Hüseyin Hakan

15 Mayıs 2018

 

“Korktum ve gözlerimi Ay’a kaldırdım.

Yakardım ve yakarılarım Tanrılara ulaştı.

İmdi, ey Tanrı Sin,

Koru beni.”

Gılgamış

 

Sürekli bir değişim ve derhal ait olma zaruriyetinin alışkanlık halini aldığı, sembollerin, kurumların, ifadelerin ve kuralların belirleyici olduğu dünyada, üzerinde rahatlıkla konuşmanın benzer şekilde zor olduğu kavramlardan birisi de özgürlüktür. İnsanlık tarihinin enikonu inanç temelinde mutabık kaldığı, en azından kronolojik olmasa bile periyodik bütün dönemlerinde varlığını bir şekilde inanmaya, herhangi bir değere inanmaya adadığı gözden kaçırılmadığı takdirde özgürlük kavramının da inanç temelli olduğunu söylemek imkanlıdır. Böyle bir yargıya varmanın önkoşulu öncelikle değişimin kendisine inanmak, bilhassa sabit ve değişmez hiçbir şeyin olmadığı yönünde fikir birliğine varmaktır. Böylelikle ilk yapmamız gereken şey, aynı nehirde ikinci kez yıkanma ısrarına karşı gelmek olacaktır.

Uzunca bir süredir bildiğimizi sandığımız birçok şeyin nasıl da birer hayal mahsulü olduğuna şahitlik ediyoruz. Büyük beklentilerle tarihin ön kapısından giren heybetli ulus-devlet ideali şimdilerde ülke bayraklarını göndere çekmekten uzaklaştı, onların yerine büyük şirketlerin, markaların, devasa reklam organizasyonlarının bayraklarını göndere çekti. Diğer yandan ulusların (veya ulus-şirketlerin) kendilerini var etmek üzere tesis ettikleri takvim ve zaman egemenlikleri de sarsıldı: bir ülkenin düşman işgalinden kurtuluşunu kutladığı gün, bir başka ülkenin işgal edildiği güne denk geliyor. Sınırlar, demografik çıldırmışlığın parametresi haline geldi. Yalnızca ulusların değil, insanların da talihi rast gitmiyor. Bolca seçme eylemi içerisinde kalan insan için görünen tehdit, iradesinin aşınması durumudur. Tam da bu noktada, haddinden fazla seçme eylemiyle baş başa kalan insanın bu durumu özgürlük ile ifade edilmekte, tercih etme serbestisinin karşılığı, özgür olmak ile özdeş tutulmaktadır. Büyük oranda yanıldığımız nokta da budur: sürekli değişim furyasında özgür olmak, karşı karşıya bırakılan yoğun seçme serbestisi değil, asgari şartlar göz önüne alındığında tercih etmeme iradesinin kendisidir. Özgür olmak, budur.

Sıklıkla yaptığımız hataların başında, üzerinde konuşmaya değer olan kavramların anlamlarına yönelik değil, daha çok o kavramların eylemlerine yönelik yaptığımız uzun münakaşalar gelir. Bu hata, bizi ilgili kavramın ne olduğunu bilmeden nasıl olduğunu anlamaya iten uzun ve yorucu sürecin başlangıcını ilan eder. Eski bir hikâye bu meşakkatli ve anlamsız alışkanlığımızı resmeder. Rivayet odur ki, dört arkadaşa bir miktar para verilir ve kendilerine bu parayla bir şeyler almaları istenir. İçlerinden birisi İranlı olduğu için “angur” alalım der. Bir diğeri Araptır ve “inab” alınmasını diretir. Rum olan arkadaşları verilen parayla “stafil” almak gerektiğini söylerken, Türk olan ise “üzüm” almakta ısrar eder. Dört arkadaş, aynı şeyi istediklerini bilmeden uzun ve şedit bir tartışmaya girişirler. Bizlerin de bu hız çağında yaptığı şey tam olarak budur: bir kavramın ne olduğu üzerinde anlaşmadan önce ona dair eylemleri tartışmak. Dolayısıyla açıkça ifade etmek gerekir ki özgürlük ve değişim kavramları, özgür olmanın “gür” bir “öz”den ibaret olduğu ve değişimin de mevcut zamandan bir an sonraki yeni zamanın, kendisinden önceki zaman ile mutlak benzerliklerine rağmen mutlak farklılıklarının ifade ediş biçimidir. Kaldı ki masumiyetinin savunusunu hukuki kurumlara, yönetilme imtiyazını oy pusulalarına, varlığını sürdürme garantisini kitle imha silahlarına ve topraklarını da makinelere teslim eden insanın tam olarak nerede özgür olduğu, bunca değişim arasında ne kadar “özü” “gür” kalabildiği merak konusudur. Devasa bir soru işaretidir. Bununla birlikte asgari şartlar göz önüne alındığında tercih etmeme imtiyazının özgür olduğunu söylüyor olmamız da izah edilmeye mahkûmdur. Fazlaca uzağa gitmeden, günümüzün fiyakalı örneklerini ele almak yeterlidir. Piyasanın en şık, en donanımlı, en ideal cep telefonuna ait modelleri almak, özgür olmanın ifadesi olamaz. Özgür olmak, o en son model ürünü elde etmek için yeterli şartların olmadığına kanaat getirdiğimiz bir anda o ürünü rahatlıkla ve irade ile satın almama imtiyazıdır. Yani özgürlük, tercih etmeme halidir. Özgür insan, “hayır” diyebilen insandır. Aynı nehirde ikinci kere yıkanmadığı gibi o nehirden çıkmaya da kendi iradesiyle karşı duran insandır.

