“Siyaset illaki konuşmak değildir, kulak vermek de olabilir. Belki de bizde eksik olan siyasal bir kulak verme pratiğidir”

Bugün dil ve biçim üzerine yapılan herhangi bir tartışma Barthes’a atıfta bulunmadan gerçekleşemiyorsa, bunun sebebi, Barthes’ın eleştirildiğinde dahi yadsınamayan teorik katkısıdır kuşkusuz. Yapısalcılık, Göstergebilim ve Dilbilim alanında geniş bir çalışma alanı yaratan yazın eleştirmeni Barthes, “Yaşama Sanatı”nı teoriyle buluşturan isimlerden biri olarak nitelenebilir.

Metis yayınları edebiyatdışı kategoriden çıkan Sesin Rengi, tanışıklığı olanlar için Barthes külliyatının yeniden değerlendirilmesine olanak tanıyan bir söyleşi derlemesi. Barthes’ın kendi çalışmasını içerden okuduğu ve teorik serüveni içinde yaşadığı dönüşümün de tanıklığına davet eden, çekişmeli bir okuma düzeyi sunuyor. Sesin Rengi, aynı zamanda seçmeci bir okumaya da izin veriyor. Barthes’ın farklı metinlerini merkeze alan söyleşilerden, düşünür-yazar ve eleştirmen Barthes hakkında bütünlüklü bir profile ulaşmak mümkün. Edebi Göstergebilimin kurucularından olarak anılsa ve yapısalcılığı ile eleştirilse de, her metinde okuru keyifli olduğu ölçüde zorlu ve çetrefil bir okuma sürecine davet eden düşünüre yakından bakma fırsatı sunduğu kadar, kendi okuma serüveninize eşlik etmiş pek çok düşünüre göndermeleri olabilecek bir okuma keyfi de vaad ediyor kitap.

Derleme, “Sözden Yazıya” başlıklı Barthes metniyle başlıyor. Yazı ve yazıya geçirme arasında yaptığı ve Barthes takipçilerinin yakından tanıdığı ayrımı açıklarken, “yazarın imgeseli”ni ve bedenin yazma sürecindeki yolculuğunun dil ile ilişkisini ele aldığı metin, söyleşilerin sunduğu çerçeveye giriş niteliği taşıyor ve Barthes’ın temel sorunsalını anlamak açısından da yerinde bir başlangıç olmuş. 317 sayfa ve 25 söyleşiden oluşan Sesin Rengi, Barthes metnini çetrefil bulanlar açısından da kolay okunabilecek bir yalınlıkta. Kuşkusuz bunda, Ahmet Nüvit Bingöl’ün Barthes terminolojisine hakim ustalıklı çevirisinin de rolü büyük.

Bir ömürlük teorik-yazınsal serüveni 317 sayfaya başarıyla sığdıran derlemenin tanıtımı ve değerlendirilmesi de meşakkatli bir iş… Ben değerlendirmeden ziyade, Sesin Rengi’ne işaretler koymayı tercih ettim ve kitaptaki söyleşi sıralamasına sadık kalmadım. Her okur kendi serüveni açısından farklı işaretlemeler yapacaktır.

Haz ve Devrim Düşman Kardeşler mi?

