Sultan Sarı

4 Ekim 2018

Gezgin dostlar,

Uzun bir aradan sonra yeni bir gezi kitabı ile sizinleyim. Bu kez John Steinbeck ve “Köpeği(m) Charley ile Amerika Yollarında”yız. Steinbeck deyince aklınıza hemen Fareler ve İnsanlar ya da Gazap Üzümleri geliyor öyle değil mi? Ama aslında Steinbeck gençliğinden beri bir gezi tutkunuymuş ve bir de gezi kitabı var. Aslında buna gezi kitabı demek haksızlık olur. Bu bir roman. Kitabın iç kapağında da “roman” olduğu yazıyor.

Daha 20 yaşlarındayken Pasifik Okyanusu’na açılma hayalleri kuruyormuş Steinbeck. Henüz yazarlık serüveninin başındayken dahi ülkesini ve insanlarını görerek tanımayı hayal etmiş. Böyle bir hayali varmış ki eserlerinde bu kadar başarılı anlatmış Amerika ve insanlarını. Bu başarıda “çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca okul dışındaki zamanını Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalışarak geçirmesinin” payı da vardır elbette. Çünkü eserlerinin çoğunda mekân olarak burayı seçmiş. Erken yaşlarda yazar olmaya karar veren Steinbeck, 1919’da girdiği Stanford Üniversitesi’nde yalnızca yazarlığına katkısı olacağını düşündüğü derslere katılmış ve öğrenimini sürdürdüğü altı yıl boyunca tezgâhtarlık, ırgatlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi pek çok işte çalışmış. Steinbeck’in ilk romanlarından başlayarak işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşullarını ve mücadelelerini, döneminin ve çağımızın en temel toplumsal meselelerini tüm insani ayrıntılarıyla anlatabilmesinde ve başarıyla yansıtabilmesinde bu yaşam deneyimi etkili olmuş ve ona 1960 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazandırmış. Eserleri; Altın Kupa (1929), Yukarı Mahalle (1935), Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937), Uzun Vadi (The Long Valley-1938), Pulitzer Ödülü kazanan Gazap Üzümleri (1939), Sardalye Sokağı, Cennetin Doğusu (1952), Al Midilli, Tatlı Perşembe, Kaygılarımızın Kışı (The Winter of Our Discontent-1961), Kısa Süren Saltanat, Ay Batarken, Cennet Çayırı, Ben Bir Devrimciyim, Bir Savaş Vardı ve benim çok beğendiğim novellası İnci

Bugün size tanıtacağım kitap ise Köpeğim Charley İle Amerika Yollarