Ferit Sertkaya

13 Mayıs 2018

 

“Dil bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak. Hiçbir ağırlığın, hiçbir gerçekliğin kalmadığı bu yerde. Karanlığın gerçekliğe benzer tek yanı, konuşulabilmesi olacak. İki kişi arasında. İki duvar arasında.”

Bilge Karasu (Gece, 2016, s.15)

 

“Ele alınan konular herkesin erişebileceği ve herkesçe bilinen bir mahiyete sahip olabilir; fakat bunların ele alınma yahut yorumlanma tarzı, bunlar üzerine düşünülmüş şey kitaba değerini kazandırır ve bu yazara bağlıdır” diyor Arthur Schopenhauer (Okumak Yazmak ve Yaşamak Üzerine, 2017, s.86). Tam da bu doğrultuda Şenay Eroğlu Aksoy, yayımlanmış iki öykü kitabından Evlerin Yüreği’ni; kadınsal sorunlar, şehirlerde yaşanan şiddet, gelenekler-modern hayat arasında sıkışıp kalmış birey, aile içi şiddet gibi, bilinen konuları farklı bir anlatımla öyküleştirerek kitaplarına değer kazandırmıştır. Üslubundaki cesaret ve doğrudanlık, gerçek hayat karşısında kabuğuna çekilmenin edebiyatını üreten pek çok günümüz yazarı açısından ders niteliğindedir.

1950 sonrası öykücülükte sosyal, siyasal olayların etkisiyle birtakım değişiklikler ortaya çıktı. Bu değişiklikler, başta konu olmak üzere metinlerdeki dilin ve biçimin kalıplarını da etkiledi. Geleneksel dil ve biçimin değişimini en çok da Leylâ Erbil ve elbette ki dil dehası olan Bilge Karasu öykülerinde görmek mümkündür. Aksoy’un da dil ve biçim değişimini Çember ve Abis öykülerinde zorladığını görebiliriz:

 

Yoksulluğun eksilttiği, lağım kokan evlerden birindeydik. Babamdı. Gece, karanlığıyla yıkamışken tüm eşyaları, loş koridorda parmak uçlarına basarak gelmemişti. Sarhoştu. Gizlenmemişti, yüzü yüzümde durmuştuk bir süre, sonra çıkıp gitmişti odadan.

            ,sonra boğazıma uzanan eli

ayırıverdim gövdesinden… (Evlerin Yüreği, 2016, s.48)

 

İşsizdim,

            Yoksul,

                       İçerden yeni çıkmıştım. (Evlerin Yüreği, 2016, s.14)

 

Minimalizm, hem edebiyatta hem de genel olarak sanatta eksiltme, indirgeme ve kısıtlama teknikleriyle ve damıtma yoğunlaşma süreçleriyle küçüklük ve sadeliğin sağlanmasını amaçlar (Arargüç, 2016, s.88). Yani, az olan çoktur ve sadelik karmaşıklığın çözülmüş hâlidir. Aksoy’un öykülerinde bu sadeliği uzunluk-kısalık bağlamında görsek de duygusal yoğunluğun fazlaca olduğu cümlelerin arka arkaya gelmesi, sadeliği olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Zira üslubun sade olması düşüncenin ağırlığındandır. Dolayısıyla sözcüklerin seçiminde titiz ve cimri davranılmalıdır. Bu yapılırken de düşünsel evrenin daraltılmaması; aksine daha fazla genişletilmesi öyküyü başarılı yani edebi olarak yoğun kılacaktır.

Üzerinde durulması gerektiğini düşündüğüm bir başka konu ise üslubun çift taraflı olması gerekliliğidir. Yazarın, bildiğini okuyucunun da bildiği yanılgısına kapılmaması ve diyalogla konuyu okuyucuya açık bir dille aktarması gerekir. Böylelikle öznelliğin sınırlılıklarından sıyrılacaktır. Aksoy, öykülerinde esas belirtmek istediği meseleyi satır aralarında ifade ederek okuyucuya aktarır. Çığlık öyküsündeki “Burada, neredeyse her zaman yapış yapış bir nem içinde dolaştığımız koridorda yalnızca biz yaşıyoruz; gırtlağı delik kadınlar.” (s.9) cümlesi ve bir başka öyküsü olan Sis’te “Mabetlerinizde etimden tuğlalar. Biraz daha ayırıyorum bacaklarımı. Eteğimi kaldırıyor adamlar, aldırmıyorum.” (s.27) cümleleri okuyucu ile arasındaki nesnelliğin oluştuğunu gösterir.

Aksoy’un öykülerinde kurgusal bir farklılığın oluştuğu, hayal ve gerçeğin iç içe geçtiği görülür. Şehir öyküsünde babasının gözlerine bakan anlatıcı, babasının gözleriyle bütün şehri görür ve şehrin sorunlarını anlatmaya devam eder. Şehir öyküsü bizi Ferit Edgü’nün “Prolog” öyküsündeki anlatıcının pencereden denizi görüp atladığını hayal ettiği atmosfere götürür.

Aksoy’un Çığlık’ı; Ferit Edgü’nün Çığlık öyküsünü, Munch’un Çığlık tablosunu, Wes Crawen’in Çığlık filmini, Hicri İzgören’in Çığlık şiirini hafızamızda canlandırır. Çığlık, acı içinde keskin bir biçimde bağırıştır. Her çığlık, farklı bir meselenin varoluşsal ızdırabının ifade edilişidir.

Bir başka üzerinde durulacak nokta da Aksoy’un, öykülerini şiirleştirme eğilimidir. Abis öyküsünde “Erkekliği bir nişan bacaklarının arasında”, Sis öyküsünde “Mabetlerinizde etimden tuğlalar” ve Kuş Ölüsü öyküsünde “Taşlar ağır, Taşlar; ince damarlar yürüyor içlerinde, bir darbede parçalanıp dağılsınlar diye bedenlerinde saklıyorlar fitillerini, ateş yok.” cümleleri bu eğilimi göstermektedir.

