Header Reklam
Ana Sayfa Söyleşiler “Şiir Yazmak, Hayatın Yorgunluğunu Üzerimden Atmak İçin Kendime Verdiğim Bir Moladır.”

“Şiir Yazmak, Hayatın Yorgunluğunu Üzerimden Atmak İçin Kendime Verdiğim Bir Moladır.”

Şair Avdê Şeddadi ile Reyhan Çelik Söyleşisi

 

Şiir nedir Şeddadi’ye göre?

Güzel soru. Bu konuda dünya genelinde de bir tartışma var zaten: Şiir nedir? Hiçbir tanım bir olguyu tam ifade edemez ama söz konusu edilen şiir olunca, “Şiir tanımlanamaz,” demek gerekir belki de. Aşk ne kadar tanımlanabilirse, şiir de o kadar tanımlanabilir. Aşk tanımlanabilir mi ama? Bir açıdan, her tanım, aşka yapılmış bir hakaret ya da haksızlık gibidir. Şiir de, bir tanım gömleği en çok giydirilemeyecek bir olgudur kanımca. Yine de eğer bir tanım yapılacaksa; şiir, insanın ruhundaki yağmurları fırtınaya çeviren rüzgardır, denebilir belki. Bu fırtına, bir aşk/duygu olabilir, bir ülkü, bir inanç ya da kuvvetli bir davranış/aktivite olabilir. Eğer bir şiir, okunduğunda böyle bir etki yaratmıyorsa, ona ne kadar şiir denebilir ki? Büyük şiir için bu tanımı yapmamız gerekir kanımca.

 

Şiirlerinizin her biri birer ‘akıl oyunu’ adeta. Felsefi yanı baskın ve insanı düşünce girdabına alan dizeler. Sembolist ve sürrealist şiirler şöleni diyebilirim. Kimi şairlere göre gerçek şiir, böyle bilinçaltı ya da bilinç ötesiyle yazılan şiirlerdir. Siz neler söylemek istersiniz bununla ilgili?

Yaratılmamış ve Yaratılmış Işıklar ismiyle yayınladığım şiir kitabım, sembolist, sürrealist ve gerçekçi ya da toplumsal gerçekçi diyebileceğimiz farklı türde şiirlerden oluşuyor. Bence şiir elbette ki biraz ‘akıl oyunları’ diyebileceğimiz özellikte olmalı. Daha da ötesi şiir için, ‘akıl ötesi oyunları’ demek daha doğru olabilir belki de. Düzyazı aklın kerameti ise, şiir, biraz akıl ötesinin dansı olabilmeli bence. İnsandaki bilinç altı veya bilinç ötesinin, esasında trans halinin zengin yağışı olabilmelidir. Bunu, geçmiş dönemlerin büyük şairleri, Arthur Rimbaudlar, Aragonlar, Andrê Bretonlar farklı yollardan da olsa yapmaya çalıştılar. Ve dünyaya hediye edilen o çok zengin şiiri yaratabildiler.

Nasıl ki gerçek/büyük aşk, bir delilik olayıysa, gerçek/büyük şiir için de bir delilik veya çılgınlıktır demek gerekir belki de. Genelde entelektüel camianın kabul ettiği üzere, şiir eğer insanlık açısından kurtarıcı olacaksa, bunu mevcut akıl düzeyini aşarak gerçekleştireceği bir yol göstericilikle yapacaktır herhalde. Ondandır ki, güzel sözlerin nazım biçimine getirilmesinden öte, ilk etapta herkes tarafından hemen anlaşılmasa ya da -haklı olarak- mahdut anlamı kabul etmese de, yaratıcı şiir, okurda mana patlamasına ve avangart ufuk doğuşuna yol açan şiirdir.

