Müslüm Yücel

2 Haziran 2018

 

Edebiyat tarihinin ilk intiharına Homeros’ta rastlarız: Aidas. Bunu Virgilus’un Aneas Destanı’ndaki Dido izler. Vergilius destanın bitirmeden ölür, ancak yazım aşamasında yazılan bölümler kulaktan kulağa yayılır. Şair Propertius, “Geri çekilin, Romalı yazarlar, geri çekilin, Yunanlılar, İlyada’dan daha büyük bir şey doğmada” der; Vergilius ise yakın, der “Aeneas’ı yakın. ” [1]

Aneas Destanı’nın en can alıcı yeri Aneas’ın gitmesi ve çaresizlik içinde kalan Dido’nun çırpınışlarıdır: Dido durmadan geceden başlayan ve henüz sönmeyen ateşe koşar, alevler henüz dinmemiştir, odunlar arasından Aeneas’ın armağanı kılıcı bulur, gözüne birlikte yattıkları yatak ilişir, gözyaşları kuşkusuz bu ateşi söndürecek güçte değildir ama ağlamasa vücudunun bendi yıkılmayınca, gökyüzüne dönen bedeni kendini akıtacak bir toprak bulamayacaktır. Dido gözyaşları içinde Aneas ile birlikte yattıkları döşeği öper, kılıcını eline alır ve kalbine saplar. [2]

Dante’nin cehenneminde Dido şehvet düşkünlerinin yanındadır; yanında Semiramis, Paris, Cleopatra ve Helena vardır. Dido aşk yüzünden kendini öldürmüş, böylece, kocası Sicheus’un külleri üzerine ettiği yemini bozmuştur. Cleopatra önce Sezar ile evlenmiş, Sezar’ın ölümünden sonra Antonius ile birlikte olmuştur.

Dante, şehvet düşkünlerini birbirinden ayırır. Semiramis ve Dido bir değillerdir. Dido sevdiği için günah işlemiştir, ancak intihar etmiştir. Bu anlamda cehennemdeki yeri Semiramis’in yerinden ayrıdır. Semiramis Babil’i kurmuş, kafasına göre yasalar çıkartmış, kendi yüzünün karasını silmek için bir sürü kanun çıkartmıştır. Bu yüzden Dido lanetli havadan geçerek Dante ve Vergilius’la buluşmuştur.

Her gün kalbini yiyerek yaşamak zorunda bırakılan Bellerophones, gözleri oyulan Aias, aşk ve savaşın çıldırttığı bir aşık olarak Dido klasik dönemin kahramanlarıdır; bu üç kahramanın ruh halleri benzerdir; üçü de benzer haksızlıklara uğramışlardır: Dünya onlara çıldırarak ayakta kalma hakkı vermiştir ve onlar intihar ederek Tanrılara karşı durmuşlardır.

Bütün bunları hatırlatmamın nedeni Shakespeare’dir. Shakespeare intihar bağlamında bu birikime yaslanır.

Shakespeare’in yazarlık yaşamı komedyalarla başlar; Aşkın Emeği Boşa Gitti, Hırçın Kız, Yanlışlıklar Komedyası ve Fırtına ilk akla gelen oyunlardır.  Shakespeare’in oyunlarının 17’si yaşarken yayımlanmıştır, geri kalanlar ise 1623’ten sonra yapılan toplu basımlar içinde yer almıştır. Yazılış tarihleri bilinmeyen bu yapıtlar dönemlere ayrılarak incelenir: Birinci dönem IV. Henry, IV. Richard, Kral John. Bunlarla aynı dönemde ele alınan Yanlışlıklar Komedyası, Hırçın Kız, Venedik Taciri şakaya dayalı güldürülerdir. XVI’inci yüzyılın sonlarından 1608’e kadar süren ikinci döneminde Hamlet, Othello, Macbeth, Atinalı Timon vb. tragedyalarını, Troilus ve Cressieda, Kısasa Kısas gibi komedyalar sayılmaktadır. Üçüncü dönemde Bir Kış Masalı, Fırtına, VIII. Henry vardır. Dönemlerin dışında kalan oyunlar Veronalı İki Centilmen, Bir Yaz Gecesi Rüyası, Kuru Gürültü, Windson’un Şen Kadınlar, Nasıl Hoşunuza Giderse (Beğendiğiniz Gibi), Onikinci Gece, Romeo ile Juliet, Julius Caesar, Antonius ile Cleopatra, Pericles‘tir. [3]

Shakespeare’den alıntılanan her cümlenin başlı başına bir kitap olacağı kesindir; buna rağmen Shakespeare’den bağımsız bir metnin oluşması da imkânsızdır.

