Bu yazının bir kitap eleştirisi olmadığını belirterek başlamak istiyorum. Çünkü bu sitenin nitelikli okurları üst düzey yazılmış kitap eleştirilerine alışık olduğu için bu yazıdan da böyle bir kitap eleştirisi bekliyor olabilir. Ancak ben bir öykücüyüm ve öykü de yazan bir roman okuru olarak sadece okuduğum bir romanla ilgili son derece öznel, biraz da öykücü romantizmi içeren düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Amin Maalouf’u takip eden okurlarının ve edebiyat eleştirmenlerinin çoğuna göre, Doğu’nun Limanları (Les Echelles Du Levant) Maloof’un en etkileyici kitabıdır. Kitapyurdu istatistikleri de bunu destekler şeyler söylüyor. Bu yazıyı yazdığım gün itibariyle roman Kitapyurdu’nda tam 10,042 adet satılmış. Sadece sanal ortamdaki bu satış rakamları bile göz kamaştırıcı doğrusu. Ekşi Sözlük’te de övgüler dizi dizi. “Amin Maalouf’un ayakta alkışlanması gereken eseri” demiş bir sözlük yazarı, bir diğeri Kürk Mantolu Madonna tadı bulmuş, hatta daha da iddialı şeyler söylenmiş sözlükte: “Amin Maalouf’un hakikaten muhteşem eseri. İsyan’dan ya da diğer karakterlerden olsun eminim her okuyan kendinden bir şeyler bulmuştur bu romanda” denmiş mesela. Birçok sözlük yazarı ve kitap eleştirmeni muhteşem bir aşk kitabı demiş Doğu’nun Limanları için. Peki, gerçekten bir aşk romanı mıdır Doğu’nun Limanları?

