Vedat Çetin

17 Ekim 2018

 

1975 yılında mütevazı ama sağlam bir eser girmişti edebiyat dünyamıza. Eserin konusu, ötekileştirilmiş kesimlerden seçili kahramanlarıyla ve sade bir anlatım diliyle onu yok sayan, görmezden gelenlere “Buradayım,” diyordu sanki.

La vie devant soi, yani Onca Yoksulluk Varken adlı roman üzerine çok konuşulmasının asıl nedeni Emile Ajar adının ilk kez duyulmasıdır. Böylesine güçlü bir eseri ancak tanınan, bilinen biri yazabilirdi. Nitekim kitabın kapağındaki adı kimse tanımıyor, bilmiyordu. Eserin bu denli ilgi görmesinin yarattığı şaşkınlık atmosferinde dedikoduların önü alınamamaktadır. Artık eserin niteliğinden çok yazarının kim olduğu üzerinde fikir yürütülmektedir.

Emile Ajar ise kayıptır, Romain Gary acı acı gülmektedir bu gelişmelere. Dosyasını yayınevine mektup vasıtasıyla ulaştırır ve hiç kimseye röportaj vermez, olumlu-olumsuz tüm eleştirileri yanıtsız bırakır. Eleştirmenler “İşte yeni yetenek, muhteşem yazar” diye göklere çıkarırlar Emile Ajar’ı.

Kitapları satış rekorları kırar, edebiyat eleştirmenleri sonraki romanlarında Romain Gary’nin tadını fark eder, ama toz konduramazlar. Daha önceleri “Romain Gary bitti” demiş olduklarından, Emile Ajar’ın Gary’in yeğeni olduğu savını öne sürerler.

Gary ise, “kendisinden daha büyük bir yetenek ve dehaya sahip” olarak kabul edilen Ajar hakkında, “Değerli eleştirmenlerimizin takdiri bu yöndeyse, üzerine söz söylemek benim haddim değildir,” demekle yetinir. Böylece Fransız edebiyat çevreleri iki gruba ayrılmıştır: Bir yanda Romain Gary, diğer yanda ise, Emile Ajar sevenleri.

***

Roman, Yafi’nin “Sevdiğin yüzünden deli oldun, dediler / Yaşamın tadını yalnız deliler bilir, dedim” dizeleriyle başlıyor ve ağır bir dramın gölgesinde ama sevginin doruklarında gezintiye çıkarıyor okurunu.

Romanın en dikkat çekici karakterlerinden biri, 1950’li yılların II. Dünya Savaşı’ndan ve işgalden yeni çıkmış, herkese kucak açan renkli ve çok kültürlü Paris sokaklarıdır.

İki başat karakter ise Momo ile Madam Rosa’dır.

Roman ya da uzun hikâye kategorisinde değerlendireceğimiz Onca Yoksulluk Varken eserinde, Momo isimli çocuğun gözünden dopdolu bir hayat anlatılıyor. Momo’nun dili büyüklerin dünyasına girip çıkıyor. Büyümek zorunda kalmış, hem de kitabın bir sayfasında tam dört yaş birden büyüyen bir çocuktur Momo. Annesi olmayan çocuklar çabuk büyürlermiş.

Kahramanların tümü yalnızlık çekiyor, ama birbirlerine sevgiyle bağlandıkça gururla, mutlulukla yaşamlarını sürdürebiliyorlar. Romanın diğer önemli kahramanı ise Yahudi asıllı Madam Rosa. Auschwitz toplama kampından kurtulduktan sonra Paris’te fahişelik yaparak hayatını kazanmış ve yaşlandıktan sonra evinde fahişelerin çocuklarına bakarak geçinmeye çalışan yaşlı bir kadındır. Madam Rosa, yaşlılık günlerinin acılarını, korkularını, evine aldığı çocuklara verdiği bakım, enerji, özveri ve sevgiyle giderme yolunu seçmiştir. Bakımlarını üstlendiği çocukların ailelerinden elbette para almaktadır, bir süre sonra çoğunlukla paralar kesilse de, onun çocuklara olan sevgisinde hiçbir değişikler görülmemektedir.

