” (Yunus Emre, 1965, s. 111) dizesini tam olarak başka bir dile çevirmek mümkün olmasa gerek.

Sanat eserine neden gereksinim duyarız? Edebiyat bize ne kazandırır? Sanat ve edebiyat olmazsa ne kaybederiz, bireylerin ve toplumların yaşamında ne eksik kalır? Bu soruların yanıtı, sanat eseriyle karşılaşmamış biri için hiçbir şey ifade etmez; ama sanat, insanın temel ruhsal gereksinimlerinden biridir. Toplumların ayakta kalması savaşla, geniş topraklarla değil, ürettiği bilgi ve sanatla mümkündür. Çünkü bir ülke; gün gelir o toprakları vesonsuz hazineyi kaybedebilir; ama sanat ve bilim üretmişse o ulus, o ülke, o uygarlık binlerce yıl sonra bile anılır, anlatılır. Bugün Frigleri anıyorsak savaşçılıklarından dolayı değil, geride bıraktıkları sanatsal eserlerden dolayı anıyoruz. Dil ölümünün temel nedenlerinden biri, o dille edebiyat eseri yaratılmamasıdır. O hâlde edebiyat, toplumu birbirine bağlayan dili geliştirerek o toplumun kültürel zenginliğini, tarihsel geçmişini, olası geleceğini kuruyor. Edebiyat bir ulusun dilinin gelişmesini, zenginleşmesini sağladığı için o toplumun her bireyinin kültürel düzeyini, sanatsal zevkini yükseltir. Böylece edebiyat, toplum ve birey birbirini besler. Bireylerin edebiyata neden gereksinim duyduğu üzerinde de düşünmek gerekir. Sürekli içinde yaşadığımız dili bir de okuyarak, yazarak ya da dinleyerek yeniden üretmek, eseri yaratana ve eseri okuyana ne kazandırır?

Şair ve yazar, sözcüklerle yeni bir dünya kuran kişidir. Yazar/şair daha önce hiç kimsenin o cümlelerle, o sözcüklerle, o dizelerle anlatmadığı şeyin peşindedir. Jean Paul Sartre “İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır” diyor. Bu söz bizi, bireye özgü dil kullanımına, yani üsluba götürüyor. Yine bu söz, edebiyatın konuyla, bilgiyle değil, konuyu işleme yoluyla ilişkili olduğunu düşündürüyor. Sanatçıyı söyleyerek ya da yazarak eser üretmeye götüren, içinden yükselen bir istek olsa gerek. Buna ilham, yaratma cesareti, yaratma mecburiyeti ve deha denebilir. Sait Faik “Yazmasam deli olacaktım” (Abasıyanık, 1979, s. 200) derken sanatçının doğal, toplumsal, bireysel, evrensel gerçekler karşısında bir insan olarak ancak yazarak gerçeğe dayanabileceğini, direnebileceğini ifade eder. Bu, sadece Sait Faik için değil, tüm yazarlar, şairler için geçerli olmalıdır. Diğer taraftan şu soruları da sormalıyız: İnsan neden edebiyat eseri okur? Sözcüklerle kurulmuş bir dünyaya dalmanın okura katacağı nedir? Okumak, kişisel bir eylemdir. Yazmak da… Okuyan bir kişi, okuduğu metni yaratmış kişiyle ve onun sözcüklerle yarattığı dünyanın kişileriyle, olaylarıyla, mekânlarıyla bütünleşir. Böylece okumak, tek kişilik bir eylemden bir kısmı kurmaca da olsa çok kişili bir eyleme dönüşür. Yolculukta yanınızda okuyan kişi, az ötede kahve içerken kitabının sayfalarını çeviren biri, şezlongda uzanmış güneşlenirken kitabından ayrılamayan biri, ders arasında kitabına dalmış biri dışarıdan bakıldığında elindeki kitapla, metinle baş başa görünür. Aslında o kişi kendini saran gerçek dünyadan uzaklaşmış, sözcüklerin yarattığı kocaman bir dünyada bambaşka bir evrendedir. İşte insanlar okurken bu kopuşu, bu yoğunlaşmayı, bu derinleşmeyi, bu yükselişi arzular. Bir okur romanları, tiyatro oyunlarını, şiirleri okumanın sözcüklere kattığı yeni bin bir anlamı çözmeyi ister. Bazıları da bilmedikleri yaşamları denemenin, görmenin, tanımanın peşindedir. Bir okur şaşırmak, korkmak, rahatlamak da isteyebilir. Edebiyat eseri, birçok gereksinime karşılık verebilir. Her okurun o esere ne için, nasıl yaklaşacağı, neyi ne kadar elde edeceği, o okurun önceki okuma deneyimine, okuma kültürüne, okuma sabrına bağlıdır. O nedenledir ki bazı eserleri yaşamımız boyunca birkaç kez veya birçok kez okuyabiliriz. Her okuyuşumuzda yeni bir tat, yeni bir zevk alabiliriz. Dünya edebiyatının klasik eserlerini, tam da bu nedenle, herkesin mutlaka okuması ve hatta yeniden okuması beklenir.

