Muhammet Erdevir’in Son Gül İçin Prelüt adlı ikinci öykü kitabı kendisine yaraşır bir ay olan eylülde raflardaki yerini aldı. Lirik ve müzikal anlatıma sahip öyküler sayesinde prelüdün müziğin başlangıcını simgeleyen ezgisel bir parça olduğunu da öğreniyoruz. Son Gül İçin Prelüt ise sonun başlangıcına yapılmış güçlü bir gönderme olarak akılda yer ediyor. Bu adlandırma ile kitapta yer alan öykülerin çoğuna ulaşmamız mümkün. Çünkü öyküleri okuyunca metinlerden geriye sona ermiş aşkların hüznü, acısı, yalnızlığı kaldığını hissediyoruz. Aynı zamanda öyküler arasında dolaşırken yeni bir başlangıcın umudu, aşkın esrik çekiciliği, hayatın zor gerçekleri ve bireyin birey olmak uğruna verdiği varoluşsal mücadeleyi de buluyoruz. Son Gül İçin Prelüt, elinize aldığınız ilk andan itibaren alışılagelmiş öykülerin arasından ayrışarak insanoğlunun hissedebileceği tüm duyguların içine ve hatta bir “Ada Karışıklığı”nın tam ortasına bırakacak bir öykü kitabı olduğunu fark ettiriyor.

Muhammet Erdevir’in ilk kitabı Lav Denizindeki Ada, durum öyküsü temeline oluşturulmuş metinlerden oluşmaktaydı. Klasik anlatımdan uzaklaşılarak okurunu heyecanlar ve gizemler arasına sürükleyen, büyüleyici atmosferi ile kendisine bağlayan, mistik öykülerin ağırlıklı olduğu bir öykü dili benimsenmişti yazarın ilk öykü kitabında. Oysa ikinci kitabı Son Gül İçin Prelüt’ü okuyanlar, bu iki kitap arasındaki şu farkı mutlaka görecektir. İlk kitap genel okuyucu kitlesini kendine çeken, akıcı ve aynı zamanda etkili bir dille inşa edilmişken; ikinci kitap tamamen yeni bir anlatıma yaslanarak okuyucusuna şiir mi yoksa öykü mü okuduğundan emin olamayacağı, alışılmışın dışında bir dil işçiliği ile kurulmuş cümleleriyle hem kalbe hem düşünceye hitap eden bir kitap görünümü veriyor. Son Gül İçin Prelüt’teki öykülerin anlatım yönünden, ilk kitap da dâhil olmak üzere yazarın dergilerde rastladığımız diğer öykülerinden oldukça farklı olduğunu rahatlıkla görüyoruz.

Son Gül İçin Prelüt’teki öykülerin hemen hepsi bir çıkmaz sokak çaycısının samimiyeti yanında, kadim bir çınar ağacının altında içilen sade kahvenin acılığını da içeriyor. İçten bir huzur hissederken aynı zamanda öykülerin her satırında yüreğinizin sıkıştığını da hissedebiliyorsunuz. Metinlerin derinlerine indikçe okuru yazarla karşılıklı sohbetten çok içsel bir hesaplaşmanın beklediği anlaşılıyor. Okuru bekleyen öyle çetin bir savaş ki bu, her öyküde ayrı bir yanını sorgulayan okur; bir yandan da hiç yaşamadığı aşkları, ayrılıkları, kavuşmaları, hayat karmaşasını, acıları, sevinçleri ve hüzünleri içinde duyuyor. Bununla birlikte bu kitap; öykülerin soyut konuları içermesi, konuların yer yer örtüşmesi, bazen benzer duyguların birkaç kez işlenmesi gibi noktalardan eleştiri oklarını çekecek gibi görünüyor. Yine de kitabın sadece aşk öykülerinden oluşmadığını, iş arayan bir gencin dramından iki sınıf arkadaşının dostluğa uzanan ilişkisine dek geniş bir izlek üzerine kurulduğunu söylemekte yarar var.