İsterseniz önce biraz romandan bahsedeyim. Sonra neden bu romanın bir aşk romanı olmadığına geçeriz. Romanın ana karakteri İsyan Kitapdar’dır. İsyan Kitapdar anlatıcıya -yazara- Paris’te bir otel odasında anlatmaktadır tüm olan biteni. İsyan anlattıkça roman oluşmaya başlar ve biz de romana dâhil oluruz. Osmanlı hanedan soyundan bir prensesin torunu olan İsyan Kitapdar, babasının Adana’daki Ermeni olayları sırasında zorunlu olarak Lübnan’a -Amin Maloof’un atayurduna- gelmesi sonrası burada evlendiği bir kadından doğar. Babası oğlunun bir devrimci olmasını istediği için ona İsyan ismini vermiştir. Ancak İsyan devrimci değil doktor olmak istiyordur ve bu amacına ulaşmak için Paris’e –Amin Maloof’un uzun yıllardır yaşadığı şehre- tıp okumaya gider. Derslerinde oldukça başarılı olan İsyan bir gün barda arkadaşlarıyla beraberken Bertrand takma adlı bir direnişçi ile tanışır ve hayatı değişir. Artık bir devrimcidir. Bu sırada hayatının kadını olacak Yahudi kökenli bir devrimci kız, Clara hayatına girer. Clara da oldukça cesur bir devrimcidir. İsyan’ın devrimci ünü tüm Avrupa’ya hatta Beyrut’a ulaşmıştır çoktan. Savaştan sonra bir doktor olarak değil bir devrimci olarak Beyrut’a dönen İsyan Kitabdar Beyrut’ta kahraman olarak karşılanır. Clara da Hayfa’ya, dayısının yanına yerleşir ve kısa bir süre sonra evlenirler. Evlendikten sonra Hayfa ve Beyrut arasında gidip gelirler bir süre. Clara hamileyken Hayfa’da kalmayı tercih ederler. 1948’de Kitabdar’ın babasının rahatsızlığı üzerine Beyrut’a döndüğü bir zamanda Arap-Yahudi savaşı patlak verir ve İsyan zorunlu olarak Beyrut’ta kalır. Çeşitli yollar denese de Beyrut’tan çıkamaz bir türlü. Bu nedenle Clara ile artık doğmuş olan kızı Nadya’sından ayrı kalır. Bu ayrılık Kitabdar’ın hayatını değiştirir. Aslında kitabın kırılma noktası da tam bu noktadır.  Karısının ve kızının yokluğu, onlara olan hasreti İsyan’da bir takım ruhsal sıkıntılara sebep olur. Bundan yararlanan kötücül kardeşi Salem onu sadece zengin hastaların bulunduğu bir tımarhaneye kapattırır. İsyan, her gün onu uyuşturacak, onu deli gibi gösterecek uyuşturucu ilaçlar almak zorunda bırakılır. Yaklaşık yirmi yıl boyunca bu tımarhanede kapalı kalan ve uyuşturulan İsyan artık oradan kurtulmanın imkânsız olacağını ve intiharı düşündüğü sırada kızı Nadya onun izini bulur ve hastane yöneticileri tarafından anlaşılmaması için farklı bir kimlikle onu ziyaret eder. Bu İsyan için bir yeni bir umut olur, Nadya’nın varlığı onu yeniden yaşama bağlar. Kitabdar kızını ancak bir kez görebilmiştir. Çünkü Nadya çevresinden gelen nasihatlere uyarak, bir daha babasını ziyarete gelmez. İsyan kahve içinde verilen uyuşturucuyu daha az alarak her gün biraz daha kendine gelir. 1976’da Lübnan’da çıkan çatışmalar sırasında fırsatını bulup, yaşadığı hastaneden kaçan İsyan Paris’e gider ve orada eski dava arkadaşı Bertrand’ı bulur. Tüm yaşadıklarını anlatarak ondan Clara’nın adresini ister. Clara’dan yirmi sekiz yıl sonra hiçbir şey bekleyemeyeceğini bilmesine rağmen yine de ona bir mektup yazar ve başından geçen her şeyi anlatır. Karısından bir cevap beklemiyordur aslında, yıllar önce buluştukları bir limanda randevu verir. Buluşma günü gelir. Tüm roman anlatıcının notlarından aktarılır ve buluşma günü olan 20 Haziran’da bu notlar tamamlanır. Anlatıcı 20 Haziran’da buluşma yeri olan köprüyü görebilecek bir kafeye oturarak İsyan-Clara buluşmasını beklemeye başlar. Clara köprünün ucunda gözükür. Daha sonra eski sevgililer birbirlerine yaklaşır ve uzun uzun sarılırlar. Roman da burada biter. Sonrasını anlatmaz anlatıcı. Clara ve İsyan oradan birlikte mi ayrılmışlardır, yoksa ayrı ayrı artık içinde diğeri olmayan dünyalarına geri mi dönmüşlerdir bunu bilmez okuyucu.

Oldukça etkileyici olan bu romanı okuduktan sonra bu romanı bir aşk romanı olarak nitelemenin büyük bir yanlış olacağını düşünüyorum. Bu kitap büyük bir aşk romanı değildir. Çünkü Amin Maloof kitabın ilk bölümlerinde bize Clara’yı tanıtırken, onun inandığı, sevdiği şeyler uğruna, devrim uğruna nasıl adanmış bir ruhla, ölümü bile göze alan bir cesaretle hareket ettiğinden bahsediyor ustalıkla. Avusturya’daki tüm ailesini kaybetmesine,  soykırımı, toplama kamplarını bizzat görmesine rağmen inancını hiç yitirmeden, devrim için ölümü pahasına birçok riskli eyleme katıldığını öğreniyoruz. Ailesinden geride kalanları kurtarma ümidini hiç kaybetmediğini anlıyoruz Clara’nın. Ama sonra ne oluyorsa, birden devrimci Clara zorla bir tımarhaneye kapatılmış olan kocasını, yani biricik kızları Nadya’sının babasını bir kez olsun ziyaret etmiyor, görmeye çalışmıyor? Bu mümkün değil miydi gerçekten? Tam yirmi sekiz yıl boyunca kocasını görmenin önünde gerçekten aşılmaz engeller var mıydı? Böyle olmadığını Nadya’nın, nerdeyse ergen yaşlardaki Nadya’nın bir yolunu bulup –sahte kimlikle- babasını zorla kapatıldığı ve uyuşturulduğu akıl hastanesinde ziyaret edebilmesinden anlıyoruz. Nadya bile genç yaşta bu riski göze alarak babasını ziyaret edebilmişse ve bu ziyareti sayesinde babası hayata tutunmuşsa, devrimci Clara neden kocasını, dava arkadaşını, kızının babasını, o tımarhanede bir çeşit mahkûm olan İsyan’ı tam  yirmi sekiz yıl boyunca ziyaret etmemiş, bunun için çaba göstermemiş, hiçbir risk almamıştır? Yoksa İsyan’ı sevmiyor mudur, ihanet mi etmiştir? Her şey yalan mıdır?