Shakespeare’in her oyununda kesinlikle farklı bir ölüm ya da intihar vardır; cinayet, düello, feda gibi kavramlar da sıkça karşımıza çıkar. Shakespeare’de ölümler her zaman trajik değillerdir, kimi zaman ölümler karşısında güleriz de. Shakespeare’de intihar ise kimi zaman tarih içinde, bir kahramanın ölümü etrafında yansır; kimi zamanda intihar dramatik ve psikolojik düşüncelerle aktarılır.

Shakespeare’in Kral Lear oyununda sorunların çözümü ölümle çözülür, kişilerin kendi sorunlarının çözümü de intihardır. Kral Lear’ın kahramanı Gloucester yani Kral Lear’in intiharı şu soruyu zorunlu kılmıştır: Tanrılar varsa, intihar anlamlıdır:

Bu intihar, hak edilmemiş bir acı çekmeye ve yeryüzünün haksızlığına bir karşı geliştir. Bu karşı geliş özellikle birisine karşıdır. Gloucester burada eskatologyaya sesleniyor intiharıyla. Eğer Tanrılar acıma nedir biliyorlarsa, bu intiharı hesaba katmak zorundadırlar. Tanrıların insanlarla olan son hesaplaşmasında bu intiharın bir ağırlığı olacaktır. Ama ne tanrılar, ne de yeryüzünün törel düzeni diye bir şey yoksa Gloucester’in intiharı hiç bir şey değiştirmiyor. Tanrılar yoksa intihar imkânı da yoktur, yalnızca ölüm vardır. İntihar insanlığın koşullarını değiştirmez. Olsa olsa çabuklaştırır bu koşulları. Böylece de bir karşı koyuş olmaktan çıkıp, yer yüzünün en anlamsız şeyini, ölümü kabullenmek olur. [4]

Shakespeare denildiği zaman ilk akla gelen oyun Hamlet’tir. Dünya ölçeğinde en fazla tartışılan bir karakterlerdir Hamlet, hakkında yazılan kitapların sayısı belli değildir, en tuhaf karakterler Hamlet’e benzetilir. Hamlet’e emsal kahramanlara en fazla Karamazov Kardeşler’de rastlanır. [5]

Shakespeare ve intihar ile ilgili bir döküm yapıldığı zaman ilk akla gelen oyunları şöyle sıralayabiliriz: Hamlet, Antony ve Cleopatra, Jülius Cezare, Romeo ile Jülliet, Leyd Macbet, Otello, Kral Lear ve Bir Yaz Gecesi. Bu oyunlar arasında kitapların sayfasını karıştırarak bir gezinti yapmak, intihar ve ölüm gibi bir konuyu bile zevkli hale getirir, Shakspeare’in dehası da belki budur; ölüm bile güldürebilir.

Hamlet kitap olarak kısa, oyun olarak uzundur, kimi yorumlara göre, kesintisiz altı saat sürmektedir; dili ağır, havası değişkendir. Hamlet karakter olarak bir yanda acı çeker, diğer yandan acı çektirir, ancak çektiği acının bilincinde olan biridir, çektirdiği acıyı da bilir, buna rağmen ne acısı bitsin ister, ne acı çekmekten vazgeçer. Hamlet bir cinayet oyunudur, bir delilik oyunudur, bir intihar oyunudur.