Öykülerde aşkın yanı sıra bireyin varoluşu açısından sorgulanan felsefi yönleri görmek öyküde yeni bir tat arayan okur için daha heyecan verici olsa gerek. Kitaptaki birçok öykünün merkezinde bireyin kendine bir anlam ve konum aramasının yansımaları göze çarpıyor. Son Gül İçin Prelüt’ü okurken bir okur olarak sürekli bir arayış içine çekiliyor ve kendimizle, kendi içimizde yalnız kalıyoruz. İşte tam bu andan itibaren “Hafifleyen Önce, Sonra Çoğalan” öyküsünde Bir yere ait olamamanın acısını yaşanırken bir yandan “Papağan ve Fesleğen”in hatırlattığı günümüz dünyasının başat sıkıntılarına; kibrin, hırsın, abartının insan hayatına vurduğu darbelere muhatap oluyoruz. Açıkçası bu, yer yer rahatsız edici bir tecrübeye dönüşüyor çünkü öyküler ruhunun zayıf noktalarından yakalıyor okuru. “Ateşten ve Dumandan” bize hastalık ve ölüm karşısındaki çaresizliği hissettirdiğinde ansızın çalan her telefonda içimiz acıyor. “Birtakım İncelikler”i okuduğumuzda pişmanlığın ıstırabını yaşarken, sıra “Kelepçe” öyküsüne geldiğinde iyi ve kötüyü hesaba çekiyoruz.

Son Gül İçin Prelüt’te dikkatleri çeken diğer can alıcı nokta ise, Erdevir’in kaleminden dökülen mısraların, gönlümüzde yer etmiş birbirinden değerli şiirlerden seçilmiş dizelerin öykülerin bütününe yayılmış olması. Zaten kitabın ilk sayfalarında bizleri Osman Nevres’in “Şarkı” şiirinden ruha dokunan bir dörtlük karşılıyor. Ali Günvar’dan bir dize “Son Gül İçin Prelüt” öyküsünün kapısını açıyor. Yazar, bazı öykülerde beyit ve şiirlerle öykülerini öyle ustalıkla harmanlamış ki şiirin yoğunluğunu öyküsüne katmış, okurlarına edebi bir ziyafeti öykü kitabının sayfalarında tadabilme olanağı sunmuş. Erdevir’in öykülerinde yer verdiği, öykülerin satır aralarından bize ulaşan mısraların okunması ve bu mısralar etrafında kurulan her cümlenin sanki özel bir şiiri oluşturduğundan özellikle bahsetmek gerek.

“Kendine saygısı olmayan yollardan ve uçurumlardan geçtim” diyor yazar bir öyküsünde. Kitaptan alıntılanan bu cümlenin bir şiir dizesi değil de öyküde yer alan bir cümle olduğuna inanmak güçlüğü, öykülerin anlatımındaki şiirselliğe güzel bir örnek aslında.

“Dönüp dolaşıp o yokuşa geliyorum.

Eşiğinden ayrılmamak için yakarıyorum.

Ağaçlar yapraklarını dökmek üzere.

Bir yaz günü, her yer sarı.

Güneş batıyor.

Eylül serinliği.

Ağlıyorsun.”

Kitaptaki “Gölge Valsi” öyküsünde yer alan bu dizelerde yazarın kelimelerle sadece bir öykü değil; bir şiir, bir tablo, bir senfoni kurmaya çalıştığını görebiliyoruz. Karşımızdaki kitabın öykü türünde olmasına karşın şiir yönünün bu kadar öne çıkmış olması eleştirilebilir. Ancak anlatımın yaslandığı bu fonetik duruşun öykülere yeni bir soluk getirdiğini, öykülerin okurun içinde bir ses olarak ete kemiğe büründüğünü de söylemek ve yazarın hakkını teslim etmek gerekir. Okurun her sayfada farklı duygular yaşayıp her bir cümlede anlam derinliğini keşfetmesi, bu kitabın öykü türünde ayrı bir yer edineceğini gösteriyor. Muhammet Erdevir Son Gül İçin Prelüt’le, tam da bir öyküsüne aldığı şu mısradaki duyguya çağırıyor okurunu:

“Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek”

 

Muhammet Erdevir, Son Gül İçin Prelüt, Kadran Yayınevi, 2019.