Jean Ristat’la yaptığı 1972 tarihli “Haz/Yazı/Okuma” başlıklı söyleşide “Metnin Don Juanlığından bahsetmek” gereğini ileri süren Barthes, metnin baştan çıkarıcılığının nedenlerini sorgulamayı öneriyor. Hazzın devrimci sorumluluk ve görevlerle çelişmediğini ifade eden düşünüre göre: “hedonist kırıntılardan kurtulmak yerine hedonizmin kalıntı olmamasını sağlamak” tercih edilmelidir. Metnin hazzı üzerine kuramsal düşünme çabasının taktik değerinden söz eden Barthes, ideoloji eleştirisinin, ideolojik farkındalık kazanmak ve bu farkındalığın gösterilme biçimleri açısından değerini hatırlatıyor. Entelektüelin siyasi rolünün sınıf adına ya da toplum adına konuşmaktan ziyade, “kendi konuşma alanını inşa etme talebini sürdürmek” olduğunu ileri süren Barthes için entelektüel: “Devrimci bir perspektifte eksik hissettiğini, entelektüel faaliyetlerini azaltan, mevcut toplumun bir entelektüel olarak onun koşullarına dayattığı yabancılaşmaları ortaya koymak amacıyla kendi adına konuşur. Sadece başkalarının değil kendi yabancılaşmasının da değerlendirmesiyle çok daha devrimci olacaktır”(147). “Haz/Yazı/Okuma” üzerine söylediklerini, Sartre’ın “yabancılaşmanın yabancılaştırılması” ve Brecht Tiyatrosunun yöntemsel pedagojisi ile birlikte düşünmek mümkün. Barthes’ın, Brecht pedagojisine duyduğu yakınlığı, kitleleşen kolektifin, kolektif bir gerçekleşmeye doğru özgürleşmesinden ziyade, öznelliğin “bireysel bedenine”[1] vardırdığı da söylenebilir. Yapısalcılığın Marx ve Freud’u uzlaştırma çabasında varlığını koruyan ikiliklerin izi (iki kutuplu düşünme sistemi dilin toplumsal ve bireysel düzeylerini ayırt eder) Barthes’ta da belirgindir. Nihai olarak öznelliğin içinden konuşan Barthes’ın, metnin hazzından öznel bedenin hazzına geçişinin izleri söyleşilerde netlikle izlenebilir.

“Etkilenmeye inanmıyorum” başlığındaki söyleşiyi Renaud Matignon, Barthes’ın “köşeye sıkıştırılma” girişimi olarak tanımlıyor. 1964 tarihli söyleşide Barthes, kendi çalışmalarının düzenleyici ilkesi olarak düşünülebilecek soruyu formüle ediyor: “Yazmak Nedir? Nasıl Yazmalı?” ‘Nasıl?’a ilişkin soru, içerikten ziyade biçime dair bir sorudur ve aynı zamanda didaktizme ve pedagojiye açılır. Barthes’ın eleştiriye yüklediği işlev ve eleştiri için belirlediği çerçeve onun Tanrı/Yazar fikrine karşı, dost/yazardan yana tercihinin belirlediği eğilimlerinin izini sürmeye elverişlidir. Kültürel ve estetik alandaki tüm üretimin daha genel bir felsefeye bağımlı olduğunu ileri süren Barthes’a göre, “eleştiri zorunlu olarak daha geniş bir ideolojinin parazitidir” ve eleştirmen, her zaman “keşfetmeye çalışması gereken bütünleyim kurallarına tabidir.” Yazar ya da yönetmenden daha çok eleştirmene yüklenen bir görevdir bu. Bir metin ya da filmden “ne anlaşılması gereğinden çok, neyin anlaşıldığını” ortaya koyması gereken eleştirmenin “okuduğu yer”, her zaman için belirgin olmalı ve daha genel teorik çerçevenin bağlayıcılığı kabul edilmelidir. Söyleşi, Barthes’ın köşeye sıkıştırılmaktan çok kışkırtıcı müdahaleleri ile ilerliyor; düşünürün eleştirel takipçileri için “içerik ve biçim”, “düşünce ve dil”, “kullanım değeri ve değişim değeri” ve nihayet “dolaşım” kavramlarını gündeme getirmesindeki ironi Barthes’la henüz karşılaşmamış olanlar için düz anlaşılma riski taşıyabilir.