Şenay Eroğlu Aksoy, ilk kitabı olan Evlerin Yüreği’yle kadınsal deneyimlere ve duyarlılıklara yer veren bir öykücüdür. Öykülerinin hemen hemen hepsinde aynı kadının pencereden etrafa bakıp görmeyi bilen, kendini ve etrafı anlatabilen bir anlatıcı olarak karşımıza çıktığını görürüz. Kadın duyarlılığını kurgu ve gerçeklikle bir arada ören Aksoy, Kuş Ölüsü öyküsünde ise geleneksel kadın imgesiyle de çatışmıştır.

 

Bir diğer öyküsü Şehir’de görünenin sade biçimde anlatıldığı en iyi öykü olduğunu belirtebiliriz. Aslı Erdoğan’ın “Kırmızı Pelerinli Kent” öyküsündeki Rio kentinde yaşananların yoğun anlatımına benzer bir tadı, bu öyküde de rahatlıkla duyumsayabiliyoruz.

Dilleri ve kulakları kesilen muhbirler, pazar çantalarına sıkı sıya yapıştıkları için kurşun yağmuruna tutulan ev kadınları, maskeli polislerce hadım edildikten sonra öldürülen sokak çocukları…(Erdoğan, 2012, s.17)

 

Sorunlar ve şiddet aynı, fakat anlatım farklıdır. Aksoy’u bir adım daha ileriye götürecek olan da öykülerindeki düşüncenin, sözcüklerden daha yoğun biçime girme hamlesi olacaktır. Çünkü Aksoy, anlatırken bilgiçlik taslamayan, söz oyunlarına yer vermeyen bir yazar. Aksoy’un hamlesi yerinde olursa okuyucu ondan yeni öykü ister. Okuyucunun Aksoy’a bağlanması için bu hamleyi yapması gerekiyor. Şehir öyküsündeki, meseleyi tüm çıplağıyla veren, bir şehri bir ülkeyi anlatan cümleler:

“Etraf çöp içinde, çevre rahatsız” (s.30)

 

“Mendil satan küçük eller uzanıyor otomobil camlarına-şehirde-

Altgeçitlerde yarı çıplak kadınlar dolaşıyor-şehirde-

Otopark mafyası “Hayır” diyen adamla kavgaya tutuşuyor, silahlar çekiliyor –şehirde-” (s.30)

 

“Sonra çadırdaki sobalar tütüyor; işçilerden biri, işlek caddede, karşıya geçerken otomobilin altında kalıyor. Kan davasında öldürenler, ölenler oluyor.” (s.29)

 

Aksoy, modernist anlatı tekniklerini derli toplu bir biçimde öykülerinde kullanıyor. Bazı öykülerinin ritmi hayata benziyor. Okurken cümlelere yetişmek için nefesimizin kesildiği anlar olur. Alışagelmiş düz anlatımlı öykü okuru, bu ritimde yorulabilir. Ancak okur, öykü sonlarında ritmin senfoni oluşturduğu görecektir:

O gün de uyuyamamıştım. Önce bir patırtı, ardından bir çığlık geldi kulağıma. Yataktan fırladım, baktım evin arkasına doğru koşan bir karaltı. Önce bir, sonra iki, sonra daha çok karaltı… Nişan alıp ateş ettim. Sessizlik. Bekledim. Sessizlik. Güneş kızıla boyadı dağları. Sessizlik. Kalktım, bahçenin dışına yürüdüm. Yoktu. (s.16)

 

Aksoy, bireysel ve toplumsal meseleleri kurmaca anlatımıyla farklı pencereden bakmamızı, bireyin özellikle “Yeraltı” öyküsünde kabuğuna çekilip yeni bir dünya yaratmasını işlevsel bir biçimde aktarmıştır.  Yeni dönem öykü yazarlardan çok azının özgün olduğu “dostane edebiyat”ın zirve yaptığı bu süreçte Aksoy cinsel, siyasal şiddet gibi birçok meseleyi farklı anlatımıyla aktararak hem özgün hem de sarsıcı olma yolunda önemli mesafe kat etmiş bir yazarımız. Son söz yine onun olsun; “Çocuklar silahı düşlerinde bile görmemelidir” (Arka Bahçe öyküsü).

 

Şenay Eroğlu Aksoy, Evlerin Yüreği, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

 

KAYNAKÇA

AKSOY, Şenay Eroğlu (2016), Evlerin Yüreği, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.

ARARGÜÇ, Mehmet Fikret (2016), Sanattan Edebiyata Minimalizm ve Edebi Bir Uygulama: Ann Beattie’nin “The Rabbit Hole As Likely Explanation”, Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi, Sayı 37.

DİRLİKYAPAN, Jale Özata (2017), Kabuğunu Kıran Hikâye-Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı, İstanbul, Metis Yayınları.

ERDOĞAN, Aslı (2012), Kırmızı Pelerinli Kent, İstanbul, Everest Yayınları.

KARASU, Bilge (2016), Gece, İstanbul, Metis Yayınları.

SCHOPENHAUER, Arthur (2017), Okumak Yazmak ve Yaşamak Üzerine, İstanbul, Şule Yayınları.

 

 

Ferit Sertkaya – Özyaşam Öyküsü
Batman’da doğdu. Türkçe Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Türk Dili ve Edebiyatı üzerine yüksek lisans yaptı. Gaziantep’te Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yapmakta. Çeşitli dergilerde eleştiri, sinema ve öykü yazıları yayımlandı. İlk öykü kitabı An’sız, 2016 yılında basıldı.