Özgürlük ve kurtuluş problematiği şiirin şarkılarından olmalı bana göre. Bir şiirimde şöyle değindim buna örneğin:

tabunun ölümünde gülün

döktüğü gözyaşı:

özgürlük: ağıtın gülüşü

ve umudun ölümünde gülün

döktüğü gözyaşı:

kurtuluş: gülüşün gülüşü”

 

Nedir bu tabular? Başta kendimiz mi bir tabuyuz acaba? Özgürlük nedir? Kölelik ile özgürlük arasındaki o bıçak sırtında mı yürüyecek şiir, şair? Özgürlüğün ötesi ne? Kurtuluş nedir peki? Ya kurtuluşun ötesi? Yani sorular… sorular….

Bu hakikatler nedeniyle ben, eldeki kitapta şiirlerimi aynı zamanda felsefik düzeyde tutmaya da çalıştım ya da işte düşünce/düş kabı olabilmesini arzuladım, daha doğrusu -okuyanda- hayalin ebeliğini yapabilsin istedim.

 

Neden Yaratılmamış ve Yaratılmış Işıklar? Kitabınızın arka kapağında yer alan dizelere göre: 

“bu şiirler

hem gece

hem de gündüz rüyalarımda doğdular

ve yere/ayak bastıkları anda

cellatlarım oldular…”

Şiirlerinizi nasıl yazdınız? Dizeleriniz nasıl dünyaya ayak bastı?

Kitabımdaki şiirler, uzun bir zamana, yıllara yayılan şiirlerin birikimi oluyor. Aslında Yaratılmamış ve Yaratılmış Işıklar ifadesi, Zerdüştilerin kutsal kitabı Avesta’ya ait. Şiirleri toparladığım sırada, o kitabı okurken rastladım bu deyime ve “İşte tam aradığım!” diyerek, pek de düşünme gereği duymadan şiir dosyama o ismi koydum. Şöyle geçer Avesta’da:

“[zerdüşt sordu:]

ey maddi dünyanın yaratıcısı

sen kutsal biri!

yima’nın yaptığı vara’da aydınlık saçan ışıklar nelerdir?

 

[ve] cevap verdi ahura mazda:

[orada] yaratılmamış ve yaratılmış ışıklar vardır

yukarıdan parlar yaratılmamış ışıklar

ve parlar aşağıdan yaratılmış ışıklar…”

            (avesta-vendidad/fargard 2)

Buna göre demek oluyor ki, kitabımda iki türlü şiir var: Yukarıdan parlayan yaratılmamış ışıklar, yani tanrının ruha bıraktığı doğmalar ve aşağıdan parlayan yaratılmış ışıklar, yani şairin düşünme eylemi sonucu kafasından ağan damlalar. Birinciler, vahiy gibidir, çok fazla oynayamazsın üstünde; gece ve gündüz rüyalarında geldikleri gibi kâğıda dökersin; en fazla biraz rötuş yapılabilir onlarda. Zifiri karanlıkta parlayan elmas taşı gibidir bu dizeler. İkinciler ise, zorlu uğraşılar ve ter dökmeler sonucu adeta milim milim yazılır kağıda. Ve sonuçta karşına uçurumlarda kurulmuş bir şato çıkar. Benim şiirlerim böyle doğdular işte. Şunu belirteyim ki, aslında ilham’ı da yaratılmamış ışıklarla karıştırmamak lazım. Şöyle bir analiz yapsak çok yanlış olmaz kanımca: Damlalar, iyice yoğunlaşma sonucu düşüncenin vücut bulmuş halidir, ilham ise, o şey/bir şey üzerinde yoğunlaşma değil de, onu yaşama akabinde omuzuna konan beyaz güvercin gibidir. Yaratılmamış ışıklara gelince, o, bilinmeyen’in emirleridir dersin; tartışmadan ve kalbinde şüphe taşımadan sadece gönlüne ışıdığı şekliyle cesurca hayata geçirilmeyi ister senden.

 

Şiirlerinizden anlaşıldığı kadarıyla, birçok şairde olduğu gibi, siz de “zaman” ve “ölüm-yaşam” ile ilgili veya sorunlusunuz.

