Nazım Hikmet ve Piraye, Yaşar Kemal ve Tilda, Orhan Kemal ve Nuriye, Attila İlhan ve Biket, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Azime. Büyük aşklar, unutulmaz yapıtlar. Çoğunlukla adları gölgede kalan, gözlerden uzak yaşamış edebiyatın gizli emekçileri, gizli kahramanları olan kadınlar… 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü sebebiyle onlara bir parça da olsa haklarını teslim edelim istedik.
Azime Korkmazgil’in kızı Suna Barış Özer, annesinin, devrimci bir şairle paylaştığı yaşamını, siz Mevzu Edebiyat okurları için, evlat duygusallığından uzak, aydın bir kadın duyarlılığı ile kaleme aldı. İşte o yazı…

 

“söyler bir bu dağlarda bir çoban bir beşik bir gecemenekşesi

dinler nakışlarda bir çift ceylangöz”

 

Genç öğretmen Azime Karabulut şaire elini uzattığında, şair de ona yüreğini verdiğinde, biri otuz, diğeri otuz altı yaşında idiler. En delicoş gençlikten en olgun ve en üretken yıllara açılan kapıdaydılar yolları birleştiğinde. 1964’den 1984’e, dolu dolu bir yirmi yıl! Tanıştıklarında Azime, şairin 1959 Şubat’ında Dost dergisinde yayımlanan ilk şiirinden beri, sanata ve şiire gönül vermiş bir edebiyat öğretmeni olarak, onun izini ve gür şiir sesini çoktan yakalamıştı. Elinden tuttuğu kişinin, kendi deyişiyle, “gerçek bir halk çocuğu, sınıfının bilincine, kitaplardan değil, bu sınıfının alınyazısını yaşayarak varmış” bir yiğit adam, has bir ozan olduğunu daha baştan biliyordu.

Hasan Hüseyin ise bu genç, ışıltılı, dimdik elâ bakışlı küçük kadından aldığı ilk etkileşimle ona “……. yolumun üstünde bir top temmuz….” diye seslenmişti. Henüz nasıl bir ruhsal ve zihinsel güçle donanmış, bilgiyle ve öğrenmeye merakla kuşanmış, aydınlıklara ve güzel bir geleceğe inanmış bir “insanoluş” ile yolunun kesiştiğini bilmiyordu. Nitekim, bunu hemen anlayacaktı; öncesinde ne varsa hızla eskiyecek, kutupları değişecekti: “…… dürülü bayraklarım güldü gülüm – sen geldin/ kutuplarım değişti…..sanki dünyada ilk şafaktı kollarımda uyanmaların / o büyük barışa bir adım kala” (Azimeli Temmuz Bildirisi).

Azime yiğitti, onurluydu, güçlüydü, dirençli, özgür ve sağlamdı. Sevdada sevilesi, yuvada ana, işlikte öğretmen, görüş günlerinde mağrur, geleceğe umut, kavgada çelik, örgütlü yaşamda yoldaştı. Evliliklerinin toplumsal çalkantılarla geçen ilk yıllarında, 1972’de basılan Oğlak kitabında okurla buluşan “Karıma Altıncı Evlilik Yıldönümü Armağanı” şiirinde şair, şöyle seslenmişti ona:

“ silâhımsın / başım havalarda gezerim / en yıkık günlerimde bile / atımsın / ölümü çiğnetmedin düşmanıma / karanlıkta kurşun yağarken üstüme /……”

Azime’nin şaire, daha doğmadan adını Temmuz koyduğu bir oğul vermesi, onun hayatına bir ömür adamasının sadece somut bir başlangıcı oldu. “…. bir oğlum olacak adı temmuz/ uykusuz korkusuz beter mi beter/ ben beynimi satarak yaşıyorum / o benden proleter…..” (Kızılırmak). Aslında gelecek olana imgelenen o proleterden çok önce, yuvadaki bal arısıydı yaşam yoldaşı Azime; bunu ilk günden, ortak yaşamın üretilmesinde, hayatın dayattığı her türlü zorluğa göğüs gerilmesinde gün gün yaşıyorlardı. Yine Karıma Altıncı Yıl Armağanı şiirinde bunu, “….. soframızda kuşsütü balıkyumurtası yoksa da / işçi ellerinin tadı / aydın gözlerinin balı var / nezaman kekik koksa / gül koksa çamaşırlarım / elma erik ceviz zeytin portakal / anam koksa çamaşırlarım / ucuz çamaşırlarım / ucuz sabunlarda ellerini anımsarım / ellerin  / canım karım ellerin / yaban güllerine mısırlara pırnallara değen ellerin /……. / iki taştan bir un eden ellerin…..” dizeleriyle nasıl da güzel anlatacaktı.

Peki sâdece bu kadar mı?! Azime hayatın kotarılmasında, ekmeğin kazanılmasında becerikli, çalışkan, dürüst bir emekçi miydi şairin hayatında sâdece? Hayır! Bu şiir, şu dizeler olmasa, Azime’nin o yaşam yoldaşlığındaki rolüne dair ipucu veremeyecekti: “…… ve göller bölgesi’nin gül bahçelerinden gül toplar gibi haziranda şafakta / çetin kitaplardan bal toplayan ellerin ….”

