Yazar Deniz Poyraz ile Didem Görkay Söyleşisi

18 Eylül 2018

 

İlk kitabı Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler ile kısa sürede okuyucuların beğenisini kazanan Deniz Poyraz’la öyküleri ve yazma süreci hakkında konuştuk.

 

Kitabın adı ve kapak çok etkileyici. Kitabın adını Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler koyarken hangi düşünceden yola çıktınız ve neden bu ismi seçtiniz?

Kitapla aynı adı taşıyan öykü, yazarlık hayatımın da ilk öyküsüdür aynı zamanda. Emine, bildiğiniz gibi küçük bir kız çocuğu. Yazdığım metinlerse çocukların “henüz” kirlenmemiş düşleriyle tezatlık oluşturuyor. Dolayısıyla, kitaba bu ismi verirsem, diğer öyküleri de himaye eden tematik bir bağ yaratırım diye düşündüm. Tabii okur salt başlıktan Emine’nin bir çocuk mu yoksa yetişkin mi olduğunu bilemezdi. Arzu ettiğim çağrışımın da kapak illüstrasyonu ile sağlandığını düşünüyorum. Çok içime sinen bu güzel çizimi için sevgili Seda Mit’e teşekkür etmek isterim. Mit’in alternatif, özgün bir üslubu var.

 

Kitabın ilk öyküsü “Pulbiber Yangını”nda yer alan Küçük Prens imgesi okuyucuyu hem güldürüyor, hem düşündürüyor. Çocukluğunuzda severek okuduğunuz bir kitap mıydı Küçük Prens ve çocukluk döneminizden aklınızda kalan çocuk kitapları nelerdir?

Çocuk kitabı olmanın çok ötesinde bu güçlü metin, bana biraz bağlamından koparıldı gibi geliyor son yıllarda. Birdenbire yaygınlaştı Küçük Prens, ticari nesneye dönüştürülen bir imge oldu. Öykümde ise düşlemini okuduğu kitaplardan, izlediği filmlerden, dinlediği müziklerden doğru kuran, esas kimliğini bunlarla kurduğu romantik ilişkinin ardına gizlemeyi başaran bir kadın ile ömründe doğru dürüst kitap okumamış, dolayısıyla zihni öyle çok boyutlu düşünmelere olanak tanımayan ve bu yüzden de olduğu gibi davranan (zaten başka türlüsünü de becermeyen), safdil, lümpen bir delikanlının karşılaşması var. Bu tür karşılaşmalar beni cezbediyor yazarken. Soruya dönersek, ben biraz geç okudum Küçük Prens’i. Kemalettin Tuğcu, Edmondo De Amicis gibi yazarları ise -yazık ki- çok erken okudum ve anlattıkları hikâyeleri hâlâ aklımdan çıkaramıyorum…

 

Bir röportajınızda “önce roman okuyordum, sonra öyküye yöneldim” demiştiniz. Bu süreçten biraz bahsedebilir misiniz? 

Söz konusu okuma deneyimim genel bir okur eğilimi bana kalırsa. Bilindiği gibi roman daha popüler, dolayısıyla daha yaygın bir tür öyküye göre. İnsanın edebi eserlerle ilk teması daha çok romanla oluyor sanki… Okurluğun daha ilk adımında, başta dünya klasikleri olmak üzere bir sürü kült romandan oluşan kocaman bir külliyat çıkıyor karşınıza. O dağı biraz olsun delemeden öyküye varamıyorsunuz. Kurmacada ve dilde başka imkânlar aradıkça da karşınıza öyküler çıkıyor… Ayrıca öykü okuru olmak, kişinin okurluğuna verdiği emekle de eş değer bence. Öyküyü sevebilmek, onu okumaktan haz alabilmek bir çaba işi. Şiir de öyle…

 

“Solo” adını taşıyan öykünüzde bir erkek ve iki kadının ilişkisini, bir kadının yaşadığı yıpratıcı süreci anlatıyorsunuz. Günümüzde sıkça rastlanan içinde duygu barındırmayan bu tür ilişkilere rağmen aşk öyküleri yazılmaya, aşk filmleri çekilmeye devam ediliyor. Bu zıtlık nasıl mümkün olabiliyor?

