Wassily Kandinsky, Sarı, Kırmızı, Mavi, 1925.

 

Nietzsche, Zamana Aykırı Bakışlar: Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası isimli eserinde Barthes’in ifadesiyle “Çağdaş olan, vakitsiz olandır” demektedir.

Zamanıyla hesaplaşmak, şimdiki zaman karşısında yerini belirlemek amacıyla bu eseri kaleme alan Nietzsche’ye göre; insan “tarih humması”na yakalanmak “şimdiki zamanın mezarcısı”[1] olmak istemiyorsa kendi “güncellik iddiasını”, şimdiki zamanla “çağdaşlığını” bir itibatsızlık ve uyuşmazlık bağlamına yerleştirmelidir:[2]

“Kendi zamanıyla mükemmelen çakışmayan, çağın taleplerine de uymayan ve bu yüzden, bu anlamda, güncel olmayan kişi, gerçekte kendi zamanına ait ve çağdaştır; fakat bilhassa bu nedenle, bilhassa bu itibarsızlık ve anakronizm aracılığıyla, kendi zamanını görme ve kavrama konusunda başkalarından çok daha yeteneklidir.”[3]

Diğer bir deyişle kendi zamanını görebilmek kendi zamanı ile bir uyuşmazlık içinde olmayı gerektirir. Bu uyuşmazlık kendi zamanı ile çakışamamayı, ona belirli bir mesafeden ve yabancılaşarak bakmayı içerir.

Agamben Çağdaş Nedir isimli makalesinde çağdaş sanatçı ve düşünürün zamana aykırı bakışını üç yaklaşımla ele alıyor[4]:

  1. Zamana kırık bir omurla bakmak
  2. Karanlığa gözünü dikmek
  3. Şimdinin arkeolojisini yapmak

 

  1. Zamana Kırık Bir Omurla Bakmak:

 

Asır (Çağ)

 

Asrım benim, canavarım, kimin elinden gelir

Bakmak ta içine gözlerinin

Ve kim kanıyla kaynaştırabilir

Omurlarını iki asrın?

 

Yaratık yaşadığı sürece

kendi omurgasını taşımalı,

dalgalar şakalaşıyor

görünmez omurlarla.

Bebek kıkırdağı gibi kırılgan

Yeryüzünün yeni doğmuş asrı

 

Asrı zincirinden kurtarmak için

yeni dünyayı kurmak için

birleştirmek gerekir flütle

günlerin boğum boğum dizlerini.

 

Fakat kırılmış omurgan,

Benim harika, zavallı asrım!

Manasız bir gülüşle

Dönüp ardına zayıf ve gaddar,

Vaktiyle çevik olan bir canavar gibi,

Pençelerinin izlerine bakıyorsun.

 

Osip Mandelştam[5]

 

Kendi zamanıyla ilişkisini kırık bir omurla ifade eden şair: “… çağdaşlığı ölçüsünde, hem omurgadaki bu kırıktır, zamanın birleşmesi önündeki engeldir, hem de kırığı tutturacak, kaynaştıracak kandır.”[6]

Oysa şaire düşen bu kırığı kaynaştırma görevi kendi içinde paradoksal bir görevdir. Çünkü sadece canavar ya da yaratık olarak ifade edilen çağın omurgası kırık değildir, birleştirme işlemi için yeniçağdan (asırdan) başını geriye döndürüp izlerine bakmak, omurgası kırık biri için imkânsız bir iştir. Zamanını görmek, kendi zamanıyla anakronizme düşmeyi gerektirir. O nedenle sanatçı güncel olanla; kendi zamanıyla, şimdisiyle barışık olmadığı ölçüde ve bunun sonucu olarak geçmişle gelecek arasında kırık bir omurla kalmayı ısrarla sürdürdüğü müddetçe ve bu paradoksun içinden hakikate işaret eden bir eser yaratabilir.

