Yusuf Serdar Esen

9 Ekim 2018

 

Adana’dayken kendini kitaplara gömen, adrenalinden uzak ve içe dönük liseliyi sosyalleştirecek ve buna katkı sunacak kitaplara yöneldim. İlk 1930’larda basılan, çeşitli dillere çevrilerek 50’den fazla ülkede 35 milyon civarı satış yaρan ve günümüzde de kişisel gelişim raflarında çok satanlarda yerini koruyan Dost Kazanmak ve İnsanları Etkileme Sanatı kitabının yazarı Dale Carnegie’yle liseli yıllarımda tanıştım. Üzerimde olağanüstü ama süreli etkiler bırakmıştı. Tüm egzersizlerime rağmen “K” harfini gırtlaktan konuşma gafletine her defasında düştüysem, bu kitap da alışkanlıklarıma karşı direnemeyip üzerimdeki büyüleyici tesirini yitirmişti. Kitabın beni koymak istediği davranış kalıbı, özgünlüğümle sürekli savaşım halindeydi. “Dost kazanmak için bile olsa, başkası oluyorsun dostum!” sözü sürekli kalbimden beynime giden uyarıcı sinyaller gibiydi. Akabinde arkadaşlık duygusunu insanlara pazarlamayı yürek hilesi görüyordum. Dost kazanmak için strateji gerçekleştirmek umut tacirliği gibiydi. Oysa ki dostluk, pazarlanamayacak kadar güvene dayalı, kutsal değerdir.

Artık inanmaya başlamıştım: Karakterleri ancak oyuncular ustaca oynar. Kaya, inat ederek heykeltıraşın çekicine ve muşuna nasıl direnç gösteriyorsa deneyimsiz değişimlere karşı da karakterler en az bunun kadar direnç gösterir.

Sokaklardan, okullardan, ailemizden edindiğimiz tecrübeler ve öğrendiğimiz bilgiler; unutamadığımız yenilgiler, başarılar, bilinçaltımızın diplerine demir atmış kötü anılarımız ve genlerimizin yansımaları, duygu ve düşünce havuzunda harmanlandıktan sonra kişiliğimizi oluşturur. Vücudun soyut parçasıdır kişiliğimiz, özgündür ve özellikler zincirinin tamamı olan karakterin öğesidir.

Kişisel eğilimlerimize sadece akıl yön vermiyor. Bin bir surat yakıştırması yapılan ve her icraatında kılık değiştiren bazı suçlular da uzun uğraşlar sonucunda vazgeçemediği tüketim alışkanlığından dolayı yakayı ele vermişlerdir. Alışkanlıklarımız söz konusu olduğunda zihin konfor haline geçer, böylelikle artık ‘düşünme’ faaliyeti etkin değildir. Alışkanlıklarımız akılla değil ancak kendimizi yeni deneyimlerle mayalamakla değişir. Akıl, kendisine sunulan verileri sistemleştirme yolunu kullanarak, elde ettiği sonuçlarla yeni bilgilere ulaşır. Kişisel eğilimlerimizi sadece akılla değil, duyguyla da açıklayabiliriz. Bir rengi neden çok sevmediğimizi akıl tek başına açıklayamaz! Unutkan olmamız da aynı şekilde aklın işlevselliğine aykırıdır.

Bir başımıza, her yanımızla yeterliyiz. Herkeste olanın tamamını kendimizde görmeyi isteyerek, içimizdeki mükemmeliyetçilik ukdesini büyüterek kendimize haksızlık ediyoruz. Aklın gücü alışkanlıklarımızı, aşırı ve sınırsız isteklerimize karşı kontrol edemediğimiz hırsımızı karşılayamaz. Bu gerçekliği kabul edemeyip bizi kusursuz insana dönüştüreceğini umduğumuz hayallerin peşinden sürükleniriz. Hayatımıza dokunan güzel insanlar, bilginin ve başarının rehberi olsalar da üzerimizde tesirli onca unsurdan sadece biridir. Ama ‘Mükemmel Ben’ modeline evrilme konusundaki tutkularımız, eksik yanlarımıza karşı hazımsızlığımız ve tahammülsüzlüğümüz, bizi sihirli değnek arayışına sürükler.

İnsanda negatif ve pozitif enerjinin hep bulaşıcı olduğuna inanırım. Ruhunuzun ve yaşam sevincinizin çok iyi olduğu günde hep olumsuzlukları konuşan, bunalım halinde, karamsar ve sıkkın olan bir arkadaşınızın yanında zaman geçirirken ruh halinizde tuhaf daralmalar hissetmeniz normal değil midir? Ya da tam tersi, kendinizi çok kötü hissettiğiniz günde, neşeli ve içi kıpır kıpır olan arkadaşınızın yanında içinizin hoş olduğunu ve can sıkıntınızın geçtiğini hissettiniz mi hiç? Bu yüzden coşkunun da bunalımın da bulaşıcı olduğuna inanırım.

