Sevgi Soysal’la birkaç hafta önce tanıştım. Kırkına merdiven dayamış bir okur olarak çok geç bir tanışma. Ama ‘ya hiç tanımasaydım onu?’ diye düşününce iyi bir yerdeyim sanırım. Hiç tanımasaydım bir okur olarak kendime büyük bir kötülük etmiş olurdum. Neden mi? Şöyle anlatayım. Hani bir orman köyündesinizdir veyahut betonla katledilmemiş bir kırda. Yağmur yağmıştır, ardından güneş çıkmıştır ve bir yandan o güneşte ıslanmış gövdenizi ısıtırken bir yandan da doğanın size armağan ettiği o tarifsiz toprak kokusunu, ki binbir kokuyla birleşip burnunuza gelmiştir, alırsınız ve ömrünüz boyunca o kokuyu bir daha unutmazsınız ya, işte güzel bir edebiyat metnini okumak da benim için öyle bir şey. İşte ben Sevgi Soysal’la tanışmamıza vesile olan Şafak’la öyle bir hazzı tattım. Ve Şafak beni Sevgi Soysal’ın peşinden sürükleyecek.

Bu yazı, bir kitap tanıtım yazısı veya kitap eleştiri yazısı değildir sevgili okurlar. Sonra ‘vay efendim bu nasıl bir tanıtım yazısı, kitap eleştirisi’ falan demeyesiniz. Gerçi diyebilirsiniz de, dilinize kilit vurmak haddime değil!

Amma lafı dolandırdım değil mi? O halde gelelim Şafak’a. Roman üç bölümden oluşuyor: “Baskın”, “Sorgu”, “Şafak”. Her bir bölüm ayrı bir hikaye olarak okunabilir kuşkusuz. Üç bölümün kapladığı zaman yirmi dört saatlik bir dilim dahi değil. Gece başlıyor ve sabah saatlerinde bitiyor. Romana başlamadan Semih Gümüş’ün “Şafak ve Politik Bireyin Sancısı” adlı yazısı karşılıyor okuru. Herhangi bir kitaba dair bir yazıyı genellikle iki kez okurum: Kitabı okumadan önce ve kitabı okuduktan sonra. Semih Gümüş’ün yazısını da iki kez okudum. Şafak’a dair şöyle diyor:

Şafak‘ın iki önemli yanı var: İlki, 12 Mart gibi sıcak bir dönemin, öncesi ve yaşanan anlarıyla edebiyata yoğunlaştırılmış biçimde nasıl yansıtılabileceğini, büyük bir başarıyla içselleştirebilmiş olması. İkincisi de, o dönemin içinden çıkan bireyleri kişilik ve kimlik sorunlarıyla birlikte yaratıcı biçimde yansıtabilmesi.” (s.7)

Bunu akılda tutarak Şafak’a doğru yol alalım sevgili okurlar. Şimdi kitabın her bölümüne ayrı ayrı uğrayalım.

 

Baskın

Bir akşam yemeği masasından karakterlere bir bir açılmak ve her şeyi, herkesi yerli yerine oturtmak. Sanki Leonardo Da Vinci’nin Akşam Yemeği tablosunun ayrıntılarını görüyorum, Edip Cansever’in Masa Da Masaymış Ha şiirine dalıp gidiyorum ya da Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikayesi’nde Vasili’nin Poyraz Musa’yı vurmayı tasarlamasının sayfalarca anlatıldığı bölüm canlanıyor gözümde. Sevgi Soysal, elli üç sayfa boyunca bir baskın anını en ince ayrıntısına kadar, o anda orada olan neredeyse bütün karakterlerin (Oya, Mustafa, Ali, Hüseyin, Ziynet, Gülşah, Zekeriya, Ekrem, Güler, Hasan çocuk) gözünden anlatıyor. Yazarın bu bakış açısı, o an orada bulunan her bir karakterin öylesine olmadığının bir göstergesi ve tıpkı tiyatro sahnesine çıkan her bir oyuncunun bir rolünün, bir anlamının olması gibi dile geliyor. Semih Gümüş, o anı şöyle okuyor: “Özellikle tahta kapının tekmeyle açılması anında, sofradaki kişileri de kendi toplumsal, kültürel konumları içinde yakalar Sevgi Soysal. Tekmenin vurulduğu anda, konuşan bir fotoğraf karesi dondurmuştur yazar.” (s. 13)

