Yara benim de ilk kez okuduğum yazar Ayaz Ğıylecev’in Fatih Kutlu tarafından Türkçe’ye çevrilen dört kitabından biri. Henüz tanımadığım bir yazarın kitabını okurken bazı tereddütlerim olmuyor değil ama Yara, okuru saracak, gerçekçi bir hikâye. Daha ilk satırlarda kitaba hakim olan hüzün sizi yakalıyor. Bu hüzün savaşın ardında kalanlara ait.

Okumaya başladığım andan itibaren, savaşın –izleyen, sessiz çoğunluk tarafından- bir oyun olarak görüldüğünü bir kez daha anlıyorum. Yazar savaşın, sadece cephede gerçekleşmediğini, öylece yaşanıp bitmediğini, bir savaşın sonunda içine ateş düşen belki de yüz binlerce evden birinin üzerine giderek yazmış Yara‘yı. Kitap, yaşanan kayıpların birden fazla yüzü olduğunu insana hatırlatacak bir şekilde başlıyor. Savaşta ölen her bir kişi, bir aile demek, hatta bazen çok daha fazlası ve yazar tüm bunları hiç ajite etmeden, kendine has bir dil ile okura anlatıyor.

Süleyman İhtiyar’ın son ümidi de söndü. En küçük oğlu cepheden dönmedi.”

İkinci Dünya Savaşı’na giden gençlerinin dönmesini bekleyen Tatar bir köy ve tüm ümitsizliğe karşın, bakılan fallara, edilen dualara rağmen gelmeyen evladını bekleyen bir anne ve baba, Süleyman ve Züleyha İhtiyar. Bir kısmı için öldü diye haber gelen askerlerin ve yavaş yavaş dönen gazilerin arasında oğulları Ğabdullah’ın da olmasını bekliyorlar. Ama ne bekleme; açan çiçeği, cama konan kuşu hep iyi bir haber diye düşlüyorlar. Üstelik Ğabdullah’ı bekleyen sadece ailesi değil; birbirlerine duygularını hiç açıkça dile getirmemiş olsalar da, Ğabdullah’ın yolunu bekleyen yavuklusu Zeytüne de var. Köye dönen gençler oluyor, yaralılar, gaziler ya da ölenlerden bir haber geliyor ama iyi mi kötü mü olduklarını bilmedikleri Ğabdullah’tan hiçbir haber alamıyorlar. Belki öldüğünü bilseler rahatlayacaklar diye düşünüyor okur ama hayır, anne baba için böyle bir şeyi kabullenmek hiç kolay değil. Ki Zeytüne de kabullenemiyor. Uzun yıllar tüm taliplerini reddediyor. Peki ya Ğabdullah, Ğabdullah’ın yaşadıkları? Romanın bir de bu boyutu var ve yazar her birine ustalıkla yaklaşmayı başarmış.

Aslında daha önce iki evlatları daha olmuş ailenin, kızları onları bırakıp gitmiş, diğer oğulları ise daha cepheye gidemeden, pisboğazlığının sonucunda zehirli ishalden ölmüş; ellerinde bir tek Ğabdullah’ları kalmış. Fakat Süleyman ve Züleyha köye dönen son gaziyle birlikte ümitlerinin bir kısmını kaybediyorlar. Öyle ki artık Süleyman İhtiyar hiçbir iyi habere sevinemez oluyor, köydeki yaşıtı Mahmut’un tüm oğulları ve damadı savaştan sağ salim dönüyor, bu bile Süleyman İhtiyar için çekilmez bir duruma dönüşüyor.

Yiğit oğulları gerçekten yitip gitmiş midir? Bunu kabullenmeye çalışsalar bile, olmuyor bir türlü. Yaşama istekleri Ğabdullah’ın geri döneceğine dair ümitlerine bağlı ve bu ümit hiç tükenmiyor. Diğerlerinden uzaklaşıp, içlerine kapanıyorlar ama yine de gövdesinden kopan bir ağaç dalı gibi yaşama bir şekilde tutunuyorlar.

“Onun gönlü de o kapıdan bir daha dönmemek üzere yakında çıkıp gideceğini sezinliyordu. O gidecekse demek ki birinin köye dönüp, o kapıdan girmesi lazımdı. Öyle olmadığı takdirde kutlu ölümsüzlük zinciri kopacaktı.”

Yazar, köy yaşantısının, şartlarını insanın gözünde tüm detaylarıyla canlandırabilecek bir şekilde anlatırken bir yandan da evlat acısı gibi keskin bir acıyı akan bir su duruluğunda yansıtıyor. Aynı zamanda insanın içinde hiç bitmeyen yaşama arzusu, ümit ve ölümsüzlük isteğinden bahsediyor.

Yara, savaşın kötülüklerini bir kez daha göz önüne seriyor ama aynı zamanda Tatarların gündelik yaşamının derinliklerine inen ve bu topraklardaki yaşamların aslında birbirine ne kadar benzediğini anlatan hem hüzünlü hem güzel bir hikâye. Ama Yara‘yı tek cümlede özetlemek gerekirse eğer; savaşın cepheden ibaret olmadığının sözcüklere dökülmüş canlı bir kanıtı derim.

 

Ayaz Ğıylecev, Yara, Çev: Fatih Kutlu, Palto Yayınevi, 160 sf., 2018.