“Ayrıca biz her şeyi bilmeyiz, tüm zekâmız her şeyi anlamaya yetmez.”

(Johann W. V.)

Kabul etmeliyiz ki hepimiz binlerce yıllık bir dünyada yaşıyoruz, çoğu şeyin artık bize ilginç gelmemesi gerek, ama bir okur yine de her zaman kendisini şaşırtacak yapıtlarla karşılaşacağını bilir. Ne de olsa, kitap dışında, dünyevi şeylerin insana ürküntü verecek kadar geçici olduğu konusundaazıcık da olsa bir fikir sahibidir.

Bazı romanları okuduktan sonra, hâlâ şaşırabiliyor, bu romanlara bir tür acem[1] de kalabiliyoruz. Benim en çok acem kaldığım kitap Raymond Roussel’in Locus Solus[2] romanı.. Bu roman hakkında en net fikrim, bu romanı bir kez okumuş olduğumu biliyor olmam, tabi sadece bir kez okumuş olmak bu roman için okudum demeye yetiyorsa. İki yüz sayfayı azıcık geçen bu romanın, bana göre en anlaşılır kısmı birinci sayfasının ilk paragrafıdır. Böyle demekle bir alay söz konusu olsaydı ilkin kendimle alay ettiğimi belirtmem gerekirdi, ama gerçekten de bu romanı okumuş olsaydınız roman üstüne tek kelime edilemeyeceğini yine ancak bu romanı okuyarak tecrübe ederdiniz. Bu romanın tek anlaşılır olan paragrafını buraya geçirmek çok kolay olurdu, biliyorum, ama kolay olan şeyleri okur sezdiği gibi es geçer. Ne de olsa okurun o bilenmiş sezgisi var ve bu da çoğu kez tehlikeli bir şeydir. Acaba anlaşılmamayı bunca yücelten ve bu konuda insanlık için pek bir fayda sağlamamış olan bu romanı okumamalı mı insan? Belki de bu romanı sadece ben anlamamış ve sadece ben acem kalmışımdır, genelleme yapmamak gerek. Belki daha az acem kaldığımı sandığım başka roman-romanların çeperinde dolanmam gerek.

“Çiftleşmeden sonra bütün hayvanların üzerine bir hüzün çöker” denir; ama bence daha ilginç olan, bir okurun bitirdiği her romandan sonra da buna benzer bir hüznü yaşaması yerine, okurun ayrıca hayvanların çiftleşmesi örneğinden farklı olarak, bir de okurda tek taraflı yoğun bir hüznün kalmasıdır. Büyülü Dağ[3] romanının okurda tek taraflı bir hüznün kalmasına neden olduğu gibi, bu hüznün ayrıca kalın bir hüzün olduğunu da belirtmeli… Burada romanın sadece sayfa sayısından dolayı kalınlığına vurgu yapmak için “kalın hüzün”[4] demek istemedim, ayrıca romanın insan yaşamındaki en tuhaf ve varoluşuna en çok etki eden hastalığını konu edinmiş olduğunu vurgulamak için de kullandım bunu. Büyülü Dağ romanına bir şerh (yorumlamak, değerlendirmek) koymak gerçekten de zor. Onca sayfa, onca kahraman… Ama hastalığı yücelten ve hastalığın tüccarı olmuş doktorların, romanda da böyle tüccar doktorlar var, bakışıyla da yakından uzaktan bir akrabalığı olmayan bu romana acem kalmış gibi davranmak daha sağlıklı (?) olacaktır.

Sağlıklı insanlar hastalığın nimetlerinden yararlanmamışlar mıydı? Hastalık iyidir! Ama belki de hasta olmanın ne demek olduğunu bilmiyoruzdur. Kendini hep iyi sanmanın, bilerek sağlıklı demiyorum, getirmiş olduğu gerçek bir hastalık nedir? Peki bu nasıl bir hastalıktır? Roman okura bu soruları sorar ve bu sorular altında da okurunu ezer gerçekten. Ayrıca bu roman, “Anlamayı ve öğrenmeyi bıraktığımız gibi hastalanmaya başlıyoruz ve zamanla hastalığın ta kendisi oluyoruz yaşadığımız toplum için,” gibi bir fikrin okurda yavaş yavaş oluşmasını sağlıyor.