Dil ve gösterenle boğuşarak şekillendirdiği yazınsal serüven içinde, yazının olduğu kadar okumanın anlamı üzerine de soru üreten bir düşünürdür Barthes. “Bir okumanın hazzı, hakikatinin güvencesidir” sözünün ima ettiği hakikate varmanın yolu ise sapmadır, sapkınlıktır ve Modernlik içinden alınan yolla ilgilidir. Louis Ezine’le yaptığı “Kaleydoskop Oyunu” başlıklı söyleşide, “Goethe zamanında büyük okuma sanatının öldüğü ve o zamandan sonra okurun kitabın cesaretini kırdığı” (Oswald Spengler’den akt. Louis Ezine) hatırlatıldığında Barthes, “cesaretini kırmak” (démoraliser) kelimesinin çift anlamına değiniyor:

“19. Yüzyılda bu kelimenin anlamı ahlakı bozmak, ahlaksızlık içinde kalmaktır. Bugünkü anlamıysa cesaretini kırmak. Okuma cesaretini kırıyor muyuz? Yoksa tersine ahlaksızlaştırıyor muyuz? İdeal olarak cesareti kırmak için hiçbir şey yapmamalı, ancak ahlaksız hale getirmek için her şeyi yapmalı” (172).

Yazma edimini “özgürleştiren bir sapma” olarak niteleyen Barthes için, sapmanın içerdiği ahlaksızlaştırma, etiğin reddinden ziyade, toplumsal olarak belirlenmiş, uzlaşılmış olanın dışına çıkma cesaretidir. Sesin Rengi’nde sıklıkla tekrarlanan küçük burjuvazi ve onun sağduyu-doksa(kanı)’ya düşkünlüğüne duyduğu öfke buradan okunmalıdır. Siyasallaşan entelektüel-kuram dilinin sansürcü, asık suratlı belirleyiciliğinden özgürleşmek isteyen Barthes için, üslubun aynı zamanda beden olması ve metnin hazzından bedenin hazzına geçişte eleştiriye yüklenen işlev, yazarın sembolik ölümünden sonra dahi, okur için yaşayan bir haz nesnesi olarak varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Barthes’ın işlevsel geçişleri, yazarın bireysel bedenini ve öznelliğin hazzını, kitle kültürünün erotizminden kurtarmayı hedeflerken dili bir mücadele alanı olarak kurmaktadır:

“Yakalanması, betimlenmesi gereken, özgürleşme ve sansür sorunlarıyla birlikte jenital erotizm değil. Entelektüel çalışma, ikincil cinsellik ve özellikle de dilin cinselliği ile ilgilenmeli. Cinsel veya erotik mekan olarak dilin, kitle kültürünün erotizmiyle hiçbir alakası yoktur”(144).

Akademik üsluba ve bilimciliğin kurduğu kapalı ve hiyerarşik dile karşılık, çalışmanın diyalektikleştirilmesini öneren Barthes, diyalektikleştirmenin de bir tek yolu olduğunu savunuyor: “Yazmayı kabul etmek, olabildiğince titiz olarak yazının hareketi içine girmek.”

Barthes için ütopya tümüyle seküler ve anlamsal bir dünyadır. Bir anlamda merkezsiz ve çoğulluğa yer veren bir dünya, biçimin telafi edici işlevinden kurtulduğu ve içeriğin gerçekleştiği bir dünyadır. Ve Barthes ütopyayı “uygarlığın simgesel düzeninde tek başına yarık oluşturabilecek tam bir ötekilik yönündeki mutlak talep”te gördüğünü belirtiyor. Tanrı/Yazarın karşısına, “anonime hapsedilen ancak varlığı kesin olan Öteki olarak okurun hakkını gözetme”yi koyuyor. Gerek ideoloji eleştirisine yüklediği değer, gerekse seküler metin-söylem inşası yönündeki önerileri, dayatılmış anlama itirazla yüklü olsa da, Barthes’ın ekonomi politikten azade teorik faaliyetinin kendini söylemsel alanın ve biçimin dolaşımına kapatan bir girişim olduğu ileri sürülebilir. Özellikle Göstergeler İmparatorluğu kitabına ilham olan Japonya okuması, ekonomi politikten azadeliğin kapitalizmin kalesi olan Japonya’da Barthes’in görmediklerini düşündüren cinsten. Biçime ilişkin sorularında sık sık Brecht’e atıf yapan Barthes, Brecht’in Çin’i kapitalizm öncesi dayanışma formları açısından ve tam da kapitalist dünyada kendisini o dünyanın dışında konumlandıran tercihlerinden farklı olarak çağdaş kapitalist toplumların dizgesi içinde kalmayı tercih ediyor. Yapısalcı araştırmanın karakteristik özelliği de, burada açığa çıktığı şekliyle kendine göndermeli gösteren mantığı ile içerikten ziyade biçime duyduğu ilgidir. Ancak düşünürün bu açıdan da “okuduğu yer”i ortaya koymak konusunda tereddütsüz olduğu söylenebilir. Raymond Bellour’la “S/Z Ve Göstergeler İmparatorluğu” başlıklı söyleşide, Batı kültürünün merkezci söyleminin uzlaştırıcı işlevine karşı, merkezsizleştirme gereğine işaret ediyor:

“Artık, Çağdaş Söylenler’de yaptığım gibi, biçimleri ideolojik içeriklerle ilişkilendirmekle yetinemem. Bunu yapmanın yanlış olduğunu düşünmesem bile bugün artık bu tür ilişkiler birer kazanım haline geldi: Bugün herkes bir biçimin küçük burjuva karakterini ifşa edebilir. Şimdi kavgayı daha ileri taşımalı, bir yanda gösterenler diğer yanda gösterilenler olmak üzere göstergelerde değil, gösterge fikrinin kendisinde bir yarık açmalı: gösterge kırıcılık olarak adlandırılabilecek bir harekat. Bugün parçalamaya çalışmamız gereken temelleriyle, asli biçimleriyle Batı söyleminin kendisidir”(66).

Barthes için Göstergeler İmparatorluğu’nun önemi, Japonya’nın tek tanrıcı olmayan kültürünün gündelik yaşama kazandırdığı çoğulcu tarz nedeniyle, Batının merkezci yapısı karşısında bir alternatif imkan olarak görülmesinden kaynaklıyor. “Boğazına kadar gösterene batmış bir sistem gösterilenin daimi geri çekilişiyle işler” tespitini “tek tanrıcılığın kökten noksanlığı”na dayalı yaşama sanatında temellendiren ve Batı’nın tek tanrıcı teolojinin üç hali olarak bilim, insan ve akıl düzeylerince gösterenin özgürleşmesini engellediği savı, toplumsaldan uzak bir sekülerleşmenin bedelleri üzerine yeni sorulara kapı açıyor. Ancak Japonya’da gündelik yaşamın kültürel merkezsizliğinin, farklılığın ekonomi politiğine yaptığı katkının kapitalizmle ilişkisindeki iş görürlüğü göz ardı ediliyor. Üretim tarzının–kapitalizmin- hiyerarşik belirlenim dünyası içinden Japon örneğinin kültürel merkezsizliğinin bir alternatif olarak düşünülmesi, yapısalcılığın “sınır”larına dair tartışmalardan bildiğimiz pek çok soruyu tekrar akla getiriyor.

Barthes, Marksist kuram’ın tarihsel çoğulculuk koşulunu “farklı belirlenimler arasında sabit olmayan bir diyalektik hayal etmek” şeklinde kendisine hareket noktası yapsa da, başardığı şeyin aslında “klasik olarak üstyapılar diye adlandırılan sınıfa yerleştirilmesi gereken bir ince yaşam şeridi”ni öne çıkardığını kabul ediyor. Gösterilenin geri çekilişine verdiği önemi, yasa olarak ideolojik merciden kurtulmanın gerekliliği ile açıklıyor. Barthes’ın dile tanıdığı statü ve dil içinden yürüttüğü mücadele, kuşkusuz, postmodern görececiliğe gönül indirmediği ölçüde yapıyı mutlaklaştıran bir yapısalcı tahakküm fikrine de mesafeli. Ancak  Jameson’ın Dil Hapishanesi’nde ileri sürdüğü gibi, Marks ve Freud’u yöntemsel düzeyde buluşturma çabasındaki Yapısalcılık temel bir çatlağı barındırıyor: her iki isim de Jameson’a göre “Hegel sonrası sistematik Batı felsefesinin sonunu izler” ve “her ikisi de sıra ile yeni yöntemler olarak ya da içerik’in yeni tipleri olarak anlaşılabilir”(2003;173). Jameson’ın Yapısalcılık’ta gördüğü çatlak, nesnel ve öznel arasındaki bakışımsızlığı, tarihsel materyalizm/ psikanalitik hermenötik ya da diyalektik materyalizm/libido kuramı gibi iki farklı yöntem ve özgül içeriği görmezden gelerek bağdaştırmaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. İçerikten kurtulma arzusu ya da içeriğin reddi Biçimciliğe giden yoldur aynı zamanda.