Yazar, tekmeyle açılan kapı anından hareket edip karakterlerini anlatırken, romanın asıl kişilerinden Mustafa ile tanışıyoruz. Mustafa dünyayı değiştireceğine inandığı bir mücadelenin içinde. O mücadelenin eril bir yapıdan kurtulamadığını, daha doğrusu böyle bir çabalarının dahi olmadığını da okuyoruz. Dünyayı, ülkeyi değiştirmeye çalışırken kendi çevresini dahi değiştirememenin ikilemini yaşayan Mustafa şöyle düşünüyor: “Ne yaptım sonuç olarak? Maraşlılarıma, sadece onlara bile? Hiç olmazsa inandırabildim mi? Davama onları bile katamadıktan, benim için bunca şey yapmış, benden bir şeyler bekleyenleri bile inandıramadıktan, sürükleyemedikten sonra. Nerede kaldı kalabalıklar, yığınlar?”(s.30)

Mustafa içerden yeni çıkmış. Evli ve çocuğu var. Hapisten çıktığında eşi Güler’i arayıp haber vermemiş, onun yerine arkadaşı Hüseyin’in bürosuna uğramış ve oradan dayısı Ali’nin evine misafirliğe gitmiş. Bir devrimci için önemli olanın, ailenin ve yakın çevresinin değil, bütün insanların kurtuluşu olduğunu düşünüyor. Ama sonra bu bir sorumluluktan kaçış mı, diye de düşünmüyor değil. İşte yukarıda aktardığım satırlar onun kendini sorgulamaya başlamasından. İçerdeyken çözülmüş Mustafa ve o çözülüşüne dair iç hesaplaşmasını şöyle dile getiriyor: “Yok ben ve benim gibiler, yıllarca kafamıza işlenmiş olan kavramları, dünya görüşünü aşamamışız. Aştığımızı sanıyoruz, düzlükteyken. Ama engebeler ortaya çıkıp aşılmazlaşınca çözülüyor, bizi suçlayanlarla birlik oluyoruz.” (s.66)

Kapının tekmeyle açılmasının karakterlere yansımalarından en etkileyici olanlarından biri misafirlerini büyük bir keyifle ağırlayan Gülşah’ın durumu bence. “Yemeği iştahla çiğneyen erkek avurtlarını seyretmek, görevini yapmışlık duygusu verir Gülşah’a.” (s.35) Kapı açıldığında Gülşah’ın suçluluk duymasının ifadesi de şu: “Ezilmeye ve kabahat yüklenmeye alışmışlığıyla, sofraya tuzu, ekmeği, ya da suyu getirmeyi unutmuş gibi sağa sola koşuşturdu bir süre.” (s.35)

Romanın asıl kişilerinden olan Oya kapı tekmeyle açılmadan sofraya dair şöyle düşünür: “Sofranın tek kadını olması, Gülşah’la Ziynet’in sofraya oturmayıp hizmet etmeleri sıkıyor, böylece somutlaşan ayrıcalıktan utanıyordu. Hele Ziynet’le Gülşah’ın bunu doğal karşılamaları!” (s.35)

Evet Gülşah kendisiyle Ziynet’e yemek ayırmıyor, sofraya oturmuyor. Hele bir erkekler yesin, diye düşünüyor. Oya’nın sofrada tek kadın olması kendisini rahatsız etse de bunu dile getirmekten kaçınıyor. Sofradaki erkekler içinse evin kadınlarının sofraya oturmaması o kadar normal ki lafı bile geçmiyor zaten. Oya’nın o gece o evde, o sofrada bulunmasının tek sebebi otel odasındaki can sıkıntısından kurtulmak. Sürgündeki Oya’nın bir otele adeta hapsolmuş olması, sürekli polisler tarafından izleniyor olmasının verdiği tedirginlik, o gece o hapis hayatından kısa bir süre de olsa kurtulma düşüncesi, onu o sofraya getiren neden. Evin kapısının tekmeyle açılmasının tek sebebi olarak kendisini görüyor Oya.