Danimarka Prensi olan Hamlet, babasının ölümünden dolayı derin acılar içindedir. Babasını, amcası Claudius öldürmüş, annesi Gertrude ile de evlenmiştir. Hayalet, bir gece Hamlet’e görünür ve katilinin amcası Claudius olduğunu söyler. Hayaletin Hamlet’e görünmesi ve aralarındaki konuşma güzeldir. Hayalet, Hamlete “rahat et, rahat et, rahatsız ruh” diye seslenir; Hamlet’in konuşma sırasında ağzından çıkan bir söz ise mükemmeldir, şöyle der: “Çığırından çıkmış bir zaman bu/ Ey kör talihim benim!/ Bana düşmez olaydı dünyayı düzeltmek” [6]

Yukarıda alıntıladığım dizeler arasında cinayet bilginin sınırlarını kana ve intikama kadar götürür. Bu dizenin farklı okumaları da yapılabilir pekala;[7] Hayalet bir bilgi sunar, bir cinayetin bilgisidir bu. Hayalet’in istediği intikamdır ve bu intikamın tek gerekçesi adalettir! Cinayet dışında, cinayeti çözme aracı olarak düello dikkat çeker. Hamlet’in rakibi zehirli kılıç kullanır, bir de aksesuar olarak zehir dolu bir kadeh vardır; Leartes, Hamlet’i eğer öldüremezse, zehri içecektir. Düello kral ve kraliçenin huzurunda yapılır. Sonuçta iki rakipte yaralanır, ancak boğuşma esnasında kılıçlar değişmiştir. Kral, Leartes ve zehirli içkiyi yanlışlıkla içen kraliçe düello sonucunda ölürler.

Hamlet’e damgasını vuran cinayetler değil, intihardır. Babasının öldürülmesinden, annesinin amcasıyla evlenmesinden sonra Hamlet bir yıkıma doğru yol alır; yıkımın önüne geçen tek şey intikam olur. İntihar ise istektir, Hamlet bunu ister; birinci perde, ikinci sahnede bir monolog sırasında “bedeninin dağılmasını” ister ve bu dağılan bedenin eriyip, sabahleyin bir çiğ tanesinde yaşamasını diler. İntiharı dillendirir, ancak karşısında bir engel vardır ki bu Hıristiyanlıktır ama alttan altta intikamın her zaman dinden ağır bastığını hisseder insan. Bu yüzden Hamlet, Tanrı’ya sığınır ve niçin intihar etmediğini, Tanrı’nın doğasıyla Hıristiyanlığın intiharı yasaklamış olmasıyla açıklar. [8]

Hamlet varlığını parçalayan, ancak ölümde kendi varlığını gerçekleştireceğine inanan bir ruh hali çizer hayata bağlı olduğu iplerden biri olan babası öldürülmüştür ve ikinci ip olan annesi onu öldüren amcasıyla evlenmiştir. Çok yönlü bir ihanet vardır ve yaşaması bu ihanetlerin üzerine gitmesiyle doğru orantılıdır; intikam kırbaçlar onu, ama beride beliren aşk, yani Ophelia ise bir imkânsızlığı söyler, sevdiği kadının hem babasını, hem de kardeşini öldürür. Ophelia ise suya bırakır kendini, su ile bütünleşip akar.

Othello’da bizi kıskançlık sarar. Hatta diyebilirim ki Othello kıskançlık üzerine yazılmış en büyük yapıtlardan biridir. Dostoyevski’nin Edebi Koca, Budala ve Delikanlı adlı romanlarında daha iyi görebileceğimiz gibi ölüme açık bir alandır kıskançlık; kıskanç, kafasındaki kuruntunun kurbanı olan bir kimsedir, ihanete uğradığını düşünür hep ve gerçek anlamda bir ihanet söz konusu değilse bile o bu ihaneti yaratır; bu yüzden yok olmaktan ve yok etmekten çekinmez. Aynı zamanda hep kendini temiz, başkasını kirli görmek eğilimi vardır, hep bir lekenin peşindedir, onu yok etmek için, kendini temizler.