Barthes, yazının diyalektikleştirilmesini sürekli bir çiftanlamlılık barındırdığı için tercih ettiğini belirtiyor. Kendi  teorik faaliyetinin iki tamamlayıcı yöntembilimini İdeolojik eleştiri ve Freudcu psikanaliz olarak belirleyen Barthes’a göre: “Her kendiliğin, bir arada yürütülebilecek iki olası konumu vardır” (Barthes’tan akt. Jameson,2003;136).  Jameson, Barthes’ın algısının karakteristiğini belirleyen şeyin, “farklı bir içsel yapısı olan gösterilendeki, ikili işaretler grubu, birbirine indirgenemez ve ölçülemez, tamamen farklı düzeylerde iş gören bir ikili işlevlerin yapısı”olduğunu ileri sürer (2003;135). Tıpkı eski bilinçdışı kavramının Barthes’ta beden olması ve aslında bir ikilikten ziyade temelde bir birliğe işaret etmesi gibi: “Barthes için aslında beden, özel bir görüngü olarak takıntı ve “bilinmeyen, gizli etin süsleyici sesi” olarak biçemin kendisinin asıl kaynağıdır. Fakat bilinçdışını ve bedeni, gösterilenin kendisinin temel biçimleri olarak anlarsak, gerçekte bu iki formülasyon arasında bir çelişki yoktur” (2003;139).

Barthes’ın ana izleklerinden biri olarak ele alınması gereken “biçimin sorumlulu” kavramlaştırması, onun, hakim göstergelerin parçalanması olarak tanımladığı “ihlal” anlayışını kavramak açısından oldukça işlevseldir. Anlatıların çözümlenmesinde biçimin mantığını kavramak ve yapıların dönüşümünün biçimsel kurallarını bulmak gerekir. Bunun nedeni biçimselleştirmenin ideolojisinde yatar. Barthes’a göre: “Hakim olmak, biçimselleştirmektir.” Barthes, göstergelerin ideolojik gizemleştirme stratejisine karşılık “yazıya, geleceğini iade etmek için miti tersine çevirme” gereğini öne sürer: “Okurun doğuşunun bedeli Yazar’ın ölümü olmalıdır.”

Barthes’ın metin stratejisi diyebileceğimiz yöntembilimini oluşturan teorik müdahalesini açıklıkla kavrayabileceğimiz sözleri Raymond Bellour’la gerçekleştirdiği “Modanın Sistemi ve Anlatıların Yapısal Analizi” başlığını taşıyan söyleşide yer almaktadır:

“Betimlemeyi yok etmek için, betimlemenin malını elinden almak dışında yollar da var. Yazının devrimci görevi, elinden almak değil, ihlal etmektir. İhlal etmekse hem tanımak hem de tersine çevirmektir; yok edilecek nesne sunulmalı ve aynı zamanda yadsınmalıdır; yazı tam da bu mantıksal çelişkiye olanak veren şeydir. Kendisini dilin basit bir tahribine (imgelerin sokuşturulması veya anlamın ekleminin kökten bozulması yoluyla) adayan gerçeküsütücülük- niyeti ne kadar haklı ve öncü görevi ne kadar önemli olursa olsun- karşı çıktığı, ancak (biraz önce söylediğimiz anlamda) ihlal etmediği üniter mantık tarafında kalmıştır. Zıt, ters demek değildir. Zıt olan tahrip eder, ters olan diyaloğa girer ve yadsır. Bana göre hem düz dili hem de sorgulanışını (kestirmeden “parodisi” diyelim) sunan, “tersine çevrilmiş” bir yazı devrimci olabilir ancak. Mite gelince, yazı miti dışlamaz, ama saygı da duymaz: İmgeden ziyade yazı, miti hem sunabilir hem de sorgulayabilir.”