Elbette Sevgi Soysal’ın elli üç sayfada anlattığı bir bölüme dair şuncacık şey söylemek yeterli olamaz. Ayrıntılar kitabı henüz okumamış okura kalsın.

 

Sorgu

“Sorgu” bölümü briç partisi ile açılıyor. Masada Fabrika Müdürü emekli albay Muzaffer Bey, Adana Emniyet 1. Şube müdürü Zekai bey, Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankasının müdürü İsmet Bey ve kalp hastalıkları uzmanı Necmettin Bey var. İnsanın ‘masa da masaymış ha’ diyesi geliyor. Devletin egemen sınıfların bir baskı aracı olduğu gerçeğinin bir fotoğrafını görüyoruz adeta.

Bu bölüm, adı dolayısıyla okura bir polis sorgusunu çağrıştırsa da Sevgi Soysal sorguya dahil olan hemen hemen bütün karakterlerin kendi iç sorgulamalarına eğilir. Karakterlerin korkularının, iç hesaplaşmalarının, psikolojik durumlarının ayrıntılı ve olağanüstü anlatımına tanık oluyoruz. Bu bölümde beni en çok etkileyen Mustafa’nın kalem ile, Oya’nın cop ile, polis Abdullah’ın öğretmen ile geçmişe gitmeleri ve uzun uzun düşünmeleri. Özellikle Oya’nın cop üzerine düşünüp kapıldığı korkular ve sorgulamalar, hapisteyken kaldığı kadınlar koğuşundaki kadınların copa dair anlattıkları korkunç işkenceler, copla ilgili şakaları, alayları ve kadınların sarsıcı hikayelerine dair düşünmesinin okura aktarılması sarsıcı.

“Gözlerinin önünde bayağı tiksindirici biçimler alıyor cop. Kötü, hasta beyinlerin bu aracı , olabilecek en iğrenç erkeklik organına dönüştürdüklerini anımsıyor. Doğayı bile en çirkine dönüştürebilen kafalar! Onların erkeklik organı. Olabilecek en çirkin en adi biçimde. Cop.”(s.94)

Bir cop üzerinden, ki bu öyle sıradan bir nesne olmaktan çıkıyor, insanın erkek cinsi olarak nasıl iğrençleşebileceğini ve aslında işkencenin erilliğe içkin olduğunun anlatılması ve bu insanlık suçunun bir bütün olarak ortadan kalkmasının ataerkil düzenin kalkmasıyla mümkün olacağı olarak okuyabiliriz bu satırları bence.

Oya sorguya çekilmeden önce şöyle düşünür: “Bir vücudu bile, nice gizleri olan, utandırıcı bir şey gibi taşıyan kişi, çoğunluğun kavrayamadığı, ayıpladığı, kötü gördüğü düşünceleri, inançları nasıl savunabilir? Ya hastalanırsam bu gece? Ya şimdi hastalanmışsam?” (s.81)

Bir toplumu değiştirmek isteyen bir insanın hâlâ o toplumun egemen ahlak anlayışından kurtulamamış olmasını Mustafa gibi Oya karakterinde de görürüz. Oya düşündükçe farkına varıyor kendi eksikliğinin. “Buraya geldiğinden beri, aklı fikri bu polis takımının kendisi için ne düşündüklerinde. Elinde değil, onun bunun yargısına önem vermeye alışmışız bir kez.”(s.83) Emniyet müdürü Zekai’nin “Ne işiniz var onca erkek arasında?” sorusuna ani bir refleksle “Kadınlar da vardı.” cevabını veriyor. Sonra verdiği cevaptan dolayı kızıyor kendine ve şöyle düşünüyor: “Kafamıza sinmiş bir burjuva namus anlayışıyla. Her yerde korumaya çalışıyoruz bu anlayışı, istemesek de.” (s.85)

