Bilgelik ve adalet, gerçek bilgiden doğar. Yönetenin görevi dengeyi kurmaktır. Sokrates’in öğrencisi olan Platon eserlerinde Sokrates’i konuşturarak cevaplanması gereken sorular sorar bize; Neden insan doğru davranmak ister? Cezalandırılmaktan korktuğu için mi? Haksızlık yapmak ve haksızlığa uğramak arasında dengeyi bulmak adına adalet olur mu? İnsan kendisine doğru soruları soruyor mu? Zayıf olanı ezerek, yasalar ve adalet adına insan en güçlü değerini mi yaratıyor. Yoksa insan gerçekten tek doğru o olduğu için mi adil davranıyor. Adil davranmak insan için güdüsel bir gereklilik mi ya da bir şartlanma mı? Ceza ve ödüllendirmeyi göz ardı edersek, adalet kendi başına doğru bir değer mi? İşte bunların hepsi Platon’un Devlet eserinde ince ince üzerinde tartışılarak, cevapları aranan sorular.

Platon temel olarak iki soru üzerinde yoğunlaşıyor: Adalet nedir ve adalet sadece adalet olduğu için değerli ve anlamlı mıdır? Bu ikisinin cevabı için tek yol, insan davranışı yerine insan psikolojisi üzerinden soruya cevap vermektir.

Adil bir devlet nasıl oluşturulur? Adil devletin tüm unsurları adil insanda da var ise, toplumun tüm kesimleri kendi üzerine düşen vazifeleri, birbirinin işine karışmadan yerine getirirse, adalet de bunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkacaktır. Tek tek devleti oluşturan bireylerde aynı değerler, aynı şekilde var olmaz veya kabul edilmezse devletin adil olduğundan bahsetmek de mümkün değildir.

On bölümden oluşan Devlet eserinin ilk bölümünde Platon, toplumsal, politik adalet üzerinden yola çıkıp, bireysel adalete varmıştır. Daha sonraki üç bölümde ise Platon, yapısal politik bir kapsamda politik adeleti tarif etmektedir. İdeal bir toplum üç sınıftan oluşmaktadır; Üreticiler, yardımcılar (savaşçılar) ve bekçiler (yöneticiler). Bir toplum ancak bu üç sınıf arasındaki ilişki adil ise adeletli olacaktır. Bu sınıflar sadece kendi işlerini yapacaklar ve birbirleri ile olan ilişkileri bu sabit düzlemde yapılanacaktır. Bunu günümüzdeki kuvvetler ayrılığına benzetebiliriz.

Dördüncü bölümün sonunda Platon, daha önce bahsettiğimiz gibi, kişisel adaletin, devlet adaletinin bir yansıması olduğunu gösterir; her bir ruh kendi içinde, toplumda olduğu gibi üç parçadan oluşur. Ruhumuzun rasyonel bölümü gerçeği arar ve felsefi parçamızı oluşturur.

Ruhumuzun manevi tarafı duygularımız ve korkularımızdan sorumludur. Ve son olarak ruhumuzun iştah tarafı, her tür arzu nesnesinden oluşur, en çok da parasal arzudan.

Sonuç olarak adil insan, adil devlet temelinde şekillenir. Bu üç temel kaide, birbirleri ile ilişkileri bağlamında güç ve etkiyi hedefler.

Adil bir bireyde ruhun bütünü, rasyonel bölümün isteklerini yerine getirmeye çalışır, adil bir devlet de ise toplum, bilge yöneticilerin dediklerini yapar, kendi kendine hareket etmez. Toplumdaki bu üç sınıf, ruhu oluştıran üç bölümden birinin etkisi altındadır; üreticiler iştah dürtüsüne yoğunlaşmıştır. Mesela, para, lüks ve zevk, yemek, içmek. Savaşcılar, onları cesur yapan menevi güçlerle donatılmıştır. Yöneticiler de rasyonel olup, gerçek bilgiye ulaşmışlardır.

Yedinci bölüme kadar, yöneticileri filozof kral olarak nitelendirmekte ve bu konuya yoğunlaşmaktadır. Yönetici sadece yönetme vasfı ile olduğu yerde bulunmaz. Bir filozof gibi bilge olmalı ve gerçek bilginin peşinden gitmelidir.

Devlet eserinde Mağara alegorisi kesinlikle dikkate alınması gereken bir metafordur; Mağara metaforu ile insan ruhu üzerinde bilgi ve dolayısı ile aydınlanmanın etkileri vurgulanmak istenmiştir. Eğitim sayesinde bilge kişi, bölünmüş bir çizgi üzerinde çeşitli aşmalardan geçer ve nihayet idealar evrenine ulaşır ki bu tek gerçek bilgidir.