Othello büyük bir tragedyadır ve Shakespeare’in en önemli tragedyalarından biri olarak kabul edilir. Othello, çevresinde saygı gören bir savaşçıdır. Bu savaşçı yönü ile nice kalpler fethetmiştir. Ancak onunla evlenen Desdemona onun savaşçılığına değil, insanlığına hayran kalmıştır. Desdemona’yu gizliden seven, onunla evlenmek isteyen biri de vardır: Iago, bu adam çıkarı ve yalanı temsil eder. Othello ile karısı Desdemona’nın arasını iftira ile bozan odur.  Söylediği yalan ise Desdemona’nın Othello’yu aldattığı yönündedir. Bunu öğrenen Othello çıldırır, karısını boğar.  Iago ise kendini kurtarmak için Othello’yu cinayetle suçlar. Othello yakalanır,  korkunç işkenceler yaşar. Ancak ölümlerden en büyük olan en sevdiğini öldürmenin acısı yakasını bırakmaz, Othello kendini öldürür. [9] Hayat bir hastane, ölüm bir doktor olur, böylece kurtulur kıskançlıktan.

Othello, kötünün oyuncağıdır, doğrudan aldatılmamıştır, doğrudan elinde bir kanıt yoktur, ancak kafasında sürekli aldatıldığından elinde tek seçenek kalmıştır, cinayet. Bunun yanında Othello karısının onu sevmediğini, ihanet ettiğini duyduğu zaman, ona daha çok bağlanır, daha fazla arzular. Burada bir parantez açmak gerek, Othello bir askerdir ve savaş, öldürme sanatıdır, o bileğini ve yüreğini bu sanatta bilemiştir, karısının da tıpkı onunla ölüme giden askerler gibi, hayatta ölümüne onunla birlikte olmasını ister. İhanet duyusu bile bu yüzden onu çıldırtır, bu çıldırtma ile kendi varlığını oyar, gücü hiçe iner. Karısının kendisine ait, bir savaşçı olduğunu düşündüğü- yaşadığı zaman bir rüya olarak çıkar karşısına, “ihanetten” sonra karısına ilgi duyar, artık rüya fiziksel bir varlığa bürünür, onu hep arzular, arzunun temelinde ise düşündüğü ihanet vardır.

Zor olan, kavranması her zaman imkânsız olansa Othello’nun yaptığı her şeyi sevgi ve aşk olarak düşünmüş olmasıdır, bütün sorular seviyorum sözü karşısında her zaman çaresizdir. Seviyordum, söyleyemedim, bu yüzden tecavüz ettim, ya da öldürdüm diyen nice haberler vardır yüzyılımızda. Evlilik babında aklıma gelen diğer bir oyun Bir Yaz Gecesi’dir; Shakespeare’in komedyalardan biridir bu.Konusu aşk ve evlilik olarak özetlenebilir. Ancak oyunun iki kahramanın hayatlarını bağlayan aşk değil, paradır; para ikisi arasında “dul bir kadın” ya da “üvey bir ana” gibi girmiştir.

Antonius ve Cleopatra adlı oyunun da intihar eden iki kahramanı, tıpkı Othello gibi askerdirler; Antonius savaşır, Cleopatra her zaman hükmetmek ister.

Antonius ve Cleopatra bir savaş ve asker aşkı olarak da okunabilir, salt tutku ve aşk olarak da. Antonius ve Cleopatra’da, kahramanlar dışında üç kişinin daha intiharı söz konusudur. Cleopatra’ya akıl hocalığını yapan Charmian bunlardan biridir. Hem oyunlarda, hem de genel tarih söylemi içinde kendini asma, zehir içme, bileğini kılıçla kesme bildik intihar teknikleri arasında yer alırken, Cleopatra yılanla intihar eder.