Evet, belki de benim için en önemli sorunlardan biri zaman. Saçma geliyor insana “zaman”, çok saçma. İnsanın, yılları alan, o çok zorlu ve emek isteyen çabaları ilerledikçe, zamanın acımasız darbeleri altında fizik olarak ve manen gittikçe hırpalanması, sonunda, belki de tam da zirveye çıktım, dediği bir noktada, “kütt!” diye aşağı düşüp kaybolması korkunç! Ondan olacak ki, bir şiirimde şunu dedim:

“nedir bu zaman?!! ve her şey sıradan!!

an olmalı an!! ve her şey çağlayan!!

gölde yüzmeli hem ikimiz o an

çölde yanarken diyelim ki ben!”

En büyük katil zamandır, desek çok haksızlık etmemiş oluruz ona. Ve en büyük kışkırtıcı. Gerçekte insanın esas sorunu zaman iledir, demek, söylenmesi gereken bir sözdür belki de. Örneğin, Türkiye’de Ahmet Hamdi Tanpınar, dünyada Amerikalı yazar William Faulkner gibi bir çok edebiyatçının, günümüzde ise postmodernist bazı şair ve yazarların, bu noktada; Henri Bergson’un, psikolojik zaman olgusuna, yani onun, zamanı mekandan sıyırarak, bellek öğesi ve bilincin sürekli bir akış içinde olduğu gerçeğine dayanma temelinde geliştirdiği ve adına “süre” dediği, zamanın “geçmiş, gelecek, şimdi” diye bölünemeyen yekpare bir akış teşkil ettiği felsefik yaklaşımına sarılmaları edebi açıdan önemli bir adım olup değerli eserleri ortaya çıkarabilir, insan ruhunu önemli ölçüde tatmin de edebilir; ama bu, özellikle bir şairin dünyasını ne kadar gerçek bir huzura kavuşturabilir ki?

Hemen her şairde ölüm teması vardır. Gerçek bir şair “ölüm”süz edemez, desek, çok abartı olarak görülmesin. Çünkü acı ve ölüm o tür şairlerin vazgeçilmezidir. Onların, belki de en önemli yazma meleği bu iki olgudur. Bilinir ki, bazıları, edebi eserler huzur ve uyumdan kaynaklanır derken, bazı görüşler de bunun tersidir. Bu ikinciler, sanat ve edebiyatın acı ve mutsuzluktan, çatışmadan kaynaklandığına inanırlar. Borges de bu ikinciler içine girer: “Bahtsızlık, yenilgi, aşağılanma, başarısızlık bizim araçlarımız bunlardır. Mutluyken bir şey üretmeyi bekleyemezsiniz. Mutluluk hedefine varmıştır zaten.”

Yaratılmamış ve Yaratılmış Işıklar kitabı da bu ikinci kulvarda zaten.

Özellikle şair, “mevcut”a bir bütünen karşı olmalı. Adeta bütün hücrelerine oradan sızan acı ve mutsuzluğunu -diyelim ki birçok halde-bir iç döküş olarak değil de, “yeni” için ufacık da olsa bir “ışık” taşıyan bir öfke patlaması olarak şiir halinde yapılandırabilmelidir. Bu hayatta ne kadar mutlu olunabilir ki? Düşünün ki, bir insan, kışın tek başına bir dağ başında; kar yağıyor ve önünde sadece ufak bir odun ateşi var. Onunla hayata tutunmaya çalışıyor. Ellerini ateşe uzatıyor, sırtı, başı donuyor, sırtını dönüyor, ayakları ve yüzü-gözü donuyor. Bu halde acı içinde hayata tutunmaya çalışıyor. Ve denebilir ki belirlenmiş bir süre sonunda, yaşam kaynağı olan ateş sönüyor ve kendisi de ölüyor.

Yaratılmamış ve Yaratılmış Işıklar dosyasında yaşam ve ölüm olgusunu ele alınıyor zaten. Zamanla bağlantılı olarak kaleme alınan küçük bir şiir şöyle örneğin:

“ölüm neyse de

bu yaşlılık çok iğrenç”

Evet, bence ölüm kabullenilebilir demiyorum, ama bir noktadan sonra ölüme mecburen boyun eğilebilir, fakat yaşlılık kabullenilebilecek bir şey mi? Çok tuhaf ve saçma geliyor birçok insana.