Öğretmenlik mesleğimin sekizinci yılı olan 2007 yılının Temmuz’unda Diyarbakır’da görev yapıyordum. Neredeyse her akşam gençliğin akın edip doldurduğu, yoğunluklu uğrak yeri olan; çay, kahve içip sohbet ettiği mekanlara sahip Ofis Sanat Sokağı’nda hazırlık yayınları pazarlayan Çetin, Psikolog Sedat ve tütün fabrikasında işçi olarak çalışan İbrahim’le saatlerce espri küpüne dönen keyifli zamanlar geçiriyorduk. Genel olarak Sedat ve İbrahim enerji doluydu. Çetin de parasızlığından, bekarlığından, Diyarbakır’ın karasallığından, siyah bazalt taşlarından hatta havasından, suyundan şikayetçi, sıkılgan arkadaşımızdı! Bizim coşkumuz Çetin’in negatif enerjisini bastıracak kadar çoktu. Onun bu karamsar halini makaraya sarmaya alışmıştık. Cumartesi akşamları daha uzun oturabiliyorduk. O gün de cumartesi akşamıydı. Çay bahçesindeki yumuşak ve yayvan puflara uzanıp sohbet ederken buluşmaya geç kalan Çetin’i, burada olduğumuzu hatırlatmak amacıyla telefonla arama görevi bana düştü. Sohbetin ilerleyen safhasında aramıza katılan ve her zamankinden farklı olarak bu defa sıcak, heyecanlı, enerji dolu hali vardı Çetin’in. Her konuya olumlu kısa yorumlar yapıyordu. “Para mı? Hiç sorun değil, olumlu düşünelim, para gelir, ömür boyu bolluk ve bereketle yaşayabiliriz! Aşk mı? Düşünmeyeceksin, o gelip seni bulur! Zor olanı daha da dert ederek daha da zorlaştırıyoruz. İstediğiniz her şeyi elde etmek, ya da istediğiniz her şey olmayı da başarabiliriz. En güzel şeyler gelip sizi bulur, dert etmeyin. Para, sevgili, konfor ve ihtişamlı hayat!.. Bunları düşünmeyeceksiniz, içinizdeki çekim gücü onu size doğru çeker, rahat olun! ” Biz, rahat mı olalım yoksa uyanık mı olalım düşüncesi arasında kararsız kalmışken her konu üzerine papağan gibi bunları tekrar eden Çetin’e dayanamayıp abartılı düzeyde seyreden bu olumlu değişiminin sebebini sorduk. The Secret kitabını okuduğunu ve kendini muazzam etkilediğini, mutlaka okumamızı istediğini söyledi.

Kitap hakkında kısa hatırlatmalar yapmak iyi olur sanırım. Kasım 2006 yılında piyasaya çıktığından beri, 190 hafta boyunca New York Times’ın en çok satanlar listesinde kaldı The Secret. Kitap; mucitlerden, bilim adamlarından ve büyük düşünürlerden örnekler vererek, onların da sırlarının olduğunu anlatıyor. Aynı doğrultuda “Sır”rı biliyorlardı, siz de okuyucu olarak Sır’rı öğrendiğinizde, istediğiniz her şeyi elde etmeyi, yapmayı ya da istediğiniz her şey olmayı da öğrenmiş olacak; asıl kimliğinizi bulacak ve hayatta sizi bekleyen gerçek ihtişamın ne olduğunu göreceksiniz” mesajını vermeye çalışıyor. Sanayi toplumunda kendini bulamayıp araya sıkışmış ruhların nasıl doyacağını iyi bilen The Secret kitabının yazarı olan, 2007 yılında Time dergisinin “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesine giren Rhonda Byrne, Sensing Murder adlı TV programının yapımcısıdır. Evlen Benimle (ülkemizdeki muadillerini tahmin edebiliyorsunuzdur.) adlı TV programının da yapımcısıdır. Okuyucu kitabın etki alanında kaldığı sürece çevresini de etkilemeye çalışıyor. The Secret, uçmaya hazır her insanın ayağını kısa süre de olsa yerden kesebilecek derecede etkileyici yazılmış bir kitap.