Yaşamın birçok parçası gibi aşk da zıtlıktan doğan bir duygu-durum bana kalırsa. Kişinin günlük rutinine, alışılmış konforuna zıt. Bu yönden bakılınca yıpratıcı bir his. Öte yandan harekete geçirici bir tarafı da var ve temel bir güdü insana dair. Önemli olan aşkın okura/seyirciye nasıl aktarıldığı. Sözgelimi Michael Haneke’nin Amour veya La Pianiste filmlerini ele alalım yahut Chantal Akerman’ın La Captive’ini. Kabaca bakarsak Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanı da bir aşk hikâyesini merkezine alır, Viladimir Nabokov’un Lolita’sında anlatılan -ne kadar irkiltici de olsa- bir çeşit aşktır. İlhami Algör’ün Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku adlı sevilen eseri de öyledir. Yazarın romanda kullandığı ifadeyle söylersek, “biraz sapık ve tek taraflı bir tutku”dur sözü edilen. Anlatılanlar sahtelikten, duygusuzluktan uzak olduğunda çarpıcı gelir bize. Eğer böyle anlatılacaksa aşk, amenna.

 

“Mahalle” isimli öykünüzde eğitimi, gelir durumu farketmeksizin kadınların yaşadığı şiddeti ele alıyorsunuz. Her geçen yıl artan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddetin temelinde hangi eksiklikler yer alıyor?

Bunun tespitini yapacak donanımım ne yazık ki yok. Fakat bilindiği üzere, yerleşik erkeklik kodları sosyal-sınıfsal pozisyonlara göre kolayca değişebilen veya entelektüel düzeyin artışıyla kendiliğinden yok olan şeyler değil. Bergman’ın Törst filminde bir diyalog vardır: “Öyle ya da böyle, bir kadını mahvetmeyen bir erkek yoktur.” Ben sadece içinde bulunduğum toplumsal gerçeklikten kopmadan yazmaya çalışıyorum.

 

Yazarlar genellikle ilk kitaplarında geçmişlerinden, yaşadıklarından yola çıkarlar. Sizin için de böyle bir durum söz konusu oldu mu? Öykülerinizde yer alan olaylar ve karakterler hayatınızın içinde bir yerde miydi?

İlk kitaplar otobiyografik olur derler. Bir bakıma öyle. Fakat bu benim için karakterlerden ziyade kurmaya çabaladığım öykü atmosferi için geçerli bir önerme sanırım.

 

Gezi döneminde yaşanan dayanışmada mahalle kültürünün olumlu etkileri olduğunu söyleyebilir miyiz?

Direniş, meydanlardan -başta Beyoğlu ve Beşiktaş olmak üzere- belli semtlerin mahalle aralarına yayıldığında, bu bölgelerde doğal bir biraradalık kültürü oluştu. Bu kültür de direniş sonrası park/mahalle forumlarının ve dayanışma evlerinin habercisiydi. Mahallenin kolektif kötülüğü yaratan, besleyen; bireyi kısıtlayan, ezen muhafazakâr bir yapısı olduğu gibi tam tersi bir yanı da var kuşkusuz. Gezi buna bir örnek.

 

Etkilendiğiniz yazarlar ve kitaplardan bahsedebilir misiniz?

Bir kitap eğer içimde yazma isteği uyandırıyorsa, etkilenmiş oluyorum sanırım… Son dönem okumalarımda bu hissi en çok yaşadığım kitap, Muzaffer Buyrukçu’nun Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları eseriydi. Yıllara yayılan sıradanlığın boğucu kasveti; büyük kentin getirdiği yalnızlık, yabancılaşma ve kent insanının maneviyat yitimiyle beraber ruhsal manada kaybolmuş hâli; başta fantazyayla sonra da fiilen delinen toplumsal yasaklar hep ustalıkla işlenmiş. Ele aldığı konu itibariyle bana çok sevdiğim eski bir romanı, Oktay Akbal’ın Suçumuz İnsan Olmak adlı eserini anımsattı. Kendimce birtakım karşılaştırmalar yaparak okudum… Bu sebeple de ayrıca keyif aldım okurken.

 

 

Deniz Poyraz – Özyaşam Öyküsü

1991’de Lüleburgaz’da doğdu. Lise öğrenimini Lüleburgaz Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki mühendislik eğitimini yarıda bırakarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne kaydoldu. Mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi’nde Yayıncılık Yönetimi alanında yüksek lisansa başladı. Eleştiri, makale ve röportaj türündeki çalışmaları Ayrıntı, Duvar, Evrensel Kültür gibi dergilerde, BirGün gazetesinde ve kitap ekinde, ayrıca Bianet, İyikitap gibi çeşitli internet sitelerinde yayımlandı. İlk kitabı Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler İletişim Yayınları’ndan çıktı. Edebiyat alanında çalışmalarını sürdüren yazar İstanbul’da yaşıyor.