Fotoğraf: Steve McCurry

Ahmet Bülent Erişti

28 Mart 2018

 

İkinci Dünya Savaşı’na katılıp uzun süre esaret yaşamış ve sonrasında savaşın yarattığı yıkımı anlatmış Alman roman ve öykü yazarı Heinrich Theodor Böll, kendisi gibi bir savaş mağduru olan ve 26 yaşında hayata veda etmiş şiir, öykü ve oyun yazarı Wolfgang Borchert’e dair yazdığı bir yazıda, savaşa karar verenlerin yurttaşlar üzerindeki rolüne ilişkin “Genelkurmay haritasına batırılan bir tek toplu iğne” diyordu, “savaşa sürülmesi gerekli görülen on bin insanı gösteriyor -ama bu yönetimlerin kendileri, özgür düşüncenin iğnelemelerine bir türlü katlanamıyorlar.”

Böll’ün “katlanamıyorlar” dediği değinmeye konu olan şey, Borchert’in; gepegenç bir yurttaş, insan ama hepsinden önemlisi de savaş makinesinin biçtiği kendisi gibi insanları kısa öykülerle yalın ama çarpıcı biçimde dile getirmesiydi. Siyasanın ajitasyon-propaganda diline başvurmadı, bunun yerine kısa, kıvrak ve ironik cümlelerle;  savaşı hiç bilmeyen, savaş üzerine düşünmeye fırsatı olmamış çocukların hayatlarının sönmesini betimledi. Öykülerini henüz yazmamışken, 20 yaşındayken askere alınan Borchert savaş ve Hitler karşıtı yazı ve mektuplar da yazmıştı. Hemen yargılandı ve ölüme mahkum edildi. Sekiz hafta bir hücrede idamını bekledi ama “yaşının genç olması” vesilesiyle affedildi. Affedildi ama bu zulüm onun hayata ve insana bakışındaki sorumluluğu korkuya dönüştürmek bir yana, genç yazar adayı çeşitli fıkra ve yazılarla savaşın kimin çıkarına hizmet ettiğini,  ölen insanların savaş kahramanı olmak gibi bir “yüce duygu” taşımadığını anlatmaya devam etti ve bu nedenle 24 yaşında bir kez daha cezaevine yollandı ve hepi topu iki yıl gibi kısa bir süre yazabildikten sonra cezaevi ve savaş koşullarının tükettiği vücudu 20 Kasım 1947’de pes etti ve Borchert 26 yaşında öldü. Türkçede okur birkaç kitabıyla tanıyor Borchert’i: Hayır De! adıyla; bir protest manifesto olarak adlandırabileceğimiz bir tek şiirden oluşan kitabı, Kapıların Dışında oyunu, yine Fener ve Gece ve Yıldızlar adlı şiir kitabı ve Karahindiba adıyla yayımladığı 24 kısa öykü kitabından parçalı örnekler.

Wolfgang Borchert 
Fotoğraf: Akg-images

Kısacık hayat ve yazarlık hikâyesine karşın savaş ve yıkım edebiyatı dendiğinde en önde gelen yazarlardan olmayı başaran Borchert bunu neden hak ediyor, yetinmeden devam edersek onu unutulmaz kılan cevher nedir? Kanımca iki neden yatıyor bunun altında ve bu iki nedenden hangisi olmasa, tanıdığımız Borchert başka bir yazar resmi verirdi bize?

İlk neden elbette bir yazar için olmazsa olmaz dediğimiz yazarlık hamuru. Daha baştan vaktinin az olduğu kehanetiyle kurar öykülerinin cümle yapısını. Trajik durumlar, klasik tragedyada görebileceğimiz uzun ve şiirsel cümlelerle kurulan diyaloglar yerine -ki diyalog kişileri çoklukla çocuk askerlerdir- durumun acıklılığının pek farkında olmayan ve bu nedenle de acı, ölüm, umutsuzluk gibi olguları değerlendirip seslendiren özneler yerine, bu olguların yarattığı yıkımın ortasında yaşam isteği taşıyan, gelecek hayalleri kuran; çıkışsızlığı çağrıştıran saçma kısa cümleleriyle, var oluşlarının geldiği yerin saçma olduğunu sergileyen özneler görürüz. Tanrısal bir anlatıcı olarak Borchert, okura -“durum için gerekli sahneyi” hazırladığında-, öykü kişileriyle zaman- mekân ilişkisi kopar. Müdahil olamayacağı bir mekân ve zaman perdesi karşısında, çaresiz izleyicisi durumundaki okur, kendi nesnel konumuyla öykü akışının bölünmüşlüğünde kalır. Bu bölünme aynı zamanda hem kurmaca gerçekliğindeki hem de nesnel dünyadaki bölünmeyi işaret eder. Öykü kişileri de yaşadıkları kurmaca dünyadan kopmuş, dolayısıyla bölünmüş durumdadırlar. Borchert ustalıkla, ikili bir dünyayı aynı anda sorgulatır okura: Orada acımasız bir şeyler yaşanıyor. Hiçbir şeyden haberi olmayan çocuk yaşta insanlar büyük ideallerin kahraman öznesi gibi sunuluyor. Kendilerini, var oluşlarını bile sorgulayamayacak çocuklar dünyayı kurtarmaya özne kılınıyor. Ya siz? Öyküyü, dışarıda bırakılarak izlemek zorunda kalan okura, o bölünmüşlük aracılığıyla kendisini sorgulama şansı verilir: Sen olsan ne yapardın?

Öykü kişilerinin kısa cümlelerle kurdukları diyaloglar öykünün akıcılığını sağlaması yanında durumun saçmalığını en kestirme yoldan gösteriyor:

 

“Saatlerce oturuyorlardı geceleri. Uyumuyorlardı. Derken biri söze başlıyordu:

 

-Ama Tanrı böyle yaratmış bizi.

-Ama Tanrının bir özrü var, diyordu öteki. Tanrı yoktur.

-Bunun tek özrü, diye yanıtlıyordu ikincisi. 

-Ama biz, biz varız, diye fısıldıyordu öteki.”[1]

 

Anlatıcı özne kimi zaman savaşın getirdiği acı ve yıkımı olağan halin parçası olarak betimler: “Geceleyin adamlar yürüyordu yolda. Bir şarkı mırıldanıyorlardı. Arkalarında bir kızıl leke gecenin koynunda. Çirkin bir kızıl lekeydi. Leke bir köydü. Köy mü, o yanıyordu. Adamlar kundaklamışlardı. Çünkü askerdi adamlar.”[2]

Yıkım yalnızca cephede yaşanmaz. Evlerde, sokakta; açlık, soğuk ve yalnızlığın hükümranlığı sürer ve Borchert bunu da unutmaz. Bombalanan kente yıkıntıların altında kalmış ölü kardeşini bekleyen küçük Jürgen, gece gündüz hiç uyumadan yıkıntının yanında bekler ki fareler gelip kardeşini yiyemesin.

Heinrich Theodor Böll
Fotoğraf: DPA

Borchert’in bugüne kalmasındaki ikinci etmense yazar duyarlığıdır. Bu duyarlığa karşın onda, kaba bir ideolojik duruşun izlerini dahi görmeyiz. Olup biteni yansıtmacı bir çizgiyle sunar. Bu nedenledir ki onun öykülerini doğrudan “ideolojik” bir metin olarak okumak doğru değildir. “Bu bakışa göre edebiyat, siyasi aydınlanma ve toplumsal dönüşümün potansiyel aracı olarak kullanılmaya açıktır.”[3] türünden niteleyeceğimiz edebiyattan söz edemeyiz. Sorumluluk ya da duyarlıktan bile öte, yaşayanın cehennemidir; kötülüktür anlatılan. Hem de “Bu kötülük, muzaffer edayla taşınan kötülüktür; aynı, günümüzün umarsız koşullarında savaşların gururla taşıdığı kötülük gibi…”[4] Borchert, toplumuna sorumlu bir genç yazar olmayı seçer ve en ağır bedeli öder. Edebiyatın, edebiyat olmayana ışık tutması planı değildir yaptığı. En bireysel olanından en toplumsala her şey kapsam alanındadır edebiyatın ama Borchert bize, insan yanarken bir suyun bir görüntü olarak kalmasının günah olduğunu söylemiştir. Vatan sevgisinin, küçük kardeşinin ölüsünü farelerin yemesinden korkan Jürgen’in geceleri sopasıyla yere vurarak fareleri korkutmak olduğunu da söylemiştir. İngiliz filozof Richard Price 1789’da, Büyük Britanya Devrimini anmak için yaptığı konuşmada, geçmişteki vatan aşkının ne olduğunu aktarırken aynı zamanda bunun çoktan aşıldığını söylerken yanılıyordu:

“Bu zamana kadar insanların vatanlarına duydukları aşk neydi? Bir tahakküm aşkından, toprakları genişletmeye ve komşu ülkeleri köleleştirmeye varan bir fetih arzusu ve şan ve şöhret açlığından başka ne olabilirdi ki? Her ülkenin başka ülkeleri hor görmesi sonucunu doğuran ve insanları ortak haklar ve özgürlüklere karşı birliktelikler ve fraksiyonlar oluşturmaya iten kör ve dar görüşlü bir ilkeden başka ne olabilirdi ki?”[5]

Edebiyat bunu da anlatabilir ve anlatmalıdır. Borchert bunu yapmıştır.

 

 

[1] Bowling Oyunu, s.2

[2] Kedi Donmuştu Karda, s.1

[3] Felski, Rita, Edebiyat Nedir? , çev. Emine Ayhan, İstanbul, Metis, 2010, s.16.

[4] Bataille, Georges, Edebiyat ve Kötülük, çev. , Ayşegül Sönmezay, İstanbul, Ayrıntı, 1997, s.26.

[5] Viroli, Maurizio, Vatan Aşkı, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul, Ayrıntı, 1997, s.109.

 

Ahmet Bülent Erişti – Özyaşam Öyküsü
Edebiyat okudu. Çeşitli yer ve zamanlarda pek çok dergi, gazetede öykü, deneme, eleştiri ve inceleme yazıları yazdı, yazıyor.