“Sorgu” bölümündeki en dikkat çekici karakterlerden biri Veyis. Veyis, Kürt. Mustafa ile sohbet ederken çirkine, güzele, kötüye, iyiye dair şu sözleri çarpıcı:

“Çirkinlik durumlardır. Bağlantılardır. Duran doğurmayan yeşermeyen bir şeydir. Setlerdir, engeller, barajlardır. Zorbalıktır, genişlemeyen çemberlerdir. Kendini böyle çemberlere kapatmadır. (…) Bir duyguyu daraltmaktır çirkinlik. Bir duygu yayıldıkça güzeldir oysa. Güzel şeyler dar yerlere sığmaz. İnsanların mutluluğu gibi. Nice çoğaltırsan özünü onca iyi. Onca az bulaşırsın kötüye, çirkine.” (s.160)

Mustafa şaşırıyor onun böyle felsefe yapmasına. Çünkü kafasındaki Kürt ile gördüğü, konuştuğu Kürt birbirine uymuyor. Mustafa ile Veyis arasında geçen, öğretmenin Kürtçe konuşmayı okulda ve evde yasaklaması, yazarın Kürtlere dair dönemine göre oldukça ileride olduğunu gösteriyor bence. Bunu asimilasyonun sıkı bir eleştirisi olarak, hem de sol üzerinden, okuyabiliriz.

Nezarette beklerken Veyis’in ağzındaki sakızı çıkarıp duvara yapıştırması başta sıradan bir hareket gibi duruyor. Bu durumla köyde çok karşılaşırdım. Sakızını çıkarıp ustın’a (sütun’un Zazacası sevgili okur, çevrilemez bir sözcük değil, Zazacasını kullanmak daha çok hoşuma gitti 🙂 ) yapıştıranlar sadece bizim köydekiler sanırdım. Öyle olmadığını yıllar içinde tecrübe etmiştim. Şimdi Şafak’ta görünce bende özel bir çağrışımı oldu. Veyis’in sakızının bu yazıya dahil olması elbette sadece bendeki çağrışımı değil. Veyis, daha sonra Mustafa ile konuşurken duvara yapıştırdığı o sakıza atfen sözler sarf ediyor. Böylece bu durum bende Sevgi Soysal’ın bir sakıza dahi romanında öylesine yer vermediğini düşündürttü.

“Sorgu” bölümünde Zekai Bey’in iç sesinden duyduğumuz fabrika patronu Turgut Bey’in “bir tek kanun vardır; bizim bildiğimiz kanun vardır; düzenin kanunu vardır. Düzene karşı kanun mu olurmuş?”(s.137) sözü devletin her daim egemen sınıfların (burada burjuvazinin) devleti olduğunun bir ifadesi adeta. Daha açık bir şekilde yine Zekai Bey’in iç sesinden Turgut Bey’i duyuyoruz: “Ben bu devlete her yıl avuç dolusu vergi ödüyorum. Bu devletin kanunu benim fabrikamı korumayacak da kimi koruyacak, çapulcuları mı?”(s.138) Sevgi Soysal, devletin hiçbir zaman “çapulcular”ın devleti olmadığını bu karakter üzerinden dile getirmiş oluyor.

 

Şafak 

Romanın “Şafak” bölümü, Adana üzerinde şafak sökerken gecenin örttüğü pisliklerin bir bir açığa çıkmasının tasviri ve hayatın canlılığının Çingeneler üzerinden ayrıntılı olarak anlatılması ile açılıyor.

Ali’nin çalıştığı fabrikayı asker emeklisi Muzaffer Bey’in yönetmesi, Ali’nin gece gördüğü işkencenin ardından serbest bırakıldıktan sonra eve gitmekle işe gitmek arasında bocalaması, çünkü Muzaffer Bey fabrikada adeta kendi diktatörlüğünü kurmuştur ve işçiler ölümüne korkar olmuş kendisinden, Muzaffer Bey üzerinden devetin işçilere, emekçilere bakış açısı enfes anlatılmış.