 

  1. Karanlığa Gözünü Dikmek:

Agamben’e göre çağdaş sanatçı gözünü kendi zamanına dikip orada kendi zamanının deli gülüşünü görebilendir: “… çağdaş kişi, bakışını zamanının üzerine, ışıkları değil de karanlığı seçebilmek için diken kişidir. Çağdaşlığı tecrübe edenler için bütün zamanlar karanlıktır. Çağdaş kişi, tam da bu nedenle, bu karanlığı görmeyi bilen, kalemini şimdiki zamanın zifiri hokkasına daldırarak yazabilen kişidir.”[7]

Karanlığı seçmek edilgen bir hal değildir. Sanatçıdan özel bir çaba talep eder. Onun seçimini ve buna uygun eylemini belirler. Bu eylem ise alışılmışı yansıtan ışığın içindeki karanlığı görmek, çağının o ışığı bertaraf edecek yabancı ve aykırı bakışı olabilmek için gösterilen gayrettir.

Öyle ise karanlığın içine bakmak ışığın içindeki gölgeyi yakalamak manasına gelecektir. Agamben bunu şu şekilde ifade eder:

“Asrının ışıklarının kendisini körleştirmesine izin vermeyen, o ışıkların içindeki gölgeleri, en mahrem karanlığı yakalayabilen kişiye çağdaş denebilir ancak.”[8]

Paul Celan’ın “Sen de Konuş” isimli şiirinde Agamben’in bu düşüncesinin izleri görünür.

 

 

Sen de Konuş

Sen de konuş,

Son olarak sen konuş,

söyle sözünü.

 

Konuş-

Ama ayırma hayırı evetten.

Anlamı da kat sözüne:

Ona, gölgeyi ver.

 

Ona yeterince ver gölgeyi,

sence ne kadar paylaştırılmışsa

gece yarısıyla öğlen ve gece yarısı

arasında, o kadarını ver.

 

Bakın etrafına:

Gör, nasıl da canlı, çepeçevre-

Ölüm aşkına! Canlı!

Hakikattir gölgeden söz edenin söylediği.

 

Ama bak, küçülmekte şimdi durduğun yer:

Peki şimdi nereye, ey gölge çıplağı, nereye?

Tırman. Yokla etrafını

İncelmektesin gittikçe!

Daha ince – bir iplik,

yıldızın aşağı inmek için kullandığı;

o yıldız ki, aşağıda, kendi yansımalarını

gördüğü yerde, gezginci sözcüklerin

dalgalı sularında yüzmek istemekte.

 

Paul Celan[9]

 

Celan, “Sen de Konuş” şiirinde hakikat ile gölge arasındaki ilişkiyi kurarken gittikçe incelen gölgeyi kendi yansımasını görmek isteyen bir yıldızın aşağıya inmek için kullandığı bir ipliğe benzetmektedir. O yansımalar ki ancak gezgin sözcüklerde görülme imkânına kavuşacaktır.

Agamben, karanlıkta bize ışığını ulaştırmaya, gölgesinin izini sürmeye çalışan yıldızı yakalama gayesinde olan çağdaş sanatçının konumunu şu şekilde özetler:

“Genişleme halindeki evrende çok uzak galaksiler bizden öylesine büyük bir hızla ulaşmaktadır ki ışıkları bize ulaşmayı başaramaz. Bizim göğün karanlığı olarak algıladığımız şey, işte bize doğru büyük bir hızla ilerleyen ama yine de ulaşamayan bu ışıktır, çünkü o ışığın kaynağı olan galaksiler ışık hızından daha büyük bir hızla bizden uzaklaşır.

Şimdinin karanlığında bize ulaşmaya çalışan ama bunu başaramayan bu ışığı algılamak, çağdaş olmak anlamına gelir. Bu yüzden çağdaş olan nadirdir. Ve bu nedenle çağdaş olmak, her şeyden önce, bir cesaret meselesidir: çünkü sadece çağın karanlığına bakışlarını dikebilmek değil, aynı zamanda bu karanlıkta, bize yönelen ama bizden sonsuza kadar uzaklaşan bir ışığı görebilmek demektir. O halde bu, insanın ister istemez kaçıracağı bir randevuya tam vaktinde gitmesi demektir.

