Edebiyatın beni bir okur olarak yakından ilgilendirdiğini söyleyerek başlamalıyım. Bir kitap bolluğu içindeyiz. Özellikle bir öykü denizinde yüzüyoruz. Hangi kitapçıya açılsam yeni çıkmış öykü kitaplarıyla dizili raflar… Taze kitap kokusu müptelasını çarpar. İyi bir okur olduğumu düşünmemden aldığım güçle, bazı öykü kitaplarını okuduktan veya okuyamadıktan sonra bende bıraktıkları duyguları paylaşmak istiyorum bu yazıyla. Sürçülisan edersem affola. Okuma oranının düşük olduğu, üstelik nitelikli okuma oranının daha da düşük olduğu ülkemizde, okuduğum öykülerin bıraktığı izleri paylaşmak istiyorum sadece.

Leyla Erbil “kendi olma”, “kendi için varlık” kavramlarından söz eder Zihin Kuşları adlı kitabında ve bu kavramlardan beslendiğini ‘karşılığı kendinde olan metinler’ yazdığını belirtir ilerleyen sayfalarda. Hoş, Leyla Erbil bunu söylememiş olsaydı da biz onun karşılığı kendinde olan metinler yazdığını yine de anlardık. Çünkü onun metinlerinde; yazarın özgürce dolaşmasında, kurguda, öykü kahramanlarında, zaman zaman zor anlaşılan bir yazar olmasına karşın o ciddi samimiyeti ve gerçeklik payını sezeriz. Okuduğumuz metinlerin kurgu olduğunu biliriz ama anlatılan dönemi de ne anlatıldığını da pekâlâ anlarız.

Yazar adayı yazmak ister, ama bütün konular işlenmiştir, tüketilmiştir. Yazar adayı da gençtir. Bazıları yaşamın ağır yüküyle ezilip hırpalanmamıştır. Basın yayın organlarında sıkça rastlanan tecavüz, aile içi şiddet, taciz, ensest, kadın ve eşcinsel cinayetleri, çocuk gelinler, göç gibi konular nefret uyandıran, yazmaya elverişli malzemelerdir. Bu konuların her biri içinde yaşadığımız toplumun yarasıdır, ama yazarın bu konulara duyarlı olduğunu kabul etsek de yazanda yazdığı metnin karşılığının olmadığını kolayca anlıyoruz. Yazar ne yapsın? Yazmak için çok çalışır, çok emek verir; farklı okumalara açık cümleler üretir, benzetmeler yapar, bazen iğreti duran bazen gediğine oturan imgeler yaratır, kimi zaman öykü metni tümden bir ağıta dönüşür. Güzel bir dil yakalanmıştır. Bu güzel dil okuru kavrar, duygu sömürüsü yapar ve kışkırtır. Yazar duygu sömürüsünü tümcelerin arasına silikon misali döşer. Tepeler, çukurlar yaratır. Bu tepelerde dolaşmak, çukurlara düşmek bana sahicilikten uzak, yapay ve iğreti gelir. Abartılıdırlar. Hiçbir şeyin göründüğü kadar masum olmadığı dünyada bu abartı nedendir? Ama bu tarz öykülerin, ilk okuyanı çarptığı da vakidir. Aralarında oldukça iyi olanlar vardır. Ama keşke öylece kalsalardı. ‘Ne olur beni de görün, ben de varım’ diyen genç yazarlar bu işi bu denli abartmasaydı.

Yıllar önce okuduğumda etkilendiğim bir öyküden söz etmek istiyorum: Sema Kaygusuz’un Sandık Lekesi adlı kitabında yer alan “Engereğin Oğlu” adlı öyküden. Elimdeki Doğan Kitap’tan çıkan beşinci baskıda, belki de sonraki baskılarda düzeltilmiş olabilecek bir nokta dikkatimi çekti. Bana göre bir köy efsanesinden esinlenerek yazılmış. Köy efsanesi -belki de yaşanmış ve söylence haline gelmiş- diyorum, çünkü erken yaşlarda dinlediğim bir hikaye bu: Tarlada çalışan ana-babasının, önünde yoğurt dolu çanakla bir ağaç altında oturması için bıraktığı küçük çocuk, yoğurt kokusuna gelen yılanı kafasının altından sımsıkı desteler ve o kafayı yoğurt çanağına bandıra bandıra yalayıp dururken yılan ölür.