Büyülü Dağ romanında izlenen yöntem bana hep önemsiz yanlarıyla hep daha önemli bir şey ifade edilmek istenmiş gibi görünüyor; belki de bu büyük olanı algılamak için bir yoldur. Bu da insanın hiç deneyimleyemeyeceği bu yaşamı, okurun gerçek yaşam olarak algılamasını sağlıyor. Zaten romanı her hatırladığımızda tüm karakterlerin insanın kafasında resmi olmayan bir geçit yapmasının en güçlü kanıtı sanki… (Mesela Ellen Brand kimdir? Romanda anlatıcı onun için “Yaşam deneyimi hiç yok.” diyor ve birkaç şey daha ekliyor, ama yine de hiç unutamayacağımız bir karakter, çünkü canım kuzen Joachim’i tekrar doğurmuştur bu genç kız!) Kitabın sayfalarını okuyarak tüketmek de zordur, hem de romanın ismine uygun olarak tıpkı bir dağa tırmanmak kadar zorludur bu. Romanı okumaya başlamak ve bitişe doğru ilerleyip romanı bitirmekle romanın bitmediği anlıyorsunuz. Sayfalar bitince roman bitmiş sayılmıyor, roman tam bitişe yaklaştığında savaş başlıyor, insanlar tekrar yığına dönüşüyor. Yani insanı yücelten anlatı, savaşın patlak vermesiyle tekrar insanı yığınlaştırmış oluyor. Yine de bu romana bir şerh yazacak kadar içinde dolanmadığımı ama yine de bu romana Locus Solus romanından daha az acem kaldığımı biliyor ya da şimdilik öyle sanıyorum. Gerçekte Locus Solus romanı nedir? Peki, bu roman için de şunu diyebilmeliyiz öyleyse: Ne ruhunda ne de bir tek kelimesinde duygu olmadan yazılmış, yaratılmış tek roman…

Ne bu türde romanlar yazan kişiler her şeyi biliyor ne de biz okurlar okuduğumuz bu iki romanda anlatılan her şeyi görebiliyor, anlayabiliyoruz; yoksa biz okurlar için de okumak ürkütücü bir şekilde geçici olacaktı. Yazar daha yazmadığı, yazamadığı, okur ise hep yazılan, yazılmış olan romanlara acemdir. Bunu tersi de bir tür hastalıktır. Thomas Mann’ın bu romanını okuduktan sonra iyileşmeye başlayacağımızı, oradan da bu yaşamda sağlığa kavuşacağımızı düşünmek tam bir yanılgı olacak gibi, çünkü bu çıkarım romanın ruhuna aykırıdır, “Maddenin enfeksiyon geçirmiş haline, yaşam denir!” Eğer roman okurunun bu tür bir hastalıkla da en azından bir bağı yoksa, öyleyse: Haydi, ölümün ve hastalığın ne kadar soylu, sağlığın ve yaşamın da ne kadar adi olduğunu vurgulayın,” diyen Büyülü Dağ romanında bir kez daha dolanmayı umalım…

Okur buraya kadar gelebilmişse ve çoğunlukla bir anlatıda doğru olan her zaman okuyucunun okumasını sürdürdüğü şeyse eğer, bu yazı da bundan bir pay alır belki kim bilir?

 

[1] ‘Acem’i, John Louis Esposito’un Ayrıntı Yayınları’dan çıkan Oxford İslâm Sözlüğü kitabındaki anlamıyla kullanıyorum. Acemin, etnik düşüklük anlamı da var ama burada ben “..konuşamayan insanlar” anlamını kastediyorum.

[2] Locus Solus, Raymond Roussel, Yapı Kredi Yayınları, Çev: Tahsin Yücel, 1994.

[3] Büyülü Dağ, Thomas Mann, Can Yayınları, Çev: İris Kantemir, 2011.

[4] Eğer okura “kalın” demek tuhaf geliyorsa, İsmet Özel’in Kalın Türk adlı kitabı okurunu daha bir hüzünlü kıldığını söyleyenlerin olduğunu belirtmeliyim.