Rita Felski, “Edebiyat Ne İşe Yarar” adlı kitabında insanın okuma nedenlerini “tanıma, büyülenme, bilgi, şok” olmak üzere dört temel noktada açıklıyor. Felski, okumanın “bir tanıma mantığı içerdiğini, estetik deneyimin sözüm ona büyüsü bozulmuş bir çağda büyüle(n)me ile benzerlikler sergilediğini, edebiyatın ayırıcı toplumsal bilgi biçimlerini yarattığını, okuduğumuz metin tarafından şok edilme deneyimine itibar edebileceğimizi” öne sürüyor ve bunları “metinsel bağlanma tarzları” olarak değerlendiriyor . Felski’nin tanımaya dair açıklaması, insanın edebiyat eserine yönelmesinin, okurken duyduğu hazzın da yalın bir anlatımını içeriyor:

İnsanın bir kitapta kendini bulması, tanıması ne anlama gelir? Aynı anda hem düpedüz sıradan hem de gene eşsiz gizemde bir deneyim gibidir. Sayfaları çevirirken kuvvetli bir betimlemenin, bir olaylar kümesinin, karakterler arasında geç bir konuşmanın, bir iç monoloğun etkisine kapılırım. Metin ile okur arasındaki boşluk birdenbire, habersizce, şimşek gibi bir anda çakıveren bir bağlantıyla aşılır; bir yakınlık ya da bir uyuma ışık vurur. Sözcüklerin belli bir birleşiminin barındırdığı önsezi karşısında şaşırıp kalmış olan ben ya böyle bir anın gelmesini bekliyor ya da böyle bir anla tesadüfen karşılaşıyorumdur. Her iki durumda da bana hitap edildiğini, çağrıldığımı, davet edildiğimi hissederim: Okuduğum sayfalarda kendi izlerimi bulmaktan alamam kendimi. Bir şeylerin değiştiği su götürmez; perspektifim başka bir yöne kaymıştır; daha önce görmediğim bir şeyi görüyorumdur (Felski, 2010, s. 37).

 

Bu noktada durup Italo Calvino’nun, “Klasikleri Niçin Okumalı?” sorusuna verdiği yanıtlara da bir bakalım. Calvino, klasiklerin genellikle “yeniden okunan” kitaplar olduğunu söyler ve klasik eseri şöyle tanımlar:

“Klasikler, gerek unutulmazlıklarıyla varlıklarını duyurduklarında gerek kolektif ya da bireysel bilinçdışı kılığına bürünüp belleğin katmanları arasına gizlendiklerinde, özel bir etki gösteren kitaplardır”. O özel etki nedeniyle Calvino’ya göre gençliğimizde okuduğumuz ve bizde tohumlarını bırakmış olan kitapları, olgunluk çağımızda yeniden okumalıyız. Çünkü “bir klasiği her yeniden okuma, ilk okuma gibi bir keşif okuması”dır ve “bir klasiği her ilk okuma, aslında bir yeniden okuma”dır. Calvino, bir klasiğin söyleyeceklerinin asla tükenmeyen bir kitap olduğunu belirtir. Bunun nedenini klasiklerin, bizden önceki okumaların ve geçtikleri kültürlerin izlerini bize ulaştırmasına bağlar. Her okuduğumuzda bize beklenmedik, yeni, benzersiz gelen ve güncelliğin arka plandaki gürültüsüne rağmen varlığını sürdüren şeylerin klasik olduğunu söyler (Calvino, 2008, s. 11-18).