1995 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülüne daha sonra da Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne değer bulunan Sema Kaygusuz, kitaplarını mutlaka okuduğum yazarlardandır. Kaygusuz, kapalı bir mekân düşleyerek söz konusu söylenceyi geleceğe taşımış. Çok da iyi yapmış. Bana göre en iyi öyküler geçmişten çıkar. Yazar, öykünün sonunda insanlar için tehlikeli olan engereğin de hakkını vermiş Zilver’in bakış açısıyla.

Sonbahar kırmızı yaşmağını bahçelerin üstüne atmışken, vakit ikindiye varmış, yoğurt iki parmak yağ kesmişken, yılan geldi. Uğurlu evin oğlu Âzem beş yaşında. Dudağının iki yanında iki pembe gülücük, başında bir tutam saç, yüzü mermer kadar beyaz, tazecik kanı yol bulmuş kılcallarında dolanıyor. Gözlerinde çakıl taşları, çin çin kahkahalar atıyor. Oturtulmuş tahta sedire, Zilver onun sağına soluna yastıklar döşemiş, sanki anasının kucağında oturuyor. Önünde bir tas yoğurt…”

Ancak, çocuğun beş yaşında olması beni rahatsız etti. Yılanın bakış açısıyla ayaklarının sütlü, pembeli koktuğunu kabul etsek bile, beş yaşındaki bir çocuğun divanda desteklenerek oturtulmaya ihtiyacı yoktur çünkü bilinci de omurgası da gelişmiştir. Divanda yastıklarla desteklenerek oturtulması için Azem’in bebeklik çağlarında olması gerekir ki doğru olan budur, metinde betimlenen bir bebektir zaten. Beş yaşındaki her köy çocuğu yılanları bilir, tanır ve onları nesneden ayıracak bilince sahiptir. Geriye ancak oturabilen bir bebeğin, bir yılanın boğazını sıkarak nasıl öldürebileceği kalıyor. Onun yanıtını da geçmişten kalma bir deyimle vereyim: “Çocuk kuvveti; deli kuvveti”

İşte ben belki de önemsiz sayılabilecek ayrıntılara takılıyorum.

2010 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü, ardından Selçuk Baran Öykü Ödülü’nü alan Pelin Buzluk’un başka bir öyküsüne geçmek istiyorum. İncelediğim öykü Can Sanat Yayınları’ndan çıkan birinci baskıda yer alıyor. Kanatları Ölü Açıklığında adlı kitaptaki ilk öykü “İbrahim Dağı”, acıyarak mutlu olan yumuşak kalplilerin dillerinde yaşandığı yöreyi aşıp geniş coğrafyamıza yayılmış yürek burkan bir hikâyedir. İçinde duygu sömürüsü var mıdır? Vardır, ama bana göre de bu öykü başka türlü anlatılamazdı.

Ancak, aynı kitapta yer alan “Düğün Gecesi” adlı öyküye itirazlarım olacak. Yazar bu kitapta çocuk gelinlerle birlikte hülle nikahını ele almış. Belki de iki konu birlikte ele alınmasaydı kantarın topuzu bu denli kaçmayacaktı.