Polis Abdullah’ın Ali’yi serbest bırakmadan önceki iç sorgulamaları, gece Ali’yi döverken balıklarını düşünmesi, balıklarının bakımı konusunda kimseye güvenmemesi beni işkencecilerin de aslında sıradan insanlar olduğu düşüncesine götürdü. Bir başka deyişle Sevgi Soysal, kötülüğün/kötülerin öyle uzakta değil, içimizde sıradan insanlar olarak gezip dolaştığını, gece işkencehanede işkence yapan bir polisin sabah evine gelip çocuklarına sarıldığını, evlat dediğini belki de her şeyin ve herkesin üstünde tuttuğunu gözler önüne seriyor Sevgi Soysal. Bu da roman karakterlerinin mutlak kötü ve mutlak iyi ikileminden ziyade, her an bir başkası olabilecek, her insanın kapılabileceği bir duygu seline kapılabilecek, her gün hayatta karşılaştığımız, karşılaşabileceğimiz insanlar olduğunu gösteriyor.

Muzaffer Bey üzerinden devletin işçiye bakışı bu bölümde somutlaşıyor. İşçilerin, emekçilerin vatan-millet masalıyla nasıl da uyutulduğunu Muzaffer Bey’in ağzından şu satırlarda açıkça okuyoruz: “Bütün mesele, bu işçilere vatan millet, birlik ve beraberlik şuurunun yerleştirilmemiş oluşu.” Ekmek kapısına nankörlük etmemek düşüncesinin işçilere yerleştirilmiş bir burjuva miti olduğunu da satırlar arasında okuyabiliriz. Yine Muzaffer Bey’in “Adamın yüreği her gün ekmeğim diye titremeli. Ekmek korkusunun kanunu, hakkı hukuku falan unutturur. Dört elle sarılır işine. İnsan idare etmenin tek yolu insanı süründürmeyi bilmektir.” (s.182) sözleri kapitalistlerin zenginlik içinde yüzerken işçileri sefalete mahkum etmelerinin, onları sadece ekmeğinin peşine düşmüş yığınlar haline getirmelerinin ifadesi olarak okuyabiliriz bu satırları.

Mustafa serbest bırakılmadan önce Hüseyin’in soruları, sızlanmaları, kaygıları karşısında bunalır ve ona şöyle der: “Faşizm sonunda senin gibi körlerin de gözünü açar. Başka türlü gerçeği göremezsiniz sizler, işinize gelmez. İlle başınıza bir şey gelmeli. O zamana kadar başına bir şey gelen herkesi, neredeyse başına gelenden sorumlu tutmaya pek hazırsınızdır.” (s.200) Bu sözler, toplumun ekseriyeti için ne yazık ki hâlâ geçerli değil mi?

Velhasılıkelam sevgili okur (bin dokuz kelimeden sonra bunu demek can sıkıcı mı oldu acaba canım ciğerim okur 🙂 ), Sevgi Soysal, karakterlerini kelimenin gerçek anlamında yaratmış bu romanda. Yerli yerine oturtmuş. Onların ruhunun derinliklerinde ne olup bittiğini dahi biliyor. Davranışlarında, düşüncelerinde bir eğretilik yok. Kirpiğini oynatsa bir karakteri, bunun bütün analizini yapabilecek hissi veriyor okura. Ağızdan çıkıp duvara yapıştırılmış sakız öylesine yer almıyor, ilerde o sakız bir sahnede karşınıza çıkıyor. Kalem öylesine durmuyor orada, geçmişe götürüyor, hem de can alıcı bir şekilde. Oya’nın cop çağrışımları üzerinden okuduğumuz sayfalar başlı başına bir hikaye olarak okunabilir. Özellikle romanın asıl kişileri Oya ve Mustafa üzerinden 1970’lerin sosyalist mücadelesi incelenebilir bence. Sadece onlar değil romandaki hemen hemen her karakter üzerine ayrı bir makale yazılabilir, dersem abartmış olmam sanırım. İnanmazsan kitabı oku sevgili okur. 🙂

 

Sevgi Soysal, Şafak, İletişim Yayınları, 9. Baskı: 2016, İstanbul.