Çağdaşın algıladığı şimdinin omurgası bu yüzden kırıktır. Zamanımız, şimdiki zaman, aslında sadece en uzak olan değildir: hiçbir durumda ulaşılamaz olandır. Omurgası kırılmıştır ve biz de tam olarak kırılma noktasında bulunuyoruzdur.”[10]

Walter Benjamin de “Pasajlar” isimli kitabında, tarih kavramını ele aldığı bölümde Paul Klee’nin Angelus Novus isimli eserine gönderme yaparak bu kırılma noktasına işaret eder:

“Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin Tarih meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.”[11]

Geçmişle gelecek arasındaki yarıkta fırtınaya tutulmuş olan meleğin kanatları Aslı Erdoğan’ın Taş Bina isimli öyküsünde adeta kırılmıştır. O, bir başına, acıyla, dimdik doğrulur; umudun ve umutsuzluğun, iyinin ve kötünün ötesinde, güçten kesilen kolları, iki yanından, kırık kanatlar gibi sarkar.[12] Ufukta ise ona kılavuzluk edecek bir yıldız görünmektedir. Bu yıldız, Paul Celan’ın şiirinde sözünü ettiği, gölgesini bir iplik gibi incelterek aşağı inmek için kullanan o yıldız olmalıdır ve melek işte bu ipliğe tutunacaktır:

“Yalnızca bir çift yürek vuruşudur bir ufuktan ötekine yolculuğun, sabahyıldızı, senin yıldızın, yanına kadar tırmanabileceğin ipi uzatır, ilk kez böylesine bilincine vararak suçsuzluğunun, başını yaslarsın dikenli geceye. Tek başına, yenik ve mağrur, burada kesişmiş bütün yazgıları sahiplenir, rüzgârda sessizce sallanarak, kendi kayboluşunun içinde dimdik durup yaşamın ve ölümün yalanlarını üstlenirsin. Bir kez daha, son defa duyulur görkemli ezgisi koronun, hafifçe başlar, giderek yayılır, dalga dalga yükselir, dünyanın bütün seslerinin ve sessizliklerinin, göklerinin ve gecelerinin ötesine yükselir.”[13]

Burada sesi gittikçe yükselen koro elbette Antik Yunan tragedyalarında hakikati dile getirme görevini üstlenen Diyonisos’un sesi, dithramb korosudur. Edebiyatın kurgusal mekânında hakikat arayışı içinde olan ve onu dile getirme sorumluluğunu etik-estetik tutumunun bir parçası olarak algılayan yazar kendini bu koronun bir üyesi gibi duyumsar. Karanlığın içine gözünü dikerek kendinden kaçan ışığın peşine düşen omurgası kırık yazar; çağdaşı olduğu bir zamanı, onun hakikatini sorunsallaştırırken bir yandan da belki de hiçbir zaman tam olarak ele geçiremeyeceği bu hakikati yazma sancısını dile getirmektedir. Böylece şimdinin sorunsallaştırılması yazarın kendi yazma edimini sorunsallaştırmasıyla üst üste biner ve yazar, kendi çağını mesele eden yazar kimliğiyle metne ait oluşunun izlerini bırakarak meta-kurmacanın sınırlarında dolaşır:

“Sen, yıldızlara teşekkür ederek, yapayalnız, kıyasıya yalnız öldüğünde, yıldızsız bir sabahta, tek bir hamlesiyle öne düşen başının, durdurdun geceyi. Hepimiz için durdurdun. Çok erken açtın kanatlarını, daha ilk taştan basamaklarında göklere tırmanan merdivenin, birini ışığa, birini karanlığa açtın. Son mumunu yakıp direncinin, belki bir gülümsemeyle, şafağa uzattın. İşte o an yeniden doğdu bir yıldız. Bir mucize gibi bakabileyim diye hayata, gözlerini bende bıraktın.”[14]

 

  1. Şimdinin Arkeolojisi:

Michel Foucault, “Aydınlanma Nedir”[15] isimli makalesinde filozofun ve sanatçının kendine karşı takındığı bir tutum olarak, içinde bulunduğu şimdiki zamanı sorunsallaştırmasını, tarihin belirli bir kesitinde kim olduğunu kendi kendine sormasını; çağdaşı olduğu gerçeklikle belirli türden bir ilişki kurma tarzı olmak bakımından bir felsefi ethos olarak tanımlar.