Azime Korkmazgil, Cumhuriyetin yetiştirdiği bilgili, donanımlı, cesur, geleceğin aydınlığına inanmış tutarlı ve namuslu bir aydın; doğayı, insanı, bilimi, sanatı, kaçınılmaz olarak hayatı sevmekle ve evrenin sapasağlam döngüsü içindeki bütünlüğü kavrayarak her zaman iyimser yüksek bir ruh; merak-bilgi ve zekâ ile donanmış bir üretken ve aydınlık zihin; mantık ve irade gücü ile sağlam ve bağımsız çalışan bir akıl’dır şairin hayatında. Hasan Hüseyin’i çok iyi dinlemiş, algılamış ve anlamıştır daha en baştan. Şiirleri  basılmadan önceki ilk okuyucusunun böyle bir insan olması, her şaire denk düşmemiş bir şanstır desek, abartı olmayacaktır. Öyle ki, şairin büyük şiir yürüyüşünde kimi zaman gereksinim olan doğrultu, Hasan Hüseyin’e Azimesi tarafından sağlam bakış açıları  ile sunulmuştur. Kolay olmamıştır bu elbette! Çetin tartışmalara evdeki üç çocuk bile kulak kesildiler hep… Hayır, korktukları gibi kavga etmiyordu anne ile baba. Konuştukları; tarihti, coğrafyaydı, sosyoloji ve edebiyattı;  doğru mantık çizgisinde buluşmaya yol aldıkları, topluma ve insana dair çelişkilerdi. Ve bu çetin tartışmalar sonunda, “çalar kapımızı umutsuz karanlıkta” şiirin doğrultusu.

Ağlasun Ayşafağı örneğin: Acılar, göçler, savaşlar, kurulup yıkılan uygarlıklar silsilesi olan büyük insanlık yürüyüşünün anlatıldığı bu nehir şiirin doğru eksene oturmasında, Azime Öğretmenin bilgi birikiminin ve tarihsel kavrayışının katkılarının olduğu, evde yaşanan sürece tanıklık açısından ilk akla gelen…

Azime, şairin ilk kitabı Kavel’e öyle bir önsöz yazmıştır ki kapsam ve içerik ve yanı sıra anlatım gücü ile çok iyi bir edebiyat eleştirmeninin ayak sesleri, Hasan Hüseyin’e adanmış yıllar içinde, duyulmadan sessizliğe gömülmüştür.

Şair Edebiyatçı Ahmet Özer, Hasan Hüseyin’in en büyük şansının, Azime Korkmazgil gibi bir hanımefendi, bir yazar ve bir öğretmenle evli oluşudur, der. Ve ekler: Hem sağlığında hem hasta hâlinde hem ölümünden sonra, o büyük şairin varlığına toz kondurmadan, büyük özverilerde bulundu.

Şairin 1984’de hayattan ayrılışından hemen sonraki yıllarda Azime, babasına son ağır döneminde yoldaşlık eder ve bir torun büyütürken, Hasan Hüseyin’in tüm belgeliğini taşıyıp gözü gibi koruduğu Ağlasun’daki ata ocağında, gün yüzüne çıkmamış şiir nüvelerinden iki kitap kotardı: Kandan Kına Yakılmaz ve Tohumlar Tuz İçinde.

Dahası, Hasan Hüseyin’in hayatına bire bir tanık olduğu yirmi yılın öyküsünün ilk bölümünü, her ne kadar kendisi alçakgönüllüce,  “Hasan Hüseyin’in Yaşamöyküsüne Bir Yaklaşım Denemesi”  demişse de, anılar, belgeler, tanıklıklar eşliğinde kaleme alarak, çok mihnetli süreçlerle bastırıp “Türküleri Yakanlar” ve “Gök Mavisi Bir Türkü” adlarıyla geleceğe bıraktığı iki cilt olarak edebiyat tarihimize  kazandırdı.  Yaşla gelen sağlık sorunlarına ve görme kaybına karşın hâlen yaşam öyküsünün sonraki ciltlerini yazmayı sürdürmekte.

Hasan Hüseyin’in ölüm ve doğum günleri olan 26 Şubat ve 4 Mart günlerine yakın zamanlarda, yurdun çeşitli köşelerinde her yıl düzenlenen şairi anma toplantılarına dimdik, coşkuyla, saygıyla koşup gidip, onun sevenleriyle kucaklaşmakta. Kendi deyişiyle, O’nun doğru anlaşılmış, doğru benimsenmiş ve içten sevilmiş ve de çok boyutlu değerlendirilmiş olduğuna tanık olmaktan mutluluk duymakta. 2009’daki bir anma toplantısına katıldıktan sonra Muğlalı bir dostuna şöyle söylüyor: “Orada burada, her yerde, Hasan Hüseyin dostlarının yaktığı ateşlerle ısınıyorum; yalnız değilim, yalnız değiliz!”

Fethiye, 8 Mart 2018

 

 

Paylaş
Önceki İçerikBeyninizdeki Sinekler
Sonraki İçerikEn sevdiğiniz edebi / kurmaca kadın kahraman hangisidir?
Avatar
1961 yılında Burdur'da, Türkçe öğretmeni bir annenin kızı olarak dünyaya geldi. Ankara'da yaşadı. Çankaya Lisesi'nden sonra lisans eğitimini ODTÜ İktisâdî ve İdarî Bilimler Fakültesi Ekonomi Bölümünde tamamladı. Yirmi yılı çeşitli kademelerde yöneticilik olmak üzere otuz iki yıl kamuda hizmet verdikten sonra emekli oldu ve 2017'de Ankara'dan ayrıldı. Fethiye'de eşi, annesi ve üç kedisi ile yaşamaktadır.