Burada çatışmanın sonul hedeflerinden ziyade çelişkiye ve sürekli bir biçimde yeniden inşaya imkan tanıyan bir yaklaşım açığa çıkmaktadır. Tersine çevirme ise çelişkileri tanıyan okur tarafında; “anonime hapsedilen ve felce uğratılan, yine de varlığı bilinen Öteki olarak Okur” tarafında gerçekleşecektir. Barthes’ın Sartrecı anlamda sonul bir kolektif gerçekleşmeden ziyade, geçiş sürecine yoğunlaştığı “tersine çevirme” taktiğinde açıklıkla gözlenebilir. Yazarın, anonim ve şekilsiz bir yığın olarak iktidarını dayattığı okura (ki özne öteki oradadır) “ihlal” yetkisi kazandırmak, yapıyı imha etmeyen ama dönüştürmek için mesafelenme özgürlüğü tanıyan bir yaklaşımdır. Kendi avangard anlayışını tarihsel avangarddan ayırdığı çizgi de burada belirginleşir: şiddet ve yıkıcılık değil, hınzırca bir ihlal ve tersine çevirme. Ya da dilin ve göstergelerin dizgeden çalınması.

Yazmanın ve Okumanın İki Düzeyi

Barthes’ın yazman (écrivant) ile yazar (écrivain) nosyonları arasında yaptığı ayrım, kurumsal ve ölü olanla yani analojinin tek tipleştirdiği kitleleştirici nosyonla, dirimsel ve öznel olanın karşıtlığında temellenir: “Yazman, dilin düşüncenin saf bir aracı olduğuna inanan, dilde sadece bir alet gören kişidir. Yazar içinse dil, şeylerin oluşup çözüldüğü, yazarın kendi öznelliğini daldırdığı ve çözdüğü diyalektik bir mekandır.”(86). Yazıya geçirme’nin (Scription), masumiyet kaybı olduğunu belirten Barthes, modern yazmanın (scripteur) metniyle eşzamanlı doğduğuna işaret etmektedir. Yazmanlık ile yaratıcı yazarlık arasındaki farkı en çarpıcı biçimde, “yaratıcı yazar (auteur) bir eserde ifadesini bulmuş bir öznelliktir” şeklinde ifade etmektedir. Okur için talep ettiği de öznelliğine imkan tanıyan “ihlal etme” pratiğidir denilebilir. Barthes’a göre her zaman iki okuma düzeyi vardır: “Saf okur ve simgesel okur düzeyi. Saf okur hikayeyi hazırlıksız, ön bilgisiz ve bağlamsız okur. Simgesel okur ise aslında eleştirmendir o, her zaman daha genel bir yapıya bağlıdır. Anlatının simgesel zenginliğine aşikar ve daha derine inen okurdur (bilinçdışı düzey) saf okur bu düzeyin farkında değildir.” Okur düzeyleri arasında yapılan bu ayrım eleştiriye yüklenen roldeki değişime ilişkindir aynı zamanda. Saf okurun göz ardı ettiği, bilinç düzeyinde adlandıramadığı, önemsiz gördüğü ya da işlevsel bulmadığı, bağlantıları sezemediği birinci okuması, simgesel okumanın çözümleyici yeniden okumasından geçer. Burada eleştiri eski bağlamındaki anlamlandırıcı iktidarından ziyade, açığa çıkarıcı, işaretleyici ve bağlama yönlendiren pedagojik bir yorumlama edimidir. Birincil okuma, metnin gerçekleştirdiklerinin anlamlandırmasına dayalıyken, simgesel okuma metnin şifrelerinin bir dökümü ve anlam birimlerinin çağrışımlarını ortaya koyma, gölgede kalanı açığa çıkarma ve parçalama işlemidir.