Yaratılmış bir sanat ürünü olan romanı, öyküyü, oyunu, şiiri okuma, bizi başkalarını da okumaya yönelten bir eylemdir. İşte bu, okumanın ve edebiyatın hazzıdır. Yazanı sözcüklerle yaratmaya götüren keşif ve keyif duygusu neyse okuyanı da yeni kitaplara götüren odur. Çünkü okuma, yaratıcı bir eylemdir. Okurken bize haz veren sadece yeni ve bilinmedik şeylerin anlatılmasından duyabileceğimiz heyecan değil, bildiğimiz, tanıdığımız duyguların, yaşantıların, düşüncelerin nasıl olup da öyle etkili, öyle özgün ve yeni bir şekilde söylendiğidir. Yoksa edebiyatın da genel olarak sanatın da konusu hemen hemen hep aynı şeyler olduğu hâlde, neden dünya tarihinde binlerce roman, yüz binlerce şiir var? Çünkü her sanatçı yaşamın gerçeklerine, kendine, insana, doğaya başka bir açıdan bakarak başka sözcüklerle anlatabiliyor. Her okur, her okuduğu metinle yaşama, dünyaya, evrene, kendine dair yeni bir bilince ulaşıyor.

Şimdi yeni bir soru sormanın vakti geldi: Gündelik bir iletişim aracı olan dil ne zaman, nasıl bir edebiyat eserinin üretim aracı oluyor? Aynı sözcükler ne zaman sıradan ne zaman sanatsal bir öge sayılıyor? Yalın bir cümle, basit bir ifade, ne zaman ve nasıl “edebî” bir metin oluyor? Aynı cümleyi gündelik ve sanatsal kılan nedir? Ya da daha yalın bir söylemle soralım: Bir metin ne zaman edebî oluyor? Bu soruyu bu yalınlıkta soran Roman Jacobson’un yanıtı amaç ve bağlamla ilgili. Jacobson sanatsal üretimde amacın yalnız ve ancak kendine dönük olabileceğini, bir metnin bağlamı içinde değerlendirilebileceğini söylüyor. Bu durumda Terry Eagleton’ın verdiği örneği hatırlamamız gerekir:

Edebiyat günlük dili dönüştürür ve yoğunlaştırır, günlük dilden sistematik olarak sapar. Otobüs durağında yanıma yaklaşır da bana “Ey sessizliğin el değmemiş gelini” derseniz, edebî söylem alanında olduğumu hemen fark ederim. Bunu kelimelerin dokusu, ritmi ve titreşimi soyutlanabilir anlamlarının ötesinde bir anlamı çağrıştırdığı için veya dilbilimcilerin daha teknik olarak açıklayabilecekleri gibi gösterenler ile gösterilenler arasında bir oransızlık olduğu için fark ederim. Kullandığınız dil kendine dikkat çeker ve maddi varlığını “Sürücülerin grevde olduğunu bilmiyor musun?” gibi cümlelerden çok farklı bir biçimde öne çıkarır (Eagleton, 1990, s. 27).