Antonius ve Cleopatra bir kumardır sanki, hesaba kitaba vurulan bir aşk, içinde dilenciliğin bütün ifadelerini taşır. Bu yüzden aşıkta kazanma hırsı kimi zaman bir değer kimi zaman bir dilenci ruhu içinde çıkar karşımıza. Antonius “kendini besleyen şeylerle yaşar, canı çıkınca da başka bedene” dönen biridir; Cleopatra ise bir yanda Nil’in kederini andırır, akar ve emsalsiz akışıyla nereye akacağını şaşırır her zaman, devrilip gider kendi içinde ve devrilip gidişinde hiçbir zaman tek başına değildir, akar ve birilerini de kendi akıntısına katar.[10]

Antonius bir liderdir, intihar etmiştir, onun ölüm haberi bile Shakespeare göre büyük bir gürültü kopartmalıdır, hatta onun ölümüyle çıkan ses, en az ölümü kadar güçlü olmalıdır ve bu sesle yer yerinden oynamalı, aslanlar caddelere dalmalı, insanlar inlere kaçmalıydılar. Oyunu, bir aşk etrafında örülmüş olması kuşkusuz kalıcılığını da artırmıştır. Sürekli giden, gelen; gittiği yerde mutlu olmayan, geldiği yerde kalamayan bir kişi olarak Antonius her zaman ilginçtir; Cleopatra’nın yanına gelir, duramaz, Sezar’ın kız kardeşinin yanına gider yapamaz; aşk ve zorunluluk bütün bilgisini bir belge olarak Antonius’a bırakır.  İki aşık aynı zamanda içlerindeki hükümdarlıkla da dikkat çekerler, ancak ikisinin yegane kurtuluş oldukları yer ölü evinin gizli kapılarını açan intihardır.

Aşktan söz açılmışken, dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olan Romeo ile Jüliet’i burada anmak kaçınılmaz olacaktır.

Verona’nın iki ünlü ailesi Montagueler ile Capuletler birbirlerine düşmandırlar. Montaguelerden Romeo, Capuletlerin kızı Juliet’e aşık olur: “Romeo, Juliet’i ilk gördüğünde sarayda bir balo verilmektedir. Aynı gece Capuletlerin bahçesine gizlice girer, Juliet ise balkondadır. İlk karşılaşma böyle olur. Bundan sonraki karşılaşma rahibin hücresinde gerçekleşir. Rahip onları nikahlar ‘odada mum ışığı vardır, pencereden ay ışığı vurur.’ Bundan sonra olaylar hızla gelişir[11] Romeo girdiği bir düello sonucu Juliet’in yeğenini öldürür. Prens Romeo’yu Verona’dan uzaklaştırır. Romeo ile Juliet’in balkondaki ayrılma sahneleri oyunun en dokunaklı bölümüdür. Romeo, “İnan ki sevgilim, sen de öyle görüyorsun / kanımızı çekiyor susayan keder,” derken, Juliet, “Ey talih, talih! Gelgeç derler sana tüm insanlar / Madem daldan dala konuyorsun, ne alıp veremediğin var,” der. [12]

Romeo gider; ancak Juliet ailesinin zoruyla nefret ettiği bir adamla evlendirilmek istenir. Bunu kabul etmez; ama mecbur bırakıldığını anladığı an uyuşturucu ilaç alır. Bu arada Romeo gelir. Juliet’in öldüğünü zanneder. Romeo, Juliet’in başucunda zehir içerek yaşamına son verir. Juliet uyanır. Romeo’nun ölümü karşısında çaresiz kalan Juliet ona kavuşmak için, onun hançerini çıkararak kalbine saplar. Ölüm bir kez daha birleştirmiştir sevgilileri.

Shakespeare’in oyunlarında en azından şu ana kadar gördüklerimizde, intihar hep iyilerin gerçekleştirdikleri bir eylem olarak karşımıza çıktı, en azından intihar eden kimseler bizi aşkla ölümlerini ikna ettiler. Shakespeare’in konusunu Roma tarihinden alan diğer bir oyunu olan Jülius Cezare’de kötünün intiharına tanık oluruz; Oyunda temel kişi Jülius Cezare’dır, ancak intihar bağlamına dikkat çeken kişi Brütüs’tür; Cezare’ı arkadan hançerlemiştir [13]  ve böylece başta Romalı tarihçi ve edebiyatçıları olmak üzere dünyanın pek çok kalemi tarafından adı hep ihanetle birlikte anılmıştır. Daha ileri gidilerek, İsa- Yahuda ilişkisine benzer bir ilişki kurulmuş, Brütüs- Cezare denilmekten kimse çekinmemiştir. Shakespeare’de bu ilişki biraz daha ayrıntılanmıştır, her zaman kahraman, birinci kişi olan Cezare, bu sefer sadece ihanete uğrayan biri olarak yaşar; oyunun omurgasını ise Brütüs oluşturur, alttan altta Brütüs’e hak veririz. Brütüs’te şan, şeref ve vatanseverdir deriz.