Momo’nun apayrı bir yeri vardır Madam Rosa’nın yanında.

Takma adı Momo olan Muhammed’i, Madam Rosa’ya 11 yıl önce üç yaşındayken bırakmış olan babanın, oğlunun Arap kültürüne ve İslam geleneklerine göre büyütülmesini talep ettiğini öğreniyoruz olay örgüsünün ilerleyen aşamalarında. Yıllar içinde Madam Rosa ile Arap Momo arasında büyük bir sevgi bağı oluşur.

Madam Rosa, Momo’nun her şeyidir, o öldükten sonra bile terk edemediği değerli varlığıdır.

Romanın konusu, yoksulluğun ve yalnızlığın en koyu renkleriyle örülmüştür. Romanın kahramanları çoğunlukla şirin, sevimli insanlardır, ama konu ölüme gelince insanı ürperten bir gerçeklikle çıkarlar karşımıza. Madam Rosa’yı gözlerinizde tüm ayrıntıları ile canlandırıyorsunuz, hatta sanki yanınızdaymış gibi vücuduna sürdüğü parfüm ve esans kokularıyla doluyor genziniz.

Madam Rosa, Momo’yu babasına söz verdiği gibi bir Arap çocuğu olarak büyütür. Onu, İslam dininin gereklerini öğrenmesi için Mösyö Hamil Bey’in yanına verir. Bu arada Momo, ister istemez Madam Rosa ile yaşadığı için Yahudi geleneklerini de tanır ve yaşlı kadının lehçesini de öğreniyor.

11 yıl sonra, Momo’nun babası Kadir Yusuf, ruh hastalıkları hastanesinde uzun süre yatmış, tedavi görmüş, ama tam olarak iyileşememiş olarak, son günlerinde oğlunu görmek isteğiyle izin alarak çıkagelir. Madam Rosa, Momo’yu korumak ve yanında tutmak amacıyla onun oğlu olarak Moise’yi işaret edince tartışma alevlenir. Aynı anda ve aynı yaşta ona teslim edilen sünnetli iki çocuktan Moiz’i Muhammed olarak, Muhammed’i de Moiz olarak büyüttüğünü ve istemeyerek yanlışlık yaptığını açıklar.

Kadir Yusuf’un itirazları işe yaramayınca, kalbi dayanamaz karşılaştığı bu sürprize ve orada düşüp ölür. Momo, Madam Rosa ile birlikte babasının cesedini apartmanın karanlık bir bölmesinde gizler.

Momo’nun hayatında bir baba figürünün olmaması, özgürce yetişmesini sağlamıştır bir bakıma. Hem zaten babasızlığın boşluğunu doldurmak üzere Mösyö Hamil’i seçmiştir. Paris’te yalnız yaşayan bu yaşlı Müslüman, gittikçe Momo’yu korkutacak bir şekilde yaşlanmakta olsa da, hep farklı kalacaktır. En büyük ve belki de tek dostu Fransız yazar Victor Hugo olan yaşlı halıcı Mösyö Hamil, bazen yaşlılıktan dolayı karıştırıp Kuran yerine Mösyö Viktor’un (Hugo’nun) kitaplarını okur. Kör olduğunda bile bırakmaz Mösyö Victor’u okumayı.

Böyle bir ortamda büyümek zorunda kalan Momo, şaşırtıcı bilgilerle donanmıştır. Öyle ki, Madam Rosa ölüm döşeğinde iken Doktor Katz’ı onu “kürtaj” (Ötenazi) etmesi konusunda akılcı sözlerle ikna etmeye çalışır. “Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı”ndan bahseder, başkaları bunu yeterince yapmışken, bari Yahudilerin birbirlerine acı çektirmemesini, gecikmiş bir “kürtaj”ı yerine getirmesini ve onu “sebze gibi” yaşamaktan kurtarmasını dokunaklı bir şekilde dile getirir. Ele alınan ötenazi konusu günümüzde de güncel meselelerden biri. Momo’nun ötenaziyi kürtaj olarak adlandırması; kürtajı kendi doğumu ile ilişkilendirdiği kanısını yaratmaktadır. Eğer annesi kürtaj olsaydı önündeki bu yoksul, yoksun, yalnız hayatı yaşamayacaktır. Günümüzde dahi yaşlılara ötenazi hakkının tanınmaması, tartışılan önemli insan hakları sorunlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir.