Bu türden bir felsefi ethos şimdiki zamanın ontolojisini yapmayı gerektirir. Şimdiki zamanın ontolojisi ise kendimizin tarihsel ontolojisini yaptığımız bir eleştirel düşünme biçimi olmak durumundadır.[16]

Bu eleştirel düşünme biçiminin üç ekseni vardır: Bilgi ekseni, iktidar ekseni ve etik ekseni. Soruşturma alanımızın sorusu ise şudur: “Kendimizi bilgimizin özneleri olarak nasıl kurduk? İktidar ilişkilerini kullanan ya da bu ilişkilere tabi olan özneler olarak nasıl kurduk? Kendi eylemlerimizin ahlaki özneleri olarak nasıl kurduk?”[17]

Kendimizin, zamanın şimdisinde kim ve ne olduğumuzun eleştirel/tarihsel ontolojisinin yapmanın yöntemi Foucault’ya göre arkeolojiktir. Arkeoloji “iz”in peşine düşer: Kurgusal tarihin içince gizlenmek istenen ya da bir “orada-olmayan” olarak birtakım göstergelere bağlanmak suretiyle kendini olduğu gibi sunamayan, aldatıcı görünümlere bürünebilen bir iz. Öte yandan gökyüzünde bizden hızla uzaklaşan yıldızın ışığı da bize ulaşmadan sönmektedir. Gelmekte olan ışığa ait olan iz güzergâhına varamadan silinmiş ve kendini bir namevcudiyet olarak karanlığın içine gözünü diken sanatçının bakışına emanet etmiştir.

Rancière “Tarihin Adları”[18] isimli eserinde kayıt dışında olan sessiz yığınlardan söz eder. İzleri silinmiş, söz verilmemiş bu yığınlar tarih yazımı içerisinde bize ulaşamayan bir karanlık, bir namevcudiyet olarak oradadırlar.

Rancière’e göre hakikat kimsenin konuşmaya çalışmadığı yerde ortaya çıkabilir. Sesin namevcudiyeti onu yitik yapmaz o sessizliği içinden, namevcudiyetini kendi tarzında açımlamak suretiyle konuşuyordur zaten. İşte çağdaş sanatçı bu susku içindeki açımlanmışlığa kulak verebilendir.

Oysa ışıkların altında en çok erk sahibi olanlar konuşur. Sözü sessiz olana vermek ise onu sözünü çalarak ya da basitçe taklit etmeye çalışarak değil ona sessizliği içinde, sessizliğini vererek mümkün olur.

Öyle ise insanlık için kaynak olan, sesi en gür çıkanların, en çok konuşanların ürettiği kayıtların toplamı değil, izleri silinmek istenenlerdir; mezarlığa terk edilenlerin bize ulaşamadan yitip giden suskun sözünün ifadesi olan gözyaşlarıdır.

İz kavramı Derrida’nın Différance makalesinde ve daha birçok eserinde karşımıza çıkar. “Différance”, fark anlamındaki “différence” sözcüğündeki “e” harfinin “a” ile değiştirilmesidir. Burada sözcüğün yazımı değişse bile telaffuzu aynı kalmaktadır. Böylece Derrida, göstergenin; iz, fark, askıya alma, erteleme, bulunuş, yokluk, gelmekte olma sarmalı üzerinden kurduğu anlam silsilesini, sözcükte yaptığı bir harf değişikliyle ya da bir tahrifat/yapıbozum/oluşum eylemiyle performatif bir şekilde ortaya koymuştur. Derrida, “différance” ile ilgili yaptığı semantik çözümlemede “différer” fiilinin iki anlamına başvurur: İlki; daha geçe bırakma, hesaba alma, bir dolambaç, bir erte, bir gecikme, bir yedek gibi anlamları içerir. Différer’in ikinci anlamı ise özdeş olmama, başka, ayırt edilebilir olma şeklinde ifade edilebilir.[19]

