Nobel ödüllü Amerikalı yazar John Steinbeck’in çoğu öykülerinin ve kimi romanlarının mekânsal esin kaynağı, Kaliforniya eyaletinin Monterey Körfezi ile daha iç kesimlerdeki, doğum yeri de olan Salinas şehridir. Salinas vadisini, ırmakları ve Gabilan dağlarını çok canlı ve renkli biçimde resmeder Steinbeck.

Kendisi de çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinde Salinas’taki çiftliklerde çobanlık, çiftçilik, boyacılık, duvarcılık gibi işler yapan Steinbeck, eserlerindeki karakterleri hayatın ezilmiş, alın teri döken, emekçi ve yoksul kesimlerinden seçer. İnci‘nin ana karakteri Kino, biraz da Steinbeck’in özyaşamından izler taşır.

Salinaslı Kino, tüm ırkdaşları gibi hasır bir evde yaşayan sıradan bir yerlidir. Ama Kino ve bu yörenin yerlileri Amerikan Western filmlerinden aşina olduğumuz, dağlarda at sırtında ok ve mızrakla avlanıp geçimlerini sağlayan türden değil, deniz kıyısında yaşayıp balık ve inci avcılığıyla yaşamlarını sürdüren insanlardır.

Kino, gelecek hayalleri olan yeni evli bir gençtir. Ve tasarladığı gelecek, zengin olmak üzerinedir. Elde edeceği para ile yapmak istediği en önemli şey, oğlu Coyotito’nun eğitim almasını sağlamaktır.

Olay örgüsü, uğursuz bir akrebin bebek Coyotito’yu ısırmasıyla başlar. Hemen, kasabadaki doktora ulaşmak üzere yola çıkarlar. Bu yolculukta tüm köy halkı da peşlerine takılır. -Kino nerde, ahali ordadır. İster doktora giderken, ister daha sonra inciyi satmaya giderken olsun, köyün insanları da adım adım Kino ailesini takip eder. Kasabada da en başta dilenciler ve dükkânlarında sinek avlayan esnaf da bunlara katılır. Bu biraz da köy, kasaba gibi küçük yerleşim yerlerindeki insanların dar çevredeki sosyal yaşantılarının renksiz, sıkıcı ve tekdüze hayatlarına bir gönderme olsa gerektir-.

Doktorun evine vardıklarında kapıyı Kino’nun ırkdaşlarından biri açar. -Yazar burada “sürünerek yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğlerim” özdeyişini okuyucunun bilinçaltına yollayıverir-. Sonuç hüsrandır. Paraları olmadığı için içeri dahi alınmazlar. Kino çılgına döner ve büyümüş öfkesiyle doktorun kapısına okkalı bir yumruk indirir ve gerisin geriye dönerler.

Dönüş yolunda kanosundan denize atlayan Kino herkesin hayallerini süsleyen muhteşem bir inci bulur. Büyüktür, biçimlidir ve göz alıcı şekilde parlaktır. Bundan sonra Kino’nun kişiliği de olumsuza doğru değişmeye başlar. Yine de oğluna iyi bir eğitim fırsatı sunma hayalinden vazgeçmiş değildir. Bununla birlikte, paranoyak ve korumacı bir yapıya bürünür. Onun kişiliğinde meydana gelen değişimlerle, ailesinin mutlu ezgisi de yavaş yavaş şeytanın ezgisine evrilmeye başlar.

Yazarın sıklıkla kullandığı kalıp bir metafordur ‘ezgi’. Ailenin ezgisi, kötülüğün ezgisi, mutluluğun ezgisi, şeytanın ezgisi…

Steinbeck’in ‘ailenin ezgisi’ dediği şey Kino’nun sade ve mutlu ailesinin resmi iken, bir bakıma da bozulmamış, yozlaşmamış benliği imleyen evrensel bir gerçekliktir. Son tahlilde ise, kendi saf geleneklerinden, yaşantılarından uzaklaşarak öz benliklerine yabancılaşan insanların mutluluk ezgileri kötülüğün ezgisine doğru yol alır.

Öte yandan, Kino’nun, “sen ne dersen öyle olsun kocacığım” tavırlı, silik ve yumuşak huylu karısı Juana, başta yapması gerekeni sonda yapar. Doğayla bir yaşayan ve onun bilgisine hakim atalarından aktarılagelen bitkisel tedavi yöntemlerinden birini, akrep tarafından ısırılan Coyotito’nun yarasına uygular. Yosunla yapılmış bu bulamaç sayesinde bebeğin yarası iyileşmeye yüz tutmuşken, kasaba doktorunun modern tıbbi müdahalesi ile kötüye gitmeye başlar. (Öykünün kurgusu gereği, doktorun bunu kötü niyetle yapması bir tarafa…)

Kino’nun yoksulluktan kurtulma bileti olan inciye olan zaafı yer yer o kerteye gelir ki Yüzüklerin Efendisi’ndeki ucube karakter Gollum’un güç yüzüğüne olan sayrılı tutkusunu akla getirir. Kino’daki bu ‘mal bulmuş mağribi’ değişkenliği üzerinden sosyal ve ekonomik sonradan görmeliğin insan doğası üzerindeki yıkıcılığı da göz önüne serilir.

Doğayla barışık, tüm ihtiyaçlarını doğanın sunduklarıyla karşılayan Kızılderililerin dingin ve mutlu yaşamları modern dünyanın değerleriyle etkileşime geçtiği anda kirlenmeye, özünü yitirmeye başlıyor. Bir yönüyle de kentin yoz, çıkarcı toplumuna karşı; kırsalın bozulmamış, temiz toplumu yüceltiliyor.

Yazar, açgözlü bir doktor ve fırsatçı inci tüccarları karakterleri üzerinden ABD toplumunun yozlaşma serüvenini çekincesizce eleştirdiği gibi, ABD’nin henüz ABD olmadığı bir dönemde yazarın Kızılderililere karşı uygulanan acımasız devlet politikasıyla da cesur bir tarihsel hesaplaşmaya girdiği söylenebilir.

Verilen bir diğer mesaj da; insanın, gündelik yaşamda içine düştüğü kimi çaresizliklerin, sıkışmışlıkların üstesinden gelebilmesinin ille de bir mucizenin gerçekleşmesine bağlı olmadığıdır. Hayatın zorlukları ve engellerine karşı girişilen özverili bir mücadele ve çabayla kendi yazgısını belirleme gücüne sahiptir insan.

John Steinbeck’in öykü ve romanları karmaşık kurgulu ve çok katmanlı alegoriler içermez. Dili yalındır ve İnci’de geçen; “Kötülük, her yanı tutmuştu, çitin arkasına gizlenmişti, evin yanı başındaki gölgelere çökmüştü, havada dolanıyordu” cümlesinde olduğu gibi, soyut gerçeklikleri somut mekan içinde başarılı bir şiirsellikle betimler.