Yazar Mehmet Fırat Pürselim ile Tuğba Gürbüz Söyleşisi 

11 Mayıs 2018

 

Öykü ne değildir?

Öykü her zaman silahın patlaması değildir.

 

Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?

 

Yok başka bir cehennem

Yaşıyorsunuz işte.

Behçet Aysan / Sesler ve Küller       

 

Atmosfer, bir betimleme zinciri değilse, nedir?

Öyküde atmosfer, bir nefes alma biçimidir.

 

Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?

Melville’in ölümsüz eseri Moby Dick‘de herkes ölürken geride olanları anlatmak için İsmail sağ kalır. Edebiyatçılar (öykücüler) olanları anlatmak için geride kalan çağının tanıklarıdır.

 

Ernest Hemingway “… bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris’in çatıları üzerinden bakarak: Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,” diye düşünürüm,” diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?

Ben genellikle öyküleri kafamda senelerce gezdirdikten, tüm kurguyu kafamda oturttuktan ve öykünün o vurucu cümlesini bulduktan sonra yazmaya başladığım için çok fazla tıkanmam. Tıkandığımı hissedersem, iyi bir şey çıkaramazsam, zorlamam. Yanlış zamanda olduğumu düşünürüm ve doğru zaman gelip öykü kendini yazdırana (belki de yazdırmayana) kadar bırakırım.

 

Dil araç mıdır, amaç mı?

Hiç araç olur mu dil, amaçtır hem de öyle bir amaçtır ki, yaşama amacıdır.

 

Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?

Olmaz mı, oldu ama hiçbiri Akılsız Sokrates kadar inatçı değildi. Hikâyelerden beslenen bir roman olan Emanetimdeki Hayatlar’ı yazarken, kahramanlarından biri de Akılsız Sokrates’ti. Ben bir şekilde öyküsünü yazdım, bitirdim. Romanın içine yerleştirdim ama aralarında doku uyuşmazlığı oluştuğunu da hissediyordum. Sokrates romanı reddetmişti. Kahramanı da hikâyesini de çok seviyordum, kendime yalan falan da söylüyordum, cuk oturdu, diye. Romanın karalamaları bittiği zaman okumaları için arkadaşlarıma gönderdim. Onlarla konuşmalarımız neticesinde bu öyküyü kitaptan çıkarttım. Bunun üzerine kahramanımın novellasını yazmaya niyetlendim. Epeyce yazdım da ama orada da beni tıkadı, elimi kolumu bağladı. Anladım ki, inatlaşmamın bir anlamı yok, ben de ona boyun eğdim. Anlattıklarından tatmin olduktan sonra sustu, daha fazlasını kulağıma fısıldamadı. Oysa ben uzun uzadıya onu anlatmayı planlamıştım. Bu sefer novelladan da mecburen vazgeçtim ve uzun tek bir öykü olarak anlattım. Fakat Sokrates buna da izin vermedi. Orada da gitmeyen bir şeyler olduğunu fark edince iki ayrı öykü haline getirdim. Diğer parçasından kopan kahramanım rahatladı ve öykü kitabıma icazet ve adını verdi.

 

İlhan Berk “Anlam ve Anlamı Aşmak” başlıklı yazısında, “Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar,” diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir? 

Tabii ki bu edebiyatın amacı değil midir zaten. Metnin düz anlamının arkasına onu aşan alt ve üst anlamlar yükleyebilmek. Doğrudan bir okumayla bile zevk alınabilecek metnin alt okumalarında bambaşka dünyalara kapılar açmak, edebiyat için yaşayan hemen her yazarın arzusudur. Fakat bunu layığıyla yapanlar oldukça azdır, Ferit Edgü, Latife Tekin, Kafka, Marquez’in beni özgürleştirdiğini söyleyebilirim. Metin olarak da distopik anlatının üç klasiğini anayım: Hayvan Çiftliği, 1984, Fahrenheit 451.

 

Kim konuşuyor burada? Öyküde ‘ben’ kimdir? Öykücü metnin neresindedir?