Derrida’nın ifadesiyle différance şu şekilde anlaşılabilir: “Différance, bu, imlem deviniminin, buradalık sahnesinde gözüküp burada denilen her öğenin kendisinden başka bir şeye ilişki kurmasından başka hiçbir biçimde olanaklı olmamasını sağlayan şeydir, böylece her buradaki kendinde geçmişteki öğenin belirtisini taşırken gelecekteki ögeyle ilişkisinin belirtisiyle şimdiden kesişmeye bırakır kendini; iz geçmiş ile ilişkili olduğundan daha az gelecekle ilişkide değildir ve burada denilen şeyi onun olmadığı şeye olan bu ilişkisiyle kurar…”[20]

Böylelikle “iz”in; anlamın oluşumda sağladığı sonsuzca çeşitlenme ve saçılma imkânının “différance”ı anlamak bakımından önemi ortaya çıkar. Derrida’nın ifadesiyle: “Daima ertelenmiş, ayrımı konmuş iz hiçbir zaman kendi sunuşunda kendi değildir. Kendini sunarken siler, kendi çınlamasıyla sağır olur…”[21]

Ahmet Telli’nin “Karda İzler” şiirinde; kırık bir omurga misali bir uçurum/yarık olarak tanımlanan dünyada, tam da uçurumun kenarında bulunan şairi görürüz. Tepesinde kapitalizmin araçsal aklına teslim olmuş bilimin; şiirdeki “bekerel” sözcüğünde ifadesini bulan, nükleer santralleri, nükleer silahları çağrıştıran hüzünlü radyasyon yağmuru, peşinde iktidarın avcıları, ıslığını çığlık gibi incelterek yetişen ve her şeyi silip süpüren tipiye rağmen çağına bir insan olarak izini bırakma ısrarını sürdürür. Şairin bilim ve iktidarın geldiği bu noktada bırakmak istediği iz onun muhalefetinin şerhidir ve bir ahlaki özne olarak kendiyle kurduğu etik ilişkinin sanatıyla ortaya koyduğu estetik tutumuna yansımasıdır. Şairin sanatı neyse adı da odur ve o karın üstüne adını yazarak itirazının izini bırakmak ister. Oysa tarihin meleği bir fırtına, tipi şekline bürünüp izleri silmekte ve ilerlemeci bir anlayışla her şeyi geride bırakarak çağın getirdiği felaketlerin unutulmasını talep etmektedir. Oysa bıraktığı izler her defasında silinse de onlar bir namevcudiyet olarak oradadır. Bunu bilen şair, “vurun beni” dercesine muktedirin yüzüne deli kahkahasını patlatır ki bu direnişin kahkahasıdır. Şairin bütün bunlara, “kendi zamanının deli gülüşüne” verdiği cevaptır bu kahkaha. Bilim ve iktidarın içine hapsetmeye çalıştığı belirli bir özne konumuna karşı şairin geliştirdiği bir etik/estetik tutumdur. Kendiyle ve sanatıyla ilişki kurma biçimidir. Sanatçının adı tipinin şiddetiyle silinse de, varlığı sona erse de, sönen ışıkta bir namevcudiyet, yokluk olarak dahi olsa izini bırakmış olmanın güveniyle direnişin kahkahasını savurmaktadır.