O hâlde sıradan bir cümleyi edebî kılan şey, cümlenin hangi bağlamda, kimler arasında, nasıl, hangi amaçla kullanıldığıdır. Eagleton’ın örneğinden devam edersek, durakta bekleyen birine “Ey sessizliğin el değmemiş gelini” dediğinizde ona herhangi bir bilgi iletmezsiniz, ondan herhangi bir bilgi almazsınız, sözcükleri ve cümleyi günlük işlev ve içeriğiyle kullanmadığınız için bir karşılık da beklemezsiniz. Durakta bekleyen birine yönelttiğiniz “Sürücülerin grevde olduğunu bilmiyor musun?” cümlesiyse öncelikle o saatte, oradan bir otobüs geçmeyeceğini bildirme cümlesidir; ikinci düzeydeyse toplumsal bir olaydan haberdar etme cümlesidir yani her iki düzeyde de bilgi içerir. Oysa hiçbir edebî cümlenin esasen bilgi iletme işlevi ve amacı yoktur. Demek ki edebî olan ile edebî olmayan arasındaki en temel ayrım, amaçtır. Jacobson, bunu “metnin amacının yalnız ve ancak kendine dönük olması” diyerek açıklıyor. Önemli olan sözcüklerle bilgi aktarmak değil, sözcükleri estetik bir bağlamda estetik bir amaçla bir araya getirmektir. Akşit Göktürk ise “yüzeydeki biçimsel özelliklerin değil, ilettiği anlamlarla sunduğu dünya”nın bir metni edebî kıldığını belirtiyor ve edebiyatı “yaşadığımız dünyadaki durumlarla değerleri, gerçek deneysel bilgilerimizle açıklayamayacağımız bir bağlamda, bir kurmaca dünyanın kendine özgü tutarlılığı içinde, yeni ilişkilerle sunan” bir yapı olarak tanımlıyor (Göktürk, 1988, s. 42).

Bütün bunlar bizi edebî yani yazınsal olanın, anlatılandan değil, anlatma biçiminden kaynaklandığına götürüyor. Bir örnek verelim: Oktay Rifat bir şiirinde “Köşe başını tutan leylak kokusu/Yakamı bırak da gideyim” (Oktay Rifat, 2007, s. 217) diyor. Bir süre şiir üzerinde biraz kendi kendinize düşünün. Bu iki dizelik şiirden öğrenebileceğimiz bir bilgi var mı? Yok. Bu iki dizeyi bilmeden de yaşayabilir miyiz? Evet. Peki, bu dizeleri okumuş biri olarak bir değişim geçirdik mi? Eğer üzerinde biraz düşündüyseniz, sözcüklerin ruhunuza ve zihninize erişmesine fırsat tanımışsınız demektir, o zaman bir değişim geçirmişsinizdir. Hepsi gerçek yaşamın sanatçının ruhundaki izdüşümleridir. Okur olarak bizler, o izdüşümleri kendi ruhumuzdaki yansımalarıyla birleştiririz ve edebiyat eseriyle karşılaştıkça değişiriz: Dünyayı başka açılardan görmeye başlarız, aynı şeyi birden fazla yolla anlatmanın mümkün olduğunu öğreniriz, sözcüklerimiz boyut ve içerik bakımından çeşitlenir, zevklerimiz incelir, seçkinleşir, zihnimiz gelişir, düşüncelerimiz özgürleşir, ruhumuz beslenir. Edebiyat eseriyle karşılaşmadan önceki hâlimizden çok daha ilerideyizdir artık ve bu gelişim eserden esere devam eder. Oktay Rifat’ın şiirine dönersek: Şair şöyle bir görüntüyü kullanıyor: Köşe başını tutmuş biri, sizin yakanıza yapışmış ve bir yere gitmenizi engelliyor. Günlük yaşamda aralarında çekişme olan iki kişiden biri diğerine “Köşe başını tutan Ahmet/Yakamı bırak da gideyim” deseydi, bunu bir tehdit, bir korku, bir sorun cümlesi olarak algılardık. Oysa köşe başını tutanın “leylak kokusu” olması, her şeyi tamamen değiştiriyor. Sadece işlev ve amaç bakımından değil, bizde yarattığı etki bakımından da değiştiriyor. Şimdi “leylak kokusunun köşe başını tutması ve birinin yakasını bırakmaması” üzerinde bir daha düşünelim. İşte bizim bu noktada durakalmamızı sağlayan, gerçeği dönüştüren ve yeni bir biçime sokan, edebiyatın gücüdür. Günlük yaşamın sıradan bir durumuna bambaşka bir işlev katan, edebiyatın gücüdür. İki dizeyle bize leylak kokusunun gücünü fark ettiren ve hissettiren de edebiyatın gücü. Bu, günlük dilin edebî dile dönüşmesidir.