Shakespeare’in Hamlet ve Romeo ile Jüliet kadar önemli olan, dünyanın pek çok ülkesinde sahnelenen oyunlarından biri de Lady Macbeth’tir; o, ulaştığı anda, vazgeçen biridir.

Macbeth şimşek ve gök gürültüleri arasında, Üç Cadı’nın bir sonraki buluşmalarının Macbeth’le olmasına karar vermeleriyle başlar. Belirtmekte yarar var, bu üç cadı oyunun belki de asıl kahramanlarıdır; onlar, toplumun bozulmuş foyasını birer görünmez hayalet olarak açığa çıkartılar, kimi zaman vicdan kimi zaman akıl olurlar. Kral Macbeth’in içine sızmaları, altını oymaları bir kötülük gibi görünse de gerçeği ortaya çıkarma babına cadılar iyidirler. Macbeth’in ve Banquo’nun bir gezinti sırasında üç cadı ile karşılaşmaları ve olacakları, kehanetleri bildirmeleri güzeldir. Cadılar, Macbeth’i selâmlar ve her selam veren cadı, Kral Macbeth’in içindeki düşü söylerler. Birinci Cadı, Glamis Baronu; ikincisi, Cawdor Baronu; üçüncüsü, Bir sonraki kral diye selam söyler, Macbeth şişinir; içindekinin tercümanı olduklarından dolayı onları sessizce selamlar. Banquo, cadılar hakkında, söylenenler hakkında konuşurken, cadılar kaybolur, anlarız bundan sonra birer gölge ve aynı zamanda kahramanlarımızın birer bilinçaltları olarak oyundaki yerlerini alacaklardır.

Cadılar, oyunun aslında en büyük gücüdürler, iktidarın kimi zaman yanında, kimi zaman iktidar sahiplerinin içlerindedirler. Kötülüğün, kanla beslenen bir iktidar  olduğunu bilecek kadar bilge, taht ve tacın bu kötülük sayesinde geleceğini söyleyebilecek kadar yüreklidirler; insandan biraz fazladırlar, yok olup giderken insanlığın gücüne inanırız, onlarda inanırlar. İnsanın sınırları içinde, insan için yapamayacakları yoktur, ancak bunun ötesine geçmekten korkarlar, çünkü geçtikleri an insan olurlar ve bu insan olma halleriyle insanlıktan çıkarlar. Cadıların kehanetleri, ve Kral Macbeth’e söylediklerinden sonra bir mesaj gelir; Kral Macbeth Cawdor Baronluğu’na atanmıştır. Cadılar doğru söylemişlerdir. Sırada ise kral olmak vardır, Macbeth düşünür, neden olmasın. Neden olmasın sorusu hırsı kamçılar, arzuyu sıcak tutar. İlk kehanetten sonra Kral Macbeth, karısı Lady Macbeth’e bir mektup yazar, kehanetlerden söz eder. Bundan sonra kral olmaya doğru giden yollar açılmış gibidir. Ki bir süre sonra Kral Duncan, Macbeth’in şatosunda kalmak ister. Bu sefer devreye Lady Macbeth girer. Kehanet yavaşça işlemeye başlar, Kral Macbeth, Duncan’ı öldürmenin tehlikeli yanlarından söz etse de Lady Macbeth buna pek aldırış etmez.