 

Karda İzler

Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün

 

Bir uçurum kıyısında vursunlar beni ki dünya

Uğuldayıp duran bir uçurum değil miydi zaten

 

Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün

 

Adımı yazıyorum kar üstüne ve ıslığını çığlık

Gibi incelterek yetişiyor arkamdaki tipi bana

Siliyor adımı bir dal kırarak çam ormanından

Geçmişim kar sessizliğiyle özetleniyor artık

Anılarım buz tutmuştur aşklarım kar yangını

Ömrüm parmak uçlarımda eriyen bir kar tanesi

 

Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün

 

Kar yağıyorken milyon bekerel hüzün yağıyordur

Derim ki kar ve hüzün bir aşkın seyir defteridir

Yolculuklar ve ayrılıklarla anlatılabilir ancak

 

Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün

 

Bir uçurum kıyısında vursunlar beni, vursunlar

Bir kahkahayla çekip giderim karlı ovalardan

Şairler vurulmalıdır, hayat yakışmıyor onlara

 

Ahmet Telli[22]

 

 

Referanslar:

Agamben, Giorgio: Çağdaş Nedir, “Çağdaş Sanat Nedir”, editörler: Artun, Ali/Örge, Nursu, sa:41-51, İletişim Yayınları, 2014.

Benjamin, Walter: “Pasajlar”, çev: Ahmet Cemal, sa:42, Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2013

Celan, Paul: “Ellerin Zamanlarla Dolu”, sa:44, çev: Ahmet Cemal, İş Bankası Kültür Yayınları, Haziran 2015.

Derrida, Jacques: Differance, çeviri: Sözer Önay, Toplum Bilim Dergisi, sayı:10, Bağlam Yayıncılık, Ağustos 1999

Eagleton, Terry: “Edebiyat Kuramı”, çeviri: Birkan Tuncay, Ayrıntı Yayınları, 2014

Erdoğan, Aslı: “Taş Bina ve Diğerleri”, Everest, Şubat 2016

Foucault, Michel: Aydınlanma Nedir, “Özne ve İktidar”, çev: Ergüden, Işık-Akınhay, Osman, Ayrıntı Yayınları, 2016

Nietzsche, Friedrich: “Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası”, sa:7, çev: Tüzel Mustafa, İş Bankası Kültür Yayınları

Rancière Jacques: “Tarihin Adları”, çeviri: Cemal Yardımcı, Metis

Telli, Ahmet: “Kalbim Unut Bu Şiiri”, Everest, 2017

 

 

[1] Nietzsche, Friedrich: “Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası”, sa:7, çev: Tüzel Mustafa, İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2018

[2] Agamben, Giorgio: Çağdaş Nedir, “Çağdaş Sanat Nedir”, editörler: Artun, Ali/Örge, Nursu, sa:42, İletişim Yayınları, 2014.

[3] Agamben, sa:42

[4] Agamben, Giorgio, sa:41-51

[5] Agamben, sa:43-44

[6] Agamben, sa:44

[7] Agamben, sa:45

[8] Agamben, sa:45

[9] Celan, Paul: “Ellerin Zamanlarla Dolu”, sa:44, çev: Ahmet Cemal, İş Bankası Kültür Yayınları, Haziran 2015.

[10] Agamben, sa:46-47

[11] Benjamin, Walter: “Pasajlar”, çev: Ahmet Cemal, sa:42, Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2013

[12] Erdoğan, Aslı: “Taş Bina ve Diğerleri”, sa:84, Everest, Şubat 2016

[13] Erdoğan, Aslı: sa:84

[14] Erdoğan, Aslı: sa:85

[15] Foucault, Michel: Aydınlanma Nedir, “Özne ve İktidar”, sa:172, çev: Ergüden, Işık-Akınhay, Osman, Ayrıntı Yayınları, 2016

[16] Foucault, Michel: sa:172

[17] Foucault, Michel: sa:191

[18] Rancière Jacques: “Tarihin Adları”, çeviri: Cemal Yardımcı, Metis, 2011

[19] Derrida, Jacques: Différance, sa:51

[20] Derrida, Jacques: Différance, sa:54

[21] Derrida, Jacques: Différance, sa:59

[22] Telli, Ahmet: “Kalbim Unut Bu Şiiri”, sa:76, Everest, 2017