Edebiyat, dilin her seferinde her sanatçıya özgü bir biçimde yeniden kurulabilmesi sanatıdır. Bir şiirin, bir romanın, bir öykünün nerede, ne zaman, hangi koşullar altında, nasıl yaratıldığını okur olarak merak edebiliriz. Şairlerin, yazarların eserlerine dair notları, günlükleri, mektupları, dergilerde yayımlanmış söyleşileri ve edebiyat araştırmacılarının bu yöndeki çalışmaları bize ışık tutabilir. Edebiyat, sadece roman, şiir, öykü, oyun gibi kurmaca türleri değil, gezi, günlük, mektup, yaşam öyküsü, özyaşamöyküsü, anı gibi yaşantısal türleri de içerir. Ortak nokta, anlatılanların okurda estetik bir duyuş oluşturacak şekilde biçimlendirilmesidir. Edebiyatı tanımlamada en çok kullanılan kavramlardan biri “kurmaca”dır. Kurmaca, anlatılan öykü, birbirini izleyen, birbirine eklenen gerçek, gerçeğe benzer ya da düşsel olayların tümü; bir başlangıç durumundan bir bitiş durumuna giden belli başlı olayların süre dizimsel bir sıra içinde kendisini oluşturmasıdır. Kurmaca kavramı; roman, öykü, tiyatro gibi olay akışı içeren edebiyat türleri için olduğu kadar, şiir için de geçerlidir. Çünkü edebiyat ürününün yaratıcısı olan yazar/şair, günlük yaşamın izlerinden, araştırmalarından, hayallerinden, düşlerinden, duygularından vb. yola çıkarak eserini yaratır. Eseriyle gerçek arasındaki bağın düzeyini yalnız ve ancak sanatçı bilir. Bir izlenim veya bir bilgiden, gerçek yaşamında karşılaştığı ya da zihninde kurguladığı bir olaydan yola çıkmakta sanatçı özgürdür ve bunun düzeyini -eserinde ya da eserin dışında- açıklamak zorunda da değildir. Okur da metnin bu kurulmuş gerçeği karşısında aynı düzeyde özgürdür; anlatılanları kendi yaşamıyla benzeştirebilir ya da hiçbir bağ kurmayabilir. Edebiyat eserini yaratan için de okuyan için de eserin gerçek yaşamla benzeşip benzeşmemesi bir ölçüt oluşturmaz. Biz eseri, bizde yarattığı duygular, düşler, izler için okuruz. Şairin evinin köşe başında bir leylak ağacı olup olmadığını öğrenmek, şiirin bizde yarattığı etkilere sanatsal/estetik bir şey katmaz, duyduğumuz sanatsal zevkten bir şey eksiltmez.

 

Murat Yurdakul – Özyaşam Öyküsü
01.01.1980’de Adana’da doğdu. Anadolu Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümünü tamamladı. Yazın hayatına öyküyle başladı. Öyküleri, şiirleri ve yazıları Varlık, Kitap-lık, Milliyet Sanat, A Edebiyat, Yom Edebiyat, Ekin Sanat Edebiyat ve Düşün, Edebiyatist, KaraKedi dergilerinde yayımlandı. MevzuEdebiyat.com’da edebiyat tahlili, şiir ve roman eleştirisi yazıları yayımlanıyor. İtalyanca, İspanyolca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Yurdakul’un verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Murat Yurdakul, ileri düzeyde İspanyolca, İtalyanca ve İngilizce
biliyor.
Şair / yazar;
● International poetry competition “Vıtruvıo Prize” – XIII Edition- year 2018 ‘La voce di mia
madre’, D Barış Silahları bölümünde liyakat ödülüne layık görüldü.
● “Espaco do Ser” adlı Portekiz’de yayımlanan bir edebiyat dergisinde çağdaş Türk şairi
olarak yer aldı.
● “Opa Antthology” modern şair antolojisi seçkisinde yer aldı.