Lady Macbeth başlangıçta kendine güveni simgeler, zamanla bu güven yerini hırsa bırakır ve kötülüğün elinde bir oyuncağa dönüştüğünü anladığı an bilenir. Lady Macbeth’in öldürmek istediği kişi aslında dostlarıdır, ancak kendi hesapları ve yükselme arzuları yüzünden Duncan düşman olmuştur. Cinayet aşamasında Lady Macbeth’in iç dünyası karışıktır, ilk aklına gelen kadınlıktır; farkındadır, cinayet sonrası kadınlık omuzlarına bir yük olup binecektir ve ona, bu cinayet için yardım eden kimseler ölecek olan kimse ile ilgilidir, öldürecek kimsenin ruh hali ile ilgili değillerdir. Lady Macbeth’in onlara “Memelerimden çekip alın sütümü içlerine nefret ağularını akıtın” diye seslenmesi bir sitemdir, ancak bu sitemi duyacak kulaklara kimse sahip değildir. Lady Macbeth cinayet öncesi sanki Duncan’a aşık bir kadındır, öyle görünür,  kocasına son bakışı bunu söyler; Lady Macbeth, Duncan’ı babasına benzetir ve ilk anda öldürmeme nedenini, “Benzemeyeydi babama öyle uzanmış uyurken” diye açıklar. Bu vicdan, bu muhasebe uzun sürmez ve Lady Macbeth, Duncan’ı öldürür, kocası tahta oturur. [14]

Ancak her katil gibi o da öldürmenin her gün ölmek olduğunu bilir, yaşar, hatta şunu düşünür: Öldürenin yerinde olmak daha çok güven verirdi belli. Vicdan azabı ise peşini bırakmaz, uyur gezer bir halde, cinayet gecesine döner, sesler gelir kulaklarına. Kurtuluş arar, ama yok, nereye dönse bir ses gelip kulaklarını parçalar. Yaptığının bir cinayet olduğunu fark ettiği an kan imgeleri belirir, çaresizlik içersinde koşup durur, deniz tanrısına yalvarır, bilir oysa, bütün dünyanın denizleri bir olsa, ellerindeki kanı silemez artık. Ki cinayetten sonra, yine ellerini yıkamıştır, ancak “Arabistan’ın tüm misk ve amberi bir araya gelse, yine de pis kokuyu gideremez  bu elden.” [15]

Bu oyunun metninde beni ve belki de pek çok kişiyi etkileyen figür eldir. Hiçbir oyunda, el bu kadar ayrıntılı işlenmemiştir. Cinayetten önce el, bir bıçağın uzantısıdır, bıçağa güç verecek yegâne güçtür; cinayet sonrasında el kanla birleşir, bir koku verir ve koku gitmez. Yine ele kan bulaşmıştır, bu eldeki kan beyne sıçramıştır ve beyinde bu kan eli yeniden üretmiştir, ancak ortaya çıkan, görünmeyen bu el tümden kandan olsa bile bir bıçaktır, keser, kan akmaz; keser sonsuz bir kan akar her an. Beyindeki bıçak, eldeki bıçaktan keskindir, bunu anlarız, bunu söyler Macbeth. Macbeth’in nasıl intihar ettiğini bilmeyiz, arada intihar ettiği söylenir.

Shakespeare’in oyunları arasında gezerek özet bir intihar denemesi yazmaya çalıştım, kuşkusuz atladığım pek oyun vardır ve kuşkusuz yazdıklarım yeterli değildir. Umarım, başka birileri kaldığım yerden devam eder.

 

Not: Söz konusu yazı, Kara Güneş adlı çalışmamın Dostoyevski bölümünün giriş kısmını içerir. Söz konusu yazı, Birikim (Sayı: 328-329, Ağustos-Eylül) için kısaltılmıştır.

 

[1] Müzehher Erim, Latin Edebiyatı, Remzi Kitapevi, İstanbul 1987, s. 122. Vergilius, Aeneis, çev, Türkan Tüzel, Öteki yay, Ankara 1998. Aeneis ya da Aeneas okunmaktadır. Yazıda Aeneas kullanılmıştır. Ayrıca Yakın’ın altını çizdim, edebiyat tarihi boyunca bu yakın sözü, intiharın bir ebesi olarak var olacaktır. Pavese intiharından önce kimi yazılarını yakacaktır, Kafka yazdıklarının yakılmasını vasiyet edecektir, yakın diye.

