“Eylemleri şiddet içerir, kuralları yazılı değil hissidir, her bir üye aynı zamanda örgütün lideridir.

CYÖ: Canı Yananlar Örgütü”

 

Gazeteci ve yazar Barış İnce’nin, Sarsıntı isimli kurmacası gizemli, gizemli olduğu kadar da apaçık bir roman. Kitapta şaşırtıcı bir şekilde gizem ve açıklık, elmanın iki yarısı gibi birbirini tamamlıyor. Melih Cevdet Anday edebiyat ödülünü, Neslihan Önderoğlu’nun Yeryüzü Yorgunları ile geçtiğimiz günlerde paylaşan kurmaca, ülkemizin siyasal, kültürel, dinsel ve yönetsel sorunlarının son kırk yılını olanca yalınlığı ile anlatıyor.

Kitap yeryüzü sarsıntılarından (depremler), ruhlardaki sarsıntılara (travma) kadar tam anlamıyla tüm sarsıntıları konu ediyor. Barış İnce bana kalırsa, dilin zenginliğini de ustaca kullanarak bir eş sesliler manzumesi yazmış. Eş seslilerin şahane kurgusu, romanda vurulduğum noktaların başında geliyor açıkçası.

Yazar ikilemleri, kararsızlıkları ve sonuç olarak arafta kalmayı o kadar güzel kurgulamış ve öyle esrarengiz yerleştirmiş ki romana, her çevirdiğiniz sayfa elinizde farklı bir ayna oluyor. Varlığınızı ve ne ile var olduğunuzu sorgulatıyor. İnancınızla mı? İşinizle mi? Egonuzla mı? Dobralığınızla mı? Kalemini bir neşter gibi işte tam oraya vuruyor. Romanda vurulduğum bir başka nokta da burası.

Kitabı okurken yazarın imgelemine hayran olmamak elde değil. Betimlemeler gizli saklı gibi görünse de, nerelere ironik atıflar yaptığını anlıyorsunuz. Sızılı ve acıklı bir bulmaca diyebiliriz bu tarzına. Mesela Kulaksız Osman’ın dövülme anı, zihninizde Sanasaryan Han’ı (Sansaryan diye bilinir) çağrıştırıyor. Bu çağrışım okuyucunun içinde kocaman bir hüznü kovalıyor. Sessizce yanaklarınıza süzülen çığlıklara hakim olamıyorsunuz.

Olaylar isimsiz bir adada geçiyor. Adanın en belirgin yapısı (binası) doğal olarak “Deniz Feneri.” Başkarakter Levent’in “Deniz Feneri’ni sevmemesi de ayrıca pek manidar doğrusu.

Yazar isimlerle vermek istediğini pekiştiriyor. Levent, donanmanın kıyılarda görev yapan askeri demek (Osmanlı’da). Adadaki meyhane sahibine yakışan bir isim doğrusu. İsimsiz Ada’da geniş bir çevre tarafından sevilen tarikat lideri Mahmut Bulgurlu aynı zamanda şiirler ve kitaplar için kalem oynatan bir kişi. Hatta şiirlerinin bir kısmı bestelenmiş. Kitaplarının bazıları yok satmış. Kurguda Fırat isminin de yer alması ülkenin başka yaralarına anlamlı bir atıf diye düşünüyorum.

Ayrıca Ahmet Mudassir karakteri ile yazar bizleri Mudassir Suresi’nin anlamına uygun bir efsaneye uçuruyor. Bu öykü içinde öykü, sizi şaşkınlığa ve yoğun bir sorgulamaya itiyor. Kitabın bu kısmında yedi büyük günahın çevresinde egolar savaşıyor. Dahası filler tepişiyor, çimenler eziliyor.

Domino taşlarının birbirini devirmesi gibi, birlikte yaşadığımız toplumda tek bir kişinin sarsıntısı bile herkesi etkileyip tarumar edebiliyor. Kitapta bunu buluyor okuyucu. Toplumsal kokuşmuşluğun, adaletsizliğin ve ahlaksızlığın bu sayede nasıl yayıldığını da buluyor. Bir kadın okuyucu olarak, romanda dobra ve gerçekçi tek karakter olarak kurgulanan kadını (Filiz) çok sevdim açıkçası.

Roman bir masa etrafında oturmuş üç arkadaşın (Yiğit, Filiz, Rıza) bir günlük sayesinde cinayetleri aydınlatma çabasını eşsiz bir kurguyla anlatıyor. Üçü de çok sarsılmışlar, sarsmışlar da. Okudukları günlükle masanın etrafında yine sarsılıyor ve sarsmaya da devam ediyorlar hala.

Karşıtlıkları, birliktelikleri, hayalleri ve rüyalarıyla meyhanedeki sohbet ve gecenin gündüz, gündüzün ise aslında gece olduğunu anlatarak okuyucuyu da epey sarsıyor yazar. Bu anlamıyla, film yapımına ve tiyatro olarak sahnelenmeye çok uygun bir metin kanımca.

Levent belki de sosyoloji okuduğundan, insanları çok iyi gözlemliyor. Meyhanesindeki müşterilerin konuşmalarına kulak verip, gözleyerek çok güzel kişilik analizleri yapıyor. Kitabın vurulduğum bir diğer noktası da burası, çünkü gözlem yapabilmek, çıkarımlarda bulunmak için çok öğretici. Yazarın aynı zamanda gazeteci olması, bu gözlem sahnelerine ayrı bir özen katmış bence.

Kitaptan bazı alıntılar;

 “6 Kasım 2015

Çıkışta cumaya gittim. İyice de beynamaz olmuşuz. Bulgurcuların bize ettiklerinden biri de bu oldu. Gerçi tarih, sosyoloji, felsefe okudukça insan, bu tarz inançların sonradan üretildiğini düşünmeye başlıyor ama… Sarsıntıya sığınak gerek.” (Günlükten)

Satır aralarından;

“Şaşaalı bir devrin ortasında koşturmaktaydınız, yıldızlardan ışık kapmak zorundaydınız. Siz de haklıydınız, atmadığınız her adımda kalabalığın ayakları altında kalırdınız.”

Mevlana der ya, “Kötülüğü, kini, merhametsizliği, hırsı kendinde gördüğünde iğrenmiyorsun da başkasında gördüğünde ürküyorsun.” Bunu bir tür hileli aynaya benzettim sonradan düşündüğümde. Kendin bakarken günahları küçülten, başkasına tuttuğunda kötülükleri devleştiren…

“Bir şeylerin düzelmeye başladığına inandığın an hayal kırıklığı yaşarsan sarsıntısı büyük oluyor.”

Romanın protagonisti olan Levent, kanımca pasif – agresif kişilik yapısıyla, arafta kalmış bir “Amok Koşucusu. Bir solukta okuduğunuz kitapta, bu durum öyle ustalıkla saklanmış ki, son cümlelerde ancak açıklığa kavuşuyor ve hayrete düşürüyor okuyucusunu.

 

Barış İnce, Sarsıntı, Can Yayınları, 2018.