Platon bu savını hocası Sokrates’in ağzından anlatır. Bir mağaranın içinde yüzleri mağara duvarına dönük, elleri kolları doğduklarından beri zincirlenmiş insanlar vardır ve bu insanların hareket etmesi mümkün değildir. Arkalarında yanan bir ateş vardır ve bu ateşle insanlar arasında dik bir yol ve yol boyunca alçak bir duvar bulunmaktadır. Duvarın üst tarafında ise heykeller vardır ve bir takım insanlar bu heykelleri manipüle etmektedirler. Bütün bu aksiyon mağara duvarında gölgeler oluşturduğundan içerdeki insanlar gölgeleri tek gerçeklik olarak algılamaktadırlar. Bu ilk aşama, imgelem aşamasıdır.

İçerdekilerden biri zincirlerinden kurtarılır ve ateşe ve heykellere bakmaya zorlanır. İlk bakıştaki acı ve bocalama geçtikten sonra birey, bunların gerçek gibi algıladığı gölgelerden daha gerçek olduğunun ve heykellerin ateş nedeni ile gölge oluşturduklarının farkına varacaktır. Bunlar gerçekliğin kopyalarıdır. Ve gördükleri sayesinde asıl gerçek olanı idrak edecektir. Bu ikinci aşama inanç aşamasıdır.

Fakat henüz mağaranın dışındaki dünya ile tanışmamıştır. Aynı insan, dış dünyaya çıkartıldığında ilk önce ışıktan gözleri öyle kamaşır ki sadece gölgelere bakabilir, ama yavaş yavaş ağaçları, evleri, çiçekleri görür. Bu sayede heykellerden de öte bir gerçeklik olduğunun farkına varır. Bu aşama, idrak aşamasıdır. Ve en gerçek şeylerin yani ideaların bir parçasını kavrar.

En son aşamada, gözleri ortama iyice alıştıktan sonra gökyüzüne bakar ve güneşi görür. Her şeyin, gördüğü her şeyin sebebinin güneş olduğunu anlar. Güneş burada idealar evrenini temsil eder ki bu da kendi içinde bir metafordur. Bu son aşama, kavrama aşamasıdır.

Bilgi ya da eğitimin amacı, kişiyi içinde bulunduğu mağaradan, dolayısı ile karanlıktan olabildiğince dışarı çıkarmaktır. Eğitimin amacı ruha bilgi yüklemek değildir. Aksine onu doğru ve adil isteklere yönlendirmektir. Sokrates, kötü bir insanın da bir filozof kadar zeki olabileceğini ama konunun yüzünü hangi yöne döndüğü ile ilgili olduğunu söyler.

Son aşamaya ulaşan kişi tekrar mağaraya dönmeli ve orada bulunan diğer insanlara yardım etmelidir. Bir kişinin kurtuluşu yetmez, karanlıktaki herkesin aşama aşama aydınlığa çıkartılması gerekir. Bu birden bire gerçekleşmez. Sadece bir kişi veya bir grubun mutlu olması değildir amaç. Önemli olan tüm toplumun, kendi doğasına uygun görev dağılımı içinde bir bütün olarak mutlu olmasıdır. En iyi yönetici, iktidar ve kişisel kazançları için değil, görev ve sorumluluk bilinci ile yönetendir.

Sonuç olarak bu alegorinin bize demek istediği şey, algılananla gerçek arasında çok büyük farklar vardır. Bizim doğru olduğunu sandığımız ve inandığımız şeyler aslında sadece bizi yanıltan, bizi mahkûm eden, bizi adalet, erdem, doğru ve gerçeklerden uzaklaştıran şeylerdir. Bunlar bizi cehalete mahkûm eder. Ta ki gözümüz açılana, gerçek bilgi ile karşılaşana kadar. Ama bunu gerçekten idrak edip, anlamak o kadar cehaletten sonra zor olacaktır. Zor olacak diye vaz mı geçelim? Asla. Milattan önce 380 yılında Atina’da yazılmış olan bu eser, aslında adalet için savaşmanın ta o zamanlardan beri hep değişmeyen aynı temeller üzerinde yükseldiğini ve aslında medeniyet denilen şeyin herkes için adalet, adaletin de bilgelikten geçtiğini ve bu durumun süreklilik arz etmediğini bize ispatlar. Her yüzyıl kendi adalet savaşını yine aynı şekilde verir.

Platon bize idealar teorisi üzerinden yola çıkarak, sadece ideaların bilginin nesneleri olduğunu bildirir. Çünkü sadece onlar duyguların aksine aklın takip ettiği sonsuz ve değişmeyen doğrulardır. Mağara alegorisi ile filozofun ruhu bilmenin çeşitli aşamaları arasında yolculuk eder. Algılanan, görünen varlık boyutundan, anlaşılabilir boyuta ve oradan nihai ve değiştirilemez idealar evrenine…

Bu şekilde, görülen bir evrenden, tam anlamı ile kavranmış idealar evrenine geçilir.