[2] Homeros ve Vergilius ile ilgili olarak ayrıntılı olarak daha önce yazdığım için kısa kesiyorum, ab. Müslüm Yücel, Edebiyatta Ölüm ve İntihar, Agora yay, İstanbul 2007.

[3] Özet bilgi için bkz, Shakespeare, Kral Lear, Özdemir  Nutku’nun yazdığı  önsöz, Remzi Kitapevi, s. 1-27.

[4] Sorunun sahibi, Jan Kott, soruyu dile getiren Ferit Edgü, bkz, Ferit Edgü, İntiharın İlişkileri, Yeni Dergi, İstanbul 1968, sayı 41, s. 104.

[5] Sigmund Freud, Sanat ve Sanatçılar Üzerine, çev, Kamuran Şipal, YKY, İstanbul 2001, s. 235.

[6] Shakespeare, Hamlet, Perde 1, sahne V, Hamlet’in Türkçesi için bkz, Shakespeare, Hamlet, çev, Bülent Bozkurt, Remzi Kitapevi, İstanbul 1999; Shakespeare, Hamlet, çev, Can Yücel, Papirüs yay, İstanbul 1996.

[7] Kimi zaman bu diziler, çığırından çıkmış bir zaman farklı anlamlara yol açabilir, zıvanadan çıkmış zaman ya da menteşesinden çıkmış zaman gibi anlamlarda çıkabilir, hatta giderek, bu dize onurunu yitirmiş bir çağ bu diye de okunabilir; bu dizenin çağrışımları ile ilgili olarak, bkz, Jacqus Derrida, Marx’ın Hayaletleri, çev, Alp Tümertekin, Ayrıntı yay, İstanbul 2001, s. 41- 42.

[8] Shakespeare, Hamlet, Perde 1, sahne II. Aynen şöyle düşünür Hamlet: Ah bu katı, kaskatı beden dağılsa, eriyi gitse bir çiğ tanesinde sabahın! Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa kendi kendini öldürmesini insanın! Tanrım! Ne bunaltıcı ne berbat, ne tatsız, ne boş geliyor bu dünya bana. 

[9] Shakespeare, Othello, çev, Özdemir Nutku, Remzi Kitapevi, İstanbul 1985.

[10] Shakespeare, Antonius ve Kleopatra, çev, Bülent Bozkurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2002.

[11] Shakespeare, Romeo ile Jüliet, çev, Özdemir Nutku, Remzi Kitapevi, İstanbul 1996, s. 8-10.

[12] Shakespeare, Romeo ile Jüliet, s. 112.

[13] Shakespeare, Julius Caesar, çev, Bülent Bozkurt, Remzi Kitabevi, İstanbul 1996.

[14] Shakespeare, Macbeth, çev, Bülent Bozkurt, Remzi Kitabevi, İstanbul 200, Perde 1, Sahne 5-7.

[15] Shakespeare, Macbeth., Perde V, Sahne 1. Ayrıca bkz, Freud, a.g.e, s. 190- 191.

 

Müslüm Yücel – Özyaşam Öyküsü

1969 yılında Urfa’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Urfa’da tamamladı. 1988 yılından itibaren çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Kalbimizin Kuyusunda Kardeştir Yaralarımız (1994), İpek Yolu (1996), Ahuzin (2001), Ölü Evi (2004) adlı şiir; Kuyu (2005) adlı öykü; Tekzip-Kürt Basın Tarihi (1998), İbrahim ve Harran Gizemi-Sin Mabedi ve Sabiilik (2000),  (2000) Kına ve Ayna – Kürtlerde Ölüm ve İntihar (2003), Edebiyatta Ölüm ve İntihar (2003), Berdel (2007), Türk Sinemasında Kürtler (2008) ve Osmanlı-Türk Romanında Kürt İmgesi (2011), Amara’dan İmralı’ya Abdullah Öcalan (2014), Su Masalı (2014) ve Karanlık Kardeş – Doğu ve Batı Edebiyatında Şeytan (2016) adlı araştırma-inceleme kitapları bulunuyor.