Ülkemizin doğusunu ve güneydoğusunu bilen, yaşı kemale ermiş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bugüne kadar hülle nikahını kullanan birisini ne duydum ne de gördüm. Ancak, artık hayatta olmayan aile bireylerinden aldığım bilgiler, aynı konuyla ilgili bugün de ulaşabildiğim bilgilerle örtüşüyor. Kısaca özetlersem: Cumhuriyet öncesi dönemde, ayranı kabaran her koca, karısına üç defa boş ol, boş ol, boş ol derse karısını boşamış olurdu. Erkektir ya (!) sonrasında pişmanlık duyar da karısıyla yeniden birleşmek isterse, nedense kadın bedeni üzerinden belirlenen iddet (üç adet periyodu) süresi dolduktan sonra kadın, kendisine nikah düşen birisiyle nikahlanır, akabinde yeni kocası tarafından da boşanır ve yeniden eski kocasıyla nikahlanırdı. Böylece kadın hizaya getirilmiş olurdu. Erken yaşlarda öğrendiğim bu bilgi beni şaşkınlığa sürüklemiş, deştikçe deşmiştim. Öğrendiğim, bu talihsiz kadınlarla nikahlamak için beli bükülmüş ihtiyarların, delilerin ve meczupların seçildiğiydi. Nereden bakarsak bakalım çirkin ve iğrenç bir durumdu anlayacağınız.

Şimdi söz konusu öyküye dönersek, varsayalım ki Anadolu’da bir zamanlar hülle nikahı için tekelerle evlendirilen kadınlar vardı. Bu zaman ne zamandı? Hangi yüzyılda hangi yörede yaşandı? Diyelim ki yüzyıl önce yaşandı öyküde geçen hikâye.

Perihan’ın kardeşidir. Yaşını akıtırdı kabuğuna. Dallarında sallanırdı. Sırtını verip kitap okurdu…”

Eğer zaman kayması yoksa öykü kahramanı talihsiz Perihan’ın en az yüzyıl önce kitap okuyan bir kız olduğunu öğreniyoruz. Yüzyıl önce mahalle mektepleri vardı ama kızlarını tekeyle evlendirecek zihniyete sahip insanların olduğu bir yerde mektepten söz edilebilir mi? Söz etsek bile memeleri yeni tomurcuklanan çocuğu yaşlı bir adamla evlendiren zihniyet kızını okula gönderir miydi?

Nevresimler tamam temiz. Kilimler pak. Yerlere çamur çekti, düzledi. Camları bir güzel macunladı. Çatıyı aktardı, bacayı temizledi…”

Perihan, bir çocuk. Yerlere çamur çekmesine eyvallah ama çatı aktarması, baca temizlemesi abartı ve duygu sömürüsü. (Tarlaya gönder, çapa yaptır, odun kırsın taşısın.)

“…Doğduğu evden, annesinin sütünden ilk bisikletine, bahçedeki ağaçlardan tırmanıp yuvarlandığı kır yokuşlarına dek gezinmiş sevgilinin içinde, her gece…”

İlk bisiklet Perihan’ın erotik duygularına gönderme mi bilmem ama buradaki bisiklet, öykünün zihnimde canlandırdığı atmosfere hiç uymadı. Çok absürt. Kasap Havası gibi bir öykü yaratmış yazardan hiç beklemeyeceğim bir şey.

Bana göre bir öykücünün abartılı yazarak duygu sömürüsü yapmaya, hatalı ve gerçeğe aykırı yazmaya, gerçeği eğip bükmeye hakkı olmadığı gibi dili bir ‘iletmeme’, ‘anlatmama’, ‘gösterdiği şeyle arasına duvar örme’ aracı olarak kullanmaya da ilk birkaç paragraftan sonra neyi anlattığı öngörülebilen öyküler yazmaya da hakkı yoktur.

Geçmişten çok iyi öyküler çıkabilir. Coğrafyalar tarih olur; tarihten de öyküleştirmek için iyi hikâyeler devşirilebilir. Ama tarihsel derinliği olan bir olayı ya da olguyu ele alıyorsa yazar, sıkı bir araştırma ve irdeleme yapmalıdır. Tabii ki fantastik, sürreal, gotik, bilim kurgu yazmıyorsa ki o durumlarda bile araştırma yapmak gerekebilir.

Bir yazarın görevi doğruyu aramak olmalıdır. Edebiyatı yaşam gerçeğinden koparmadan, fakirleştirmeden, nabza göre şerbet vermeden özellikle de aklı aşağılamadan da iyi edebiyat yapılabilir. Edebiyatın gelişmesi, dar boğazlarda kısılıp kalmaması için gereklidir bu.