 

Sevgi Varsılı Yoksullar

Yazar, eserinde bütün ezilmişlere kendi hikâyelerini anlatma fırsatı vererek ötekileştirilmiş herkese bir Fransız olarak haklarını teslim etmiştir bir bakıma.

Afrika’nın çeşitli yerlerinden göç etmiş olup, Belleville Sokağı’nda kimi hamallık, kimi ateş yutma gösterileri yapan göçmenler, Yaşlı, “safkan” Fransız ama mutsuz komşular… Bisson’da “kendilerini savundukları” için çocuk doğurmaya hakkı olmayan hayat kadınları ve hatta “pezevenk”ler, Müslüman olduğu için aşağılanan bir “o… çocuğu” (bu deyim ve sokak jargonu kitapta sık sık kullanılıyor) Momo ve onunla aynı kaderi paylaşan diğer çocuklar…

İkinci Dünya Savaşı sonrası ülkenin atmosferinde ırkçı ortam, Momo’nun ağzından şu sözlerle bize aktarılıyor kitabın başlarında: “Uzun zaman Arap olduğumu bilmedim, çünkü kimse beni aşağılamıyordu” ve şöyle devam ediyor, yaşından büyük konuşan Momo: “Bunu bana ancak okulda öğrettiler. Ama hiç dövüşmezdim, insan birini dövdü mü hep bir yanı sızlar.”

Momo’nun söylediği önemli sözlerden biri de “Yaşamın kokusu yoktur çünkü” cümlesidir. İnsanların ilgisizliğine karşı eleştiri kamçısını savurur. İnsanları ötekilerin farkına varmaya, ilgilenmeye, tanımaya, anlamaya ve sevmeye çağırır.

Romandaki her karakterin yoksul ama yoksul olduğu oranda, gönlü sevgiyle dolu olduğu gerçeği işlenirken, toplumun sosyal katmanlarının en diplerinde yer alan, yaşadıklarının farkına bile varmadığımız bu yoksul insanların, aslında sevgi açısından ne kadar varsıl olduğunu gözlerimizin önüne seriyor yazar.

Momo annesinin, babasının yokluğunu, çektiği yalnızlığı Madam Rosa’ya olan ilgisi, şefkati ve sevgisiyle giderir. Madam Rosa’nın ölümüne kadar yanından ayrılmayan Momo, vefalı, iyi bir çocuk olarak aldığı sevginin karşılığını verir.

Bir zamanlar boksörlük yapmış siyah bir travesti Madam Lola orman koşullarında fahişelik yaptığı halde; bu yoksul komşularına şampanya, havyar alacak kadar gönlü boldur. Eserde geçen her komik öğe içinde dram barındırır, böylece duygusallığın önüne geçerek hikâyeyi dengeler. Yazar, tüm eserlerinde özgün bir mizah anlayışını sürdürür: En çarpıcı yerinden yakalayıp güldürürken sarsar okurunu.

 

Emile Ajar Benim’ Diye Bağırdım

Fransa’nın edebiyat çevrelerinde dedikodular süredursun Onca Yoksulluk Varken romanının yazarı Emile Ajar’ın, bir yıl sonra Yalan Roman adıyla yeni bir romanı yayımlanır.

“Emile Ajar benim!” diye bağırdım. “Biricik, tek Emile Ajar’ım ben! Ben yapıtlarımın çocuğu ve onların babasıyım. Kendi oğlum ve kendi babamım ben! Kimseye bir şey borçlu değilim! Kendi yazarımım ben ve bununla gurur duyuyorum! Gerçeğim! Balon değilim! Sahte değilim; acı çeken, daha fazla acı çekip yapıtıma, dünyaya, insanlığa bir şeyler kazandırmak için yazan bir insanım.”