O hafta boyunca Çetin’deki bu değişim, eğlenceli sohbetlerimizin konu başlığı olmuştu. İbrahim ve Sedat’la birlikte Çetin’i sinirden çatlatana kadar makaraya sarıyorduk. “Sharon Stone mu? Arama! O seni arar!” Adeta Sanat Sokağı sohbetleri hayatımıza eklenti parça olmuştu, ara versek hayatımızda bazı şeylerin eksildiğini hissediyorduk.

Sonraki hafta cuma günü yine buluştuk. Bu defa Çetin hepimizden önce gelmişti. Başı, alın hizasından itibaren pansuman sargısıyla kaplanmış, yüzü çökmüş, adeta hayata küsmüş çocuk gibi elindeki telefonla oynayarak bizi bekliyordu. Çetin’e geçmiş olsun diledikten sonra cevabını merak ettiğimiz soruyu endişeyle ve telaşla sorduk. Çetin, köyde yıllardır bekleyen arazi meselesini çözmek için doğduğu köye gitmek istediğini, ailesi olmadan sorunu çözemeyeceğini, bu yüzden babasına ve abisine bunun basit mesele olduğunu, bu kadar uzatmaya gerek olmadığını, yıllardır boş yere beklediklerini, “Gidelim, on dakikada çözeriz.” teklifinde ısrarcı olduğunu ve onları ikna ettikten sonra köye doğru abisinin arabasıyla yol aldıklarını söyledi. Tam köyün girişinde, birinin elinde odun parçası gördüğünü, hatta sesli şekilde “Oduna bak, kimin kafasına değse perişan olur!” dediğini, arabadan sağ ayağını toprağa değdirir değdirmez kendini kaybettiğini, hiçbir şey hatırlamadığını ve sonradan köyün girişinde bekleyen adamın odunla kafasına vurduğunu öğrendiğini söyledi.

“Meğer sorunu çözmek için değil, arazileri paylaşmaya geldiğimiz dedikodusu, biz köye gelmeden yayılmış” Çetin’in, kendisini mahcup hissettiren, kırılgan ve naif ses tonu The Secret’in çekim gücünden çıktığını bize göstermişti. Her zamanki muziplikle atmosferi dağıtma adına espri yaparak; “Köyün girişinde bekleyen adamın elindeki odunu düşünmeyecektin Çetin, düşünürsen o odun gelir ve seni bulur! Yahu şaka be kardeşim! O odunun kafana değmesi kadar gerçektir hayat! ” diyerek ve bunun uzantısı olan mizahî sohbetimizle o akşamı da sonlandırdık.

Karakterimizi düzenleme iddiasıyla yazılan kişisel gelişim kitaplarından medet ummak rüya hali gibi, süreli ve karşılığı olmayan etkinin ötesine geçmez. Başkasını okuyarak veya izleyerek kendimiz olamayız. Bu kitap türlerine göre nerede bulunduğumuz, hangi zamanda olduğumuz, geçmişte yaşadığımız hüzünler, mutluluklarımız, travmalarımız ve tüm deneyimlerimiz dikkate alınmaz.

Maddi ve manevi imkanlarını yerinde ve zamanında kullanarak başarıya ulaşmış insanların hikayesi yazılabilir ama başarının formülleri kitabı yoktur. İnsan dijital varlık olmadığından, bilgi veya veri içeren kitaplar insanın ruhunu zenginleştirebilir ama karakteri inşa edemez. Her yaşadığımız başarısızlıkta içimizdeki mükemmeliyetçilik ukdesi yine canlanır, kendimizi suçlar veya sadece bir sebebe takılırız. Oysa bazı konularda başarısız olmamız her başlıkta aynı hezimeti yaşayacağımız sonucunu doğurmaz. Kendini yerme, kahretme ve yıpratma konusunda trajik yanlarımız vardır. Başarının ya da başarısızlığın bileşenlerinin olduğu ve sonuçlarının birden çok sebebe bağlı olabileceğini düşünmüyoruz.

 

Yusuf Serdar Esen – Özyaşam Öyküsü

1976 yılında Diyarbakır’da doğdu. İlk öğrenimini Diyarbakır, orta öğrenimini Adana’da tamamladı. 1998’ de Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Coğrafya Bölümü’nde öğrenciyken, ilk şiirleri ve denemeleri üyesi olduğu DİSED (Diyarbakır Edebiyatçılar ve Sanatçılar Derneği) bünyesinde çıkan Amida dergisinde yayınlandı.

2011 Yılına kadar öğretmenlik yaptı. Daha sonra yarıda bıraktığı hukuk öğrenimini CİU Hukuk Fakültesini bitirerek 2015 yılında tamamladı.