Bir çift kötü sözü de Clara kadar Direniş Örgütü’nün lideri Bertrand hak ediyor kanımca. İsyan’ı Direniş Örgütü’ne katan bir liderdir Bertrand. Direniş boyunca o da birçok kahramanlık yapmış olan, ölümü göze almış olan bir liderdir. Peki, ne olmuştur da, eski arkadaşı, yoldaşı olan İsyan’ı o tımarhaneden çıkarmak için hiçbir çaba göstermemiş, işin iç yüzünü öğrenme gayretine girmemiştir. Sadece bir kez Fransız büyükelçi aracılığıyla İsyan’a ulaşmış, İsyan ona Clara’nın resmini gösterek yardım istemişse de bu yardım çağrısını anlayamamıştır Bertrand. Bu bir devrimciye, bir lidere yakışmayan bir tavırdır. İsyan Kitapdar sadece karısı Clara’dan değil, eski dava arkadaşı, lideri tarafından da vefasızlığa uğramıştır.

Bütün bunlar Amin Maloof’un bu romandaki kurgusunun zayıflığını da gösterir mi, emin değilim. Romanın kurgusu hayatın olağan akışıyla ne denli örtüşmektedir, bu kadar ağır bir dram kurguyu zayıflatmış mıdır? Dedim ya, bunları bilemem ben, çünkü eleştirmen değil, öykücüyüm sadece. Ancak şu da var ki; elbette bir yazar olarak okuyucusunu etkilemenin, sarsmanın peşindedir Maloof. Bunun için ne kadar derin bir dramın sınırlarına çekerse okuyucusunu o kadar etkileyici olacağını bilmektedir usta yazar. Zaten Clara tımarhaneden kocasını kurtarmış olsaydı Doğu’nun Limanları böyle etkileyici bir roman olmayacak, yani yazılmamış olacaktı belki de. Bu romanı büyük yapan, okuyucuyu sarsan şey İsyan’ın yirmi sekiz yıl boyunca bir tımarhanede unutulmuş olmasıdır. Ama şu kadarını da söylemek hakkımız sanırım, Doğu’nun Limanları büyük bir aşk romanı değil, ihanet romanıdır, vefasızlık romanıdır.

Doğrusu okuyucu olarak İsyan Kitapdar’ın tam yirmi sekiz yıl sonra karısı Clara ile Paris’te köprünün üzerinde buluşmasında ona; “ne kadar uzun yıllar boyunca seni bekledim, hiç özlemedin mi beni, hiç merak etmedin mi Clara, delirttin beni” deyip oradan yalnız olarak ayrılmasını isterdim. Clara İsyan Kitapdar’ı hak etmemiştir, davaya ve aşka ihanet etmiştir.  

 

Amin Maalouf, Doğu’nun Limanları, Çev: Saadet Özen, Yapı Kredi Yayınları, YKY’de İlk Baskı: Kasım 1996