Öyküdeki ben anlatıcı, okur olarak bizi bazen öylesine etkiler ki, onu yazar sanırız. Metnin kurmaca olduğunu bile bile bu tongaya basarız. Sanırım bu hoşumuza gider. Yazardan parçalar aramak okurun işidir. Öykünün içine kendinden, yaşadıklarından ya da hayatından ufak parçalar yerleştirmekse yazarın. Bu demek değildir ki, anlatılan yazarın hikâyesidir. Hayır, anlatılan senin hikâyendir ey okur. En sevdiğim şekilde ifade edecek olursam; Flaubert’in, “Madam Bovary kim?” diye soranlara, “Madam Bovary benim,” demesi gibi, Madam Bovary yazardır. Öte yandan muhtemeldir ki, Flaubert bu sözü arkası kesilmeyen sorulardan bunalarak kahramanını korumak için söylemiştir. Yani aslında Madam Bovary; yazardır, yan komşudur, sokaktaki fahişedir, evde beslenen kedidir, herkestir, hiç kimsedir. Kedi ne alaka demeyin; kedinin kaprisleri, sokuluşu sonra birden tırnaklarını çıkartması bile yazarı etkileyip kahramanına ilham olabilir. Öyküde ben bazen de okurdur. Bu daha çok, sevdiğimiz ve kendimizden şeyler bulduğumuz metinlerde olur; hiç görmediğiniz, irtibatınızın bulunmadığı belki de dünyanın bir ucunda elli yıl önce ölmüş olan yazar sizi – okuru anlatmıştır. Hımmm, yazarken benim kafam karıştı, okurken siz nasıl anlayacaksınız, diye düşünüyorum ama maalesef bu işin formülü bu: Öyküdeki ben, herkes ve hiç kimsedir… buna yazar da okur da dahildir, hatta kedi de… özellikle de kedi.  😉

 

“Eserin ilk hâli bok gibidir” demiş Ernest Hemingway.

İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek…. Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Bir öyküyü bitirdiğim ilk an, müthiş bir eser ortaya koymuşum gibi hissederim kendimi. Rahatlama, mutluluk, başarmanın gururu gibi duygular içimden gelip geçer. Birkaç gün sonra geri dönüp baktığımda aynı Hemingway’in güzel tanımı gibi düşünürüm. “Bu ne lan? Sen ne yazdığını sanıyorsun? Buna öykü mü diyorsun?” gibi sözlerle kendimi sigaya çekerim. Dönüp dönüp düzeltirim en sonunda ne ilk ne de ikinci ruh halini hissederim, sadece öykünün tamamlandığını hissederim.

Dönüp dönüp bakmalar, kendini kaptırırsan hiç bitmez çünkü mükemmel metin yoktur. İçime sindiği zaman biter diyeyim. Bu bazen oldukça kısa sürede olur bazen de yıllar sürer. Dergilerde yayınlanan öykünün günahı olmaz diye düşünürüm, yani günahı olsa da Allah affeder. (Okur affetmez o ayrı…) Bir öyküyü kitaba alırken ya da kitabın sonraki baskılarında öze ilişkin radikal değişiklik yapmayı, kendi adıma uygun bulmuyorum. Ama imla ve anlatımda ufak tefek değişikliklerle mükemmel olmasa da en iyisine ulaşmaya çabalarım.

 

Mehmet Fırat Pürselim – Özyaşam Öyküsü
1975 yılında Antalya’da doğdu. Üsküdar Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Halen serbest avukatlık ve arabuluculuk yapmaktadır.
İlk kitabı Hayat Apartımanı, 2012 Naim Tirali Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Çocuklar için hazırladığı Doğa Öyküleri serisinin ilk kitabı Flamingo Çocuk 2013 Mayıs ayında çocuklarla buluştu. İlk romanı Emanetimdeki Hayatlar 2014 yılı Haziran ayında yayımlandı. 2016 yılında Akılsız Sokrates isimli öykü kitabı ve Kumsalda isimli gençlik romanı okurların beğenisine sunuldu. Akılsız Sokrates kitabı, 2017 Türkan Saylan Sanat Ödülü ile taltif edildi.
BirGün Kitap, Evrensel Gazetesi, BirGün Gazetesi, Yeşil Gazete, Kitap Eki ve çeşitli dergilerde kitap incelemelerine ve edebiyata ilişkin yazıları yayınlanmaktadır. Uzman Tv’de kitap tanıtımı programları yapmıştır.

 

Paylaş
Önceki İçerikHenüz Mecrasını Bulamamış Mikro Öykü
Sonraki İçerikEdebiyat Nasıl ‘Olur’?
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ni bitirdi. Mario Levi’nin Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne devam etti. Ürünleri Galapera Öykü, yitik ülke, altzine, Parşömen Sanal Fanzin, Birgün Kitap, Artistik Bellek, edebiyathaber, Edebiyatist, Roman Kahramanları, Yeşil Gazete, Kara Zambak, ekmek ve gül, Kitap eki gibi çeşitli basılı ve dijital yayın organlarında yayımlandı. Ütopya: Benim de Bir Hayalim Var ve Gurbet, Hasret, Fedakarlık, Aşk öykü seçkilerinde yer aldı. İlk öykü kitabı Lodos Çarpması 2015 yılında NotaBene Yayınları’ndan çıktı. Kurmacabiyografiler adında bir bloğu var. Çanakkale’de yaşıyor.