Romain Gary, 8 Mayıs 1914’te Vilna (şimdiki Litvanya’nın başkenti Vilnus)’da bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir.

Hukuk mezunu olan Romain Gary, 2. Dünya Savaşı sırasında Özgür Fransız kuvvetlerine girerek savaş pilotluğu yapar. Bir süre Fransız diplomatik servisinde çalışır. BM Fransız Delegasyonu sekreterliği yapar. Fransa’nın Los Angeles başkonsolosluğu görevinde bulunur. Öyküleri, romanları, senaryoları ve iki filmiyle Fransa’nın en önemli yazarlarındandır.

Cennetin Kökleri romanıyla 1956’da Fransa’nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri olan Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü Gary’e verilir. Edebiyat çevreleri ve özellikle Jean-Paul Sartre tarafından göklere çıkarılır. Bu eseri 1958’de The Roots of Heaven adıyla sinemaya uyarlanır.

1974’ten itibaren kitaplarını Emile Ajar takma adıyla yayımlamaya karar verir.

Goncourt Ödülü’nün Onca Yoksulluk Varken’e verildiği açıklamasından bir gün sonra avukatı aracılığıyla ödülü geri çevirir. Gazetecilere görünmeyen, edebiyat çevrelerinde dolaşmayan bu genç yazarı kimsenin tanımadığı ortaya çıkar. Onca Yoksulluk Varken‘in ilk basımı kısa zamanda tükenir. Ajar ortaya çıkmayınca, söylentiler ve dedikodular yayılır. Ancak, Romain Gary’nin o dönem, “Fransız edebiyatının en büyük yazarı” olduğunu savunanlara karşın, tüm “eleştirmen”lerce, “Emile Ajar asıl ve asil yetenek abidesi” ilan edilir, Gary bu tür dedikoduları umursamaz.

Onca Yoksulluk Varken, tiyatrolarda sahnelenir ve filmi çekilir.

1977’de, Kadının Işığı, 1979’da Kral Solomon’un Bunalımı, 1980’de Uçurtmalar‘la, sevenlerinin sayısını biraz daha arttırır. Lakin o yıl, bu son romanıyla değil, intiharıyla konuşulur.

Ünlü sinema oyuncusu Jean Seberg’le evliliğinden bir oğlu olan Romain Gary’i tüketen acılı olay, sevdiği eski eşi Seberg’in bir yıl önceki intiharıdır. Gary, 2 Aralık 1980 tarihinde 66 yaşındayken Paris’te şakağına dayadığı tabancayla yaşamına son verir.

Romain Gary’in cesedinin yanında bulunan ve edebiyat dünyasına bir bomba gibi düşen, “İyi eğlendim. Hoşça kalın ve teşekkürler” cümlesiyle biten vasiyetnamesinde “Emile Ajar”ın kendi takma adı olduğunu açıklayarak büyük bir skandala sebep olur.
 

Emile Ajar, Onca Yoksulluk Varken, Çev: Vivet Kanetti, Agora Kitaplığı, 2009.

 

Vedat Çetin – Özyaşam Öyküsü

 

1961 Diyarbakır/Ergani ilçesi doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimini Ergani’de tamamladı. 1988’de Eskişehir Üniversitesi İktisat bölümünü bir yıl okudu ve ekonomik nedenlerle terk etmek zorunda kaldı. Bir kamu kuruluşundan 2010 yılında emekli oldu. Halen Diyarbakır’da yaşıyor.

Deneme, makale, kitap eleştirisi, gezi yazıları, Özgür Gündem, Evrensel ve Radikal iki gazetelerinde; öyküleri İnsancıl, Adam Öykü, Evrensel Kültür ve 14 Şubat Dünyanın Öyküsü dergilerinde yayımlandı.