Eylem Ata Güleç

29 Kasım 2018

 

Ayşen Işık’ın Sel yayınlarından çıkan Kör Dövüşü adlı ilk öykü kitabında, öyküler daha ilk paragrafta içine alıyor okuru. Akıcı, canlı bir dil, gözünüzün önünde beliren kişiler, mekânlar, sahici diyaloglar, anlatının dokusunda hemen göze çarpan unsurlar. Kitapta yer alan on beş öykünün neredeyse tümünde, yüzeyde sıradan görünen, bildiğimiz, aşina olduğumuz, hiçbirimize uzak gelmeyecek meseleler odağa alınmış. Ancak öykülerin sonuna doğru sezdiğimiz veya belli belirsiz kavradığımız gerçekler, biraz duraklamamızı, düşünmemizi gerektiriyor. Yüzeyin altında görünen ayrıntıları açığa çıkarmayı okura bırakmış yazar. Bu noktada, kitabın başındaki, Henry Miller’dan alıntılanan epigrafı hatırlatmak gerek. “Hayat sadece yüzeyin altına indiğimizde başlar, çırpınmayı bırakıp batarak gözden kaybolduğumuzda.”

Kör Dövüşü’nde, kişisel zaafları veya başkalarının hataları yüzünden acı çeken, geçmişten kopamayan, hayatını dilediğince yaşayamadığı için dertlenen, mevcut durumu değiştirmeyi kafasına koymuş, çıkış arayan yahut ne yapacağını tam da bilemeyen karakterlerle karşı karşıyayız. Birbirleriyle doğru düzgün ilişki kuramamış aile fertleri, kafası karışık, öfkeli kadınlar, gençler ve yaşlılar. Her birindeki sıkışmışlık hissi, okura fazlasıyla geçiyor.

Öykü kişilerinin dinamik davranışları, finalde göstermek istemediklerine, bastırdıkları duygulara, bilinçaltına itmeye çalıştıkları düşüncelere yolluyor okuru. Birike birike sona taşınan sıkıntı ve basınç, öykülerin arka planında kabuk tutmayan bir yarayı, o yaraya ilişkin söylenmeyen sözler olduğunu gösteriyor. Nerdeyse metnin sonuna kadar yüzeydeki anlatıyla geliyoruz. Sonda bütün bunlara neden olan o derin çentik fark ettiriliyor. Yazar öyküleri ucu açık bırakarak farklı sonları olanaklı kılıyor.

Öyküde kırılma anları önemlidir. Kör Dövüşü’nde kırılma anları, karakterin zihninde bir şeylerin uyandığı, başka olanakların belirdiği, yeni kararların ışıldadığı anlar, metinlerin sonlarına saklanmış. Aporia adlı öyküde, oğluyla ve eski kocasıyla cebelleşen kadının finaldeki kararı, Sanma Ki Yaşıyorum adlı öyküde, fabrikada fazla mesai için sabahlamak zorunda kalan İnci’nin ruh hali, Hiç Olmadığımız Kadar adlı öyküde, ilişkileri, birbirlerinden yardım isteyemeyecek denli mesafeli iki kız kardeşin yıllar sonra birdenbire yakınlaşmaları… Öykülerin sonunda, okurun nihai bir sonuca ulaşması şart değil ama bir sonraki öyküye geçmeden, boğazdaki yumrudan kurtulmak için zamana ihtiyaç duyuluyor.

Kör Dövüşü’nü okurken karakterlerin kafalarının epey karışık olduğunu düşünüyor insan. Örneğin Çünkü Yanlış Yerdeydik öyküsündeki Süheyla, birdenbire geliveren misafirine yatak hazırlarken kafasından türlü fikirler geçiyor, zihninde alıyor veriyor, kuruyor bozuyor. Baraka öyküsünde, arkadaşıyla buluşmaya giden Nefise’nin aklından endişeli düşünceler geçiyor. Kendine kızıyor, arkadaşına verdiği söz için pişman. Karakterlerin zihinlerindeki bu karmaşa, hareketlerine olduğu gibi yansıyor. Öykü kişileri fazla enerjik, yerlerinde duramıyorlar. Hiçbiri sakin değil. Belki de, ruhsal gerilimlerini bu yolla kendi kendilerinden saklamaya, inkâr etmeye çabalıyorlar. Bu, yazarın derindeki psikolojik durumları, öykünün kıvrımlarına saklamak için geliştirdiği bir yöntem olarak da görülebilir. Birkaç öykü okuduktan sonra dildeki bu ritmi, telaşı benimsiyorsunuz. Kimi öykülerde karakter sakinleşmek için özellikle durduğunu, soluk aldığını, gevşemeye çalıştığını belirtiyor, belirtme zorunluluğu hissediyor. Kitabın sonlarına geldiğimizde, kişilerin iç dünyalarının karmakarışık olduğuna dair hiç şüphemiz kalmıyor.

Kör Dövüşü’nde öyküler hayatın ortasına, herhangi bir ana açılıveriyor. Örneğin Bağbozumu adlı öykünün giriş cümlesiyle bir anda yeni evine yerleşmeye çalışan karakterin sinirli ruh haline maruz kalıyoruz. Evdeki dolapları monte eden usta kadar, -ustanın her söylediğine özellikle dikkat edilmeli bu arada- okur da, kadının histerik tutumundan etkileniyor. Çünkü mutlu mesut bir yerleşme hikâyesiyle karşı karşıya olmadığını daha baştan, ilk cümlede kadının bağırmasından ve elindeki bezi duvara fırlatmasından anlıyor. “Yeter, yeter, diye bağırdı. Beynim oyuldu iki saattir, gırr, gırr. Elindeki bezi olanca gücüyle duvara fırlattı.” Öyle ki metin bizi bir sarsıntının ortasına daha ilk cümlesiyle çekmiş oluyor. Yerleşme hikâyesi yerine bir yerleşememe sarsıntısına tanık oluyoruz.

Ayşen Işık’ın, metinlerini özenli bir dille yazdığını söylemek gerek. Metinler tasvir ve sıfatlarla boğulmamış. Sözcük seçimleri bilinçli, rastgele bir araya gelmemiş. Mesela Hiç Olmadığımız Kadar öyküsünde abla, kardeşine “Bitsin istemiyorum,” der. “Bitmesini istemiyorum,” demez. Öykülerde, karakterlere göre hizalanmış bir bakış açısı ve dil gözetildiğine dair en uygun örneklerden biri Bodrum Bodrum öyküsü. Kişilerin konuşmaları son derece doğal ve basit, beylik laflar etmiyorlar, bu da hem okumayı zevkli hale getiriyor, hem karakterlerle bağ kurmamızı kolaylaştırıyor.

Son söz olarak, Kör Dövüşü öykü sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edilebilecek bir öykü kitabı. İyi okumalar…

 

Ayşen Işık, Kör Dövüşü, Sel Yayınları, 2018.

 

Eylem Ata Güleç – Özyaşam Öyküsü

1981’de Diyarbakır’da doğdu. Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Kimya Öğretmenliği mezunu. Üç çocuk annesi. İlk öykü kitabı Boşlukta Büyüyen 2016 yılında NotaBene yayınevinden çıktı. 2011’den bu yana Sözcükler, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Kitap-lık, Evrensel Kültür, Sarnıç, Notos, Taraf Kitap ve Birgün kitap ekinde öykü ve kitap yazıları yayımlandı. Şu sıralar Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yaşanan olaylardan yola çıkarak yazdığı ikinci öykü dosyası üzerine çalışıyor.