Ve idealar evrenine ulaşan kişi filozoftur, bilgedir. Ancak bu kişiler bilgiye sahiptir ve adildir. Sadece bu kişilerin ruhu, diğer herkesten çok, aklın isteklerini yerine getirmek için çalışır. Bu bilge kişinin karşısında ise bir tiran vardır ve bu tiran rasyonel ve akla hizmet etmeyen iştahı tarafından yönlendirilir. Platon bu karşılaştırmayı yaptıktan sonra şu sonuca varır, adalet sadece adalet olduğu için, kendisi için değerlidir.

Platon, sekizinci kitapta toplum-birey karşılaştırması kapsamında dört farklı sistemden daha bahseder. O bölüme kadar aristokrasiden bahsetmiş ve filozof ya da bilge kralın yönetimde olmasını savunmuştu. Bunların dışında bahsi geçen sistemler: İtibar peşindeki bireyin yönettiği teokrasi, zorunlu arzular (hayatta kalma arzusu gibi) peşindeki bireyin yönettiği oligarşi, gereksiz arzular (lüks gibi) peşinde koşan bireyin yönettiği demokrasi ve son olarak, kanuna aykırı arzular (kendi yerine geçeceğinden korktuğu kişileri öldürmek ve geri kalanları köleleştirmek gibi) peşinde koşan kişi tarafından yönetilen tiranizm. Platon’a göre bu dört yönetim şekli de birbirinden kötüdür. Adalet ve uyumun toplumun bütününe yayılmadığı ve bireylerin ve yönetenlerin isteklerinin doğru ve adil arzulara yönlendirilmediği bir yönetim şekli iyi olamaz.

Dokuzuncu kitapta Platon, adil olmanın istenen bir şey olduğunu ispatlamaya çalışır. Öncelikle bir tiranın psikolojik portresini çizerek, haksız ve adil olmayan davranış şeklinin insan psikolojisini işkence içine soktuğunu belirtir. Bunun karşısında adil bir ruh sağlıklı ve mutludur. En önemlisi huzurludur ve sakindir.

Paraya tapan, itibara tapan ve gerçeğe tapan üç farklı grup, kendi bildikleri yolun en iyisi olduğunu sanırlar, fakat aslında bunların hepsini tecrübe etmiş olan bilge kişi bunları yönetme yeteneğine sahiptir, çünkü gerçek bilgiye sadece o sahiptir ve bu gerçek bilgi, idealar evrenine ulaşmış olduğu için kendisinde mevcuttur. Bu sebeple tam ve gerçek bir hazza sadece bilge kişi haizdir. “Gerçi Bilge” kişiyi Platon, “Filozof Kral” olarak tarif etse de kanımca asıl anlatmak istediği budur.

Son kitapta Sokrates adil bir toplumda şiirin olmaması gerektiğini söyler, şiirin en iyi ruhu bile baştan çıkaracağını düşünür ve onu bu toplumda yasaklar. Her ne kadar son kertede bundan pişman olup, şiiri savunacak birileri olsaydı bu fikrinden seve seve cayacağını beyan etse de…

Adil ruh, hiçbir şeyden etkilenmez. Adaletsizler sonsuza kadar var olmazlar. Bir gün mutlaka yok olurlar ama ruh asla ölmez. Çünkü ruh aydınlanacak ve mutlak gerçeğe ulaşacaktır. Bu hasret bizim…

 

 

Not: Platon’un Devlet adlı eseri hakkındaki “Platon’un Mağarası” başlıklı yazım, Hikmet Temel Akarsu tarafından hazırlanmakta olan “Edebiyatta Hukuk” seçkisi için kaleme alınmış olup ilk defa Mevzu Edebiyat sitesinde editörlerin izniyle okur beğenisine sunulmaktadır. 

 

Paylaş
Önceki İçerikFelsefenin Edebiyata Etkileri (Varoluşçuluk İzleğiyle)
Sonraki İçerikÖzdemir: “Sevemediğiniz Kitabı Asla Çevirmeyin.”
1969 yılında Tirebolu’da doğdu. İstanbul Kız Lisesi/Erenköy Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Halen uluslararası ticaret ve uluslararası ticaretin finansmanı konularında serbest danışmanlık yapmaktadır.  İlk öykü kitabı "Babam İntihar Etmemişti", 2016 yılında Notabene Yayınevi tarafından yayımlandı. Öykü ve yazıları Notos Öykü, Sarnıç Öykü, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Galapera Öykü, Gergedan Kitapevi fanzinlerinde, Yeşil Gazete ve Kitaplık dergilerinde yayımlandı. Bir öyküsü 2011 İstanbul Mimarlar Odası öykü ödül yarışmasında birincilik kazandı ve diğer dereceye giren öykülerle birlikte kitaplaştırıldı. Bir başka öyküsü Aylak Adam Yayınevi’nden çıkan "Öyküden Çıktım Yola" adlı öykü seçkisinde yer aldı.