Sesin Rengi Ne Söyler?

Barthes’ın biçimin sorumluluğuna yüklediği işlevsel değer, dizgelerin mantıksal sürekliliğini yaratan ve dizgeyi doğallaştıran biçimlerin iktidarına karşı, süreksizlikleri düşünen, bilim, din ve akılcılığın sürekli bir biçimde yapılandırdığı merkezin artzamanlı tarihsel misyonuna karşılık, eşzamanlılığın ve yanyana olanın görünür kılınmasına ilişkin bir kaygıyı ifade etmektedir. Derlemeye isim olan Sesin Rengi’ni örtülen ve örten açısından Barthes’ın benimsediği çift anlamlılık içinden düşünmek mümkün görünüyor. Bir yönüyle, dile dökülmeyenin, yazıda kaydedilmeyenin, anolojiye hapsedilerek dizgeleşenin dil ötesidir. Belki de en iyi Jameson formülasyonu anlatır söylemek isteğimizi:

“Barthes’ın kendi dilinin garip yoğunluğunu açıklayan şey, gösterilenin sözsüzlüğe ve bedenselliğe batmış gibi görünen derinliğidir; çünkü Barthes’ın biçemi, gösterilene ikinci bir ses verme, onun düzenlenişini birincil gösterenin kendisinde, metinde son ve resmi versiyonunu bulmadan önce dile getirme girişimidir” (2003;140).

Diğer yönden, Svetlana Boym’un kültürel mit tanımında ortaya koyduğu ve Barthes’ın “Kültürün kader oluşu” olarak nitelediği duruma uygundur. Kültür dil düzleminde bütünüyle ifade edilmeyendir:

“Kültürel mit büyük ölçüde yazısız ama yaygın kabul görmüş, doğallaştırılmış bir özel olmayan söyleme, imgenin gücüne ve onun son derece sistemleşmiş, yarı görünür ikonografisine dayandığı gibi, kültürel biçimlenime ve ‘gündelik hayatın tiyatrosu’nda kullanılan toplumsal maskelere dayanıyor”(2010;49-50).

Sesin Rengi, alıntı yapmadan duramadığım bir okumanın yanı sıra, kafamın içinde bir yığın karşılaştırmanın, farklı düşünürleri hatırlamanın, sorularımı yeniden formüle etme ihtiyacının mekanı oldu. Aşk, cinsellik, yemek, tüketici olmayan amatörlük, entelektüel, siyasal olanla siyaset ayrımı, kültür, Marx, Freud, Brecht, Lacan üzerine söyledikleri ve uçsuz bucaksız bir göstergeler alemine baktığımda bana kalan tortu: avangardın geri alınması, yazının diyalektikleştirilmesi, olguların ve kavramların çalıştırılması, ihlal, tersine çevirme, sapkınlık, kod ve göstergelerin doğallığının yadsınması gibi yaşamı devrimcileştiren kavramlar oldu.  Yaşama sanatına bir de buradan bakmak isteyenler için keyifli okumalar…

[1] Svetlana Boym’a göre “Barthes’ın 1950’lerden 1970’lere kadarki parçalı eleştiri külliyatının bütününe hakim bir tür dramın izini sürmek mümkündür: Onun kültürel imgeye olan büyük hayranlığı/tiksintisi “yazının sıfır noktası”na ve “yansız olana” yönelik arayışıyla sürekli çatışma halindedir.” Tırnak İçinde Ölüm: Modern Şairle İlgili Modern Mitler, Svetlana Boym, çev.Emine Ayhan, İstanbul: Metis,2010. Aynı konuda Jameson’ın Barthes’ın

Roland Barthes, Sesin Rengi: Söyleşiler, çev. Ahmet Nüvit Bingöl (İstanbul: Metis Yayınları, Eylül 2017)