Bunun anlamı şudur: dikkatlice gözlemlediğimizde, zannettiğimiz gibi özgür olmadığımız, fakat durmaksızın değişime maruz kaldığımız zamanlarda insan olduğumuzu kendimize kanıtlamak için sıklıkla özgür olduğumuzu varsayarız. Hem de bunca kısıtlayıcı unsurun orta yerinde… Disipline olmak için askerliğin, sürekli kontrol edilmek için kanunların, etik ve ahlâki dairenin dışına çıkmamak için dinlerin, üslubuyla ölmek için de ritüellerin olduğu bir hayatta özgürlüğün kendisi maksimize olmaya mecbur kalır. Ölürken bile bir dizi ritüellerin kontrolü altına alınır ve mensubu olduğumuz dinin istediği biçimde gömülürüz. Bu istek, sıklıkla yatay gömülmek üzerinedir. Oysaki hiçbirimiz “en azından ölürken dikey gömülmek isterim” diyemeyiz. Dersek bile bu isteğimiz bazı kurumlar tarafından reddedilir. Dolayısıyla kendi bedeninin cansız hali üzerinde bile hükmü olmayan bizlerin özgürlüğe dair söyleyeceği şarkı bir hayli noksan kalır. Diğer yandan sözünü ettiğimiz özgürlük halini insanın özünün bol, nitelikli ve kalifiye olması anlamında “gür” olmak şeklinde tanımladığımızda ne kadar özgür olduğumuz üzerinde daha faydalı düşünmeye başlarız. Meselenin terminolojik kısmına girersek, özgür olmanın meta fetişizm ile bağı olmadığını, bu yüzden de özgürlüğün meta haline getirilmesinin zor ve olanaksız olduğunu söylemeye çalışıyoruz. Öz olan, tek olandır, varlığı zaman-mekân sıkışmasına bağlı kalmayandır. Özgürlük ne Rousseau perspektifinden görülen salt “temel gerçekliktir” ne de Platon’un idealize ettiği düzene, nizama -otoriteye- bağlı kalmaktır. Özgürlük kendisini de aşan ve kendisinin yine kendisiyle açıklanabilecek Tanrısal kayradır. İlk etapta akıllara Aliya’nın hapishanedeyken ailesinden gelen mektubu okurken kendisini hür hissettiği yönündeki ifadesi gelebilir. Onun ifadesi, özgür olmanın mekân-dışı bir gerçeklik olduğunun ilanıdır. Bilhassa Sokrates’in hakikatleri uğruna ölüme gönderilmesini saygınlık ve özgürlük olarak tanıması da aynı ifadenin delilidir ve bu özgürlüğün mahkeme salonuyla veya idam ile açıklanamayacağının, kısıtlanamayacağının ifadesidir.

Netice itibariyle hepimiz birer insanız ve insan olmanın meziyetleri ile donanmış durumdayız. Bu meziyetlerin başında varlığımızı görülür kılmak için sürekli bilmeye ihtiyaç duyuyor olduğumuz gelir ki bu tavrımız aynı zamanda bizi nesnelerden ayırır. Diğer nesnelerden ve canlılardan daha özgür kılar. Bütün bunlarla birlikte kendimizin çizdiği kuralları çiğnediğimiz, huzuruna kast ettiğimiz, yaşam alanlarımız daralttığımız ve kontrol etmek adına didindiğimiz dünyanın özgürlük üzerine idrak edecek noktaya varması hayli zaman alacağa benziyor. Gölgemizin dahi dilediği zaman gölge boyunu kısaltıp uzattığı, genişleyip daraldığı açıkken, bizlerin yaşadığı değişim ve hız çağında tedirgin olmamızın ardında henüz bir gölge kadar özgür olamadığımız yatar. Öyle görünüyor ki kavramı idrak etmediğimiz, özümüze yönelik farkındalık ve kalifiye etme girişiminde bulunmadığımız ve ötekilerin özüne karşı kabullenici durmadığımız sürece de özgür olmanın bilgisinden mutlak uzakta olacağız. Bize yakın olan, mutlak değişimin depremi ve artçı sarsıntılarında ayakta kalmaya gayret etmek olacaktır. Yazık ki her şey tam da olmaması gerektiği gibi.

 

Hüseyin Hakan – Özyaşam Öyküsü 
1992 yılında Van’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Van’da tamamlayan Hakan, 2013 yılında Gaziantep Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğrenim görmeye başlayıp 2017 yılında buradan mezun oldu. Halen aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı’nda yükseklisans eğitimi almaktadır. Bununla birlikte Kent Çalışmaları üzerinde de aktif olarak öğrenim gören Hakan’ın sosyal olgular üzerine birçoğu yayımlanmış olan akademik çalışmaları da mevcuttur.