Nazım Hikmet de aynı konuya yaşam ve ölüm ikileminde değinir:

“Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.

En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak :
Öleceğimizi bilip
öleceğimizi mutlak.”

Ölümden korkmanın ayıp olmadığını söyleyerek, onun karşısındaki ruh halini insani kulvarda açık eder. Aynı zamanda, benim de şiirimin ruhunda ve dizelerindeki bir bakış açısı olarak, üstte ikinci bağlamda, yaşamak esasında ölmek içindir, insanın ölmek için yaşaması bir kahramanlık olayıdır, demek ister, der. Aslolan ölümdür burada; sonsuz olan ölüm “hayatı”dır; yaşam ise belki de tesadüfen dünyaya düşmüş bir anlık olay.

Nazım, ölümün sırrını ele aldığı şiirinde der ki yine:

Bu sırrı sormağa karar verdim ben
Hayatı hicranla dolu ölüden
Baktı boş gözlerle ayet okurken
Dedi ben hayatı ölümde gördüm”

Ve hayatı acılarla -kendisine gönderme yaparsak ayrılıklarla- geçmiş bir kişi için hayat pek de yaşanmış, mutlu olunmuş bir şey değildir; aksine bir nevi, rahatlık ölümde görülür, huzur, aslolan ölümde bulunur.

Ünlü Fransız şair Rimbaud’da da özellikle bu “hayatı yaşayamamak, mutlu olamamak” ruh hali belirgindir. Borgesçi bir yaklaşımla dersek: Belli ki, ondan, o genç yaşta büyük şiirler yaratır Rimbaud.

Kafka’da ölüm ve yaşam olgusu daha farklı bir hal alır: Kafka, ölüm ile yaşamı içi içe geçirir nerdeyse, tekleştirir ve hep var olanın ve var olacak olanın ölüm öldüğünü der adeta. Hayat karşısındaki güçsüzlükleri, hayattan duyduğu entelektüel korku ve kaygı, onda yaşama karşı karamsar bir ruh hali yaratır. Eserlerinde çizdiği kafkaesk dünya, ıstırapla dolu, ürkütücü, korku, şüphe, çaresizlikle örülmüş bir karanlıktır. İleride ortaya çıkacak somut bir geçiş olarak ölümden ziyade, şimdide yaşanan sürekli bir ölüşü esas mesele olarak görür. Kafka böylelikle ölüm ile yaşam arasındaki bir çizgide seyreder diyebiliriz ve aynı zamanda ölüm olayını da bir nevi bu şekilde aşmaya çalışır.

 

“Olmamış!” dediğiniz dizeler oldu mu? Bu durumda neye başvuruyorsunuz?

Doğrusu çoğu zaman oluyor o. Bekletiyorum o durumda o dize veya dizeleri. Anlam, içerik, biçem, birçok açıdan yeniden yeniden ele alıyorum. Yazıyorum, siliyorum, tekrar yazıyor, tekrar siliyorum. Bazen bir kelime için defalarca düşünüp, onun hakkında araştırma yapıyorum. Yine olmazsa, “dinlenme”ye bırakıyorum, günlerce o şiire mola veriyorum. Bazı şiirlerim, yıllara yayılan bir süreçte son biçimini aldılar mesela. Bazen aradığım o “şey”i, neyse artık o şeyi, o ruhu, o estetiği ya da o kelimeyi bulmak için veya o ilhamın kağıttan bir uçak hafifliğinde mekanıma inmesi için, saatlere, günlere uzanıyorum. İşte, bu süreçlerde veya genelde bir şiiri yazma sürecinde bir çeşit acı çekiyor insan, bir çeşit belirgin bir sancı. Bir dize üzerinde genellikle/çoğu zaman uzun süre duruyor, defalarca dönüp dönüp farklı açılardan ele alıyorum onu. Ve sonuçta şiir ortaya çıktığında, “son biçim” oldu derken, bakıyorsun son biçime ulaşması için birden çok son biçimler peş peşe gelip aşılıyor, değişiyor. Belirtmek istediğim bir husus da şu ki hem okur görüşü, hem de “uzman” değerlendirmesi almak için, genelde şiirlerimi, çevremdeki ve tanıdık arkadaş ve dostlara da okuturum. Yoksa, “Oturayım hele bir şiir yazayım.” ya da “Şu ya da bu zamanda, diyelim ki dört-beş saatte bu şiiri bitireyim.” demekle olmuyor bu. En azından benim için öyle ya da bazı şiirler için.

 

Ne sıklıkta şiir yazabiliyorsunuz? Uzun süre yazamadığınız oluyor mu?

Şiir yazmanın zamanı yok bende. Güne yayılan bir ibadet gibi hayatımda. İşte “bir şiir yazayım hele” gibi bir teknikle de olmuyor bu. Nasıl dile getireyim? Şiir yazmak, şairin beyninin kararlaştırdığı bir andan ziyade, onun ruhunun, canı istediğinde cennette yaptığı bir gezinti gibi sanki. Ruhum onunla yüceliyor, coşuyor ve rahatlayıp mutluluğa ulaşıyor. Belki en büyük sevince ulaştığım an, güzel bir şiiri bitirip de sükûnet ve huzur içinde şöyle bir koltuğa kurulduğum andır.

Bazen şiir yazmak, hayatın yorgunluğunu üzerimden atmak için kendime verdiğim bir moladır, diyebilirim. Şeddadi şiirsiz yapamıyor. Şiir ve o, bir insandaki beden ve damarlarda dolaşan kan gibi sanki. Bu, uzun zamandan beri böyle. Çoğu zaman, diğer yazı veya şu ya da bu günlük işlerin zorluğundan kaçıp dinlenmek için şiir yazmaya gittiğim oluyor. Ya da bir sıkıntılı/stresli anı aşmak için şiir üzerine oturuyorum. O nedenle, şiir yazmak, hayatımın doğal bir parçası gibi. Arşivde yayınlanmayı bekleyen şiirler var.

 

Son olarak beğendiğiniz şairler kimlerdir?

Ortadoğu’lu Mevlana’yı başta sayayım hemen. Onun şiirinin gücü ve derinliğini adeta her gün yeniden keşfediyorum. Yine Ömer Hayyam. O, en büyük isyancılardan. Fars Hafız Şirazi sayılabilir yine. Kürtler içinde Meleya Cizîrî büyük bir şair; daha o zamandan anlam derinliği olan ve kolay kolay içine girilemeyen bir şiir yaratıyor. Ehmedê Xanî’nin şiiri estetiktir. Yine Cigerxwin, kitleleri coşturan büyük bir halk şairidir. Günümüzde Ehmed Huseyni’nin şiiri dikkat çekiyor. Türkiye’deki yakın dönem şairlerden Nazım Hikmet, dünyaca kabul gören büyük bir şair. İmge kullanmadığı halde birçok şiiri sarsıcıdır. Ahmet Arif’in şiiri hemen herkesçe kabul gören sade ve savaşçı bir şiirdir. Cemal Süreya, kabul edilir ki çok usta bir şair; öyle bir edebiyatçının Kürtlüğüne sahip çıkamaması acı bir şey. Turgut Uyar’ın şiirlerini genelde okur ve beğenirim. Sezai Karakoç’un Mona Roza’sı hoşuma giden bir şiir.

Yabancı şairlerden Charles Baudelaire çok büyük bir şair; ona “şiirin tanrısı” derken, yerinde bir laf etmişler. Şiirleri, insanı bir dans pistine davet eder türdedir. Yine şiirin asi çocuğu Rimbaud, gerçeküstücü Luis Aragon, Nazım’ın etkilendiği sürrealist ve direnişçi şair Paul Eluard benim her fırsatta beğeniyle okuduğum ve etkilendiğim, dünya çapında yeni şiire öncülük yapan büyük şairlerdir. Bazılarını böyle belirtebilirim.

 

Teşekkür ederim.

Ben de size teşekkür ederim.