“Usta Beni Öldürsen E!” öyküsü, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi adlı kitabında yer almakta. Üçüncü tekil şahıs diliyle anlatılan öykü, aynı zamanda masalsı bir anlatı diline de sahip. Öykü bir sirk çadırında, sirk çalışanları arasında geçse de, temelde usta ve çıraktan müteşekkil iki ip cambazının hikâyesini anlatmakta.

Hikâye, görünürde -düz okuma- kimsesiz kalan bebeğin, (bu durumun evveliyatı ve nasıl olduğuna dair bir bilgiye sahip değiliz) ip cambazı usta tarafından, bir nevi evlat edinilmesi; ustanın çırağı yetiştirme, çırağın da öğrenme sürecini anlatıyor. İp üstünde, boşlukta icra edilen mesleğin temel riski olan düşme hadisesiyle sonlanıyor. Bu -meşhur- duvarda görünen bir silah varsa mutlak patlaması örneğinde olduğu gibi, şaşırtıcı olmayan muhtemel bir son. Ustanın ölmesi gerekirken, çırağın ölmesi bir ters köşe gibi görünse de hiç öyle değil. Zira bir iş kazası sonucu yaşanıyor hadise, çıraklık aynı zamanda acemiliğe de denk geldiği için, sanatta toyluk/hata da çırağın üstüne cuk diye oturacak bir elbise (Bu, genel olarak böyle, üç beş istisnanın gücü ise bu tezi çürütmeye yetmez). Zaten çırak bir bakıma ustanın hatalarının da yüklenicisi -şamar oğlanı- olduğundan, usta her koşulda paçayı kurtarandır (Ustaya laf etmez kimse, aptal çırak der çıkar. İktidar ve güç mevzusu işte, neyse…).

Bu, hikâyenin buz dağı misali görünen kısmı, daha derinlikli ve katmanlı kısmı ise şöyle (bana göre yani). Hikâye (ne çok hikâye diyorum) metaforlar ve göndermeler üzerinden başka bir şeyi işaret ediyor. O şey de tam olarak hayat. Zira insanı hasetten öldürecek denli güzel bir dramatik obje seçimi olan ip ve onun üstünde yürümek hâli, birebir hayatın kendisine denk gelmekte. Ben olsaydım, en fazla dikenli yol, susuz çöl gibi (sulu çöl var da sanki) vasat bir imgeyi kullanırdım herhalde (muhayyilenin olanakları nispetinde). Ama işte
Bilge Karasu! (Şapkayı çıkarıp, düğmeleri ilikledim.)

Usta/çırak ilişkisi üzerinden aktarılan, aslında çocuk ve ebeveyn ilişkisi. Hikâyede ise daha ziyade baba/oğul ilişkisi ve de çatışması. Ustanın bir çırak yetiştirme derdi, insan evladının en kadim meselesi olan soyunu devam ettirme telâşına denk geliyor. Malum genetik miras, genetik geçiş falan gibi çok şık tınılı laflar vardır. Ustanın, çırağına öğretmek, aktarmak istediği şeyler de bu kalıtsallık ve devamlılık sorununa parmak basıyor. Basıyor basmasına da… Çırağın/oğlun, ölümü yaklaşan insanların yüzünde beliren beni görmek gibi bir yeteneği var. Bunu da parmak izi gibi her insanın biricikliğine –aynı zamanda bireyselliğe- bir gönderme olarak okumak çok aşırı mümkün. Çırak ilk başta bu durumun ustasında/babasında da olduğunu sanıyor, bunun yalnızca şahsına ait bir durum olduğunu kavraması ise bireyselliğin farkına varma, ergenliğe adım atma sürecine bir gönderme. İşte, sonra başka türlü bir havalara girmeler, babayla gizliden rekabetler, çatışmalar… Babanın üreme hevesini kursağında koyan o sancılı süreç. Gömlek, parfüm aşırmaları vs. saymıyoruz bile.

Çırağın, ustası hakkındaki içsel sorgulamaları tam da bu evreye denk gelmekte. Bir yanda onu yetiştiren, bildiği her şeyi öğreten -mutlak üstün- usta/baba, diğer tarafta kendi niteliklerinin farkına varışı, -et benini görme yetisi- hafiften babaya burun kıvırma hallerini ise; çocukluk, yetişkinlik, sonra babanın ihtiyarlığı ve en son ölümü evrelerine bir gönderme
olarak okumamızda sanmam ki bir beis olsun.

Çocukken istisnasız hayran olunan -kahraman- baba, yetişkinlikte bir rakip oluyor (yine meşhur; “canım, onun kadar ben de biliyorum” mevzusu). Sonra, babanın/ustanın ihtiyarlığı, oğlun/çırağın, olgunluk yaşlarına adım atması… Arkasında bıraktığı yürünmüş yollar, çırağın önüne empati penceresini açıveriyor. Ve ustanın/babanın ölümü, çırağın/oğlun hayıflanması, pişmanlığı, dank etme hali. (yine meşhur; “babam olsa her şeyi bilirdi” mevzusu) ve şahsi fikrim olarak; babanın, babalığının; oğul tarafından gerçek kabulü, babanın ölümü sonrasına denk gelir her zaman.

Anlatıda ip üstünde var olan, düşerken tutulan halkalar ise, hayatta gelecek kaygısı ile kendini emniyete almak maksatlı oluşturulan yapı ve birikimlere denk gelmekte. Belki, biraz da kaçıp saklanmak amaçlı inşa edilen yapılara… Bunlar elbette içte inşa olunan yapılar. İp üstünde, her an yüz yüze oldukları düşme tehlikesi ise gerçek yaşamda ölümün her an ve birdenbireliğini işaret etmekte.

Finale gelindiğinde, tüm veri ve işaretler ustanın ölecek olmasını gösterirken, pat diye -ters köşe- çırağın ölmesi ise; hayatta mutlak bir yargı ve saptamanın olmadığına, planların her zaman şaşabileceğine, hayatın sürprizlerle dolu oluşuna bir gönderme olarak çıkıyor okuyucunun karşısına. Hesapların tersine dönme olasılığı, bir nevi “kul kurar, kader güler” denilen durum (Yaşamak çok mu, çok acziyet ihtiva etmekte ne? Bu cümleyi de kot reklamından arakladım).

Ve son olarak, babanın ardında mükemmel yetişmiş bir oğul/çırak bırakmak isteği, dünya üzerinde bir dem var olmuşluğuna dair bir iz bırakma, bir imza atma hevesinden başka bir şey değil. Çırağın ustalığı aslında babanın dünya üzerindeki varlığını kutsayacak yegâne vesile. Ama bunun için -hikâyenin girişinde söylendiği gibi- çırağın sağ kalması gerekli.

Çırağın, biraz da bilinçli ve gönüllü olarak ölümü seçmesini ise, (ip üstünde ipten başka bir şeyi düşünmemesi gerektiğini bildiği halde, ip üstünde hayatta kalmanın mutlak kuralını, hayaller kurarak ihlal etmesinden çıkardım bu sonucu) soyun devamını sürdürme; ustanın, ustalığını, babanın, babalığını kutsamak yüküne itiraz, ideal evlat dayatmasına gösterdiği bir tepki olarak okumak yine çok mümkün.

Çırağın ölümüyle zora düşen tek kişi usta. Zira çırağın, tam da kalfalıktan sıyrıldığı, parladığı anda bırakıp gitmesi bir nevi zirvede bırakmaya denk gelmekte. Çırak kayıtlara becerikli, parlak, gencecik bir usta olarak geçerken; usta, artık mesleği yapamaz hale gelmiş üstelik “soy da tutamamış” bir zavallı olarak kalacak akıllarda (Tabii bunu kimse yüzüne söylemeyip, hep arkasından konuşacak). Malum maç doksan dakika da olsa, akılda kalan sadece atılan gol… Çırak orta sahadan direkt kaleye vurmuş oluyor bu durumda. Ustanın durumu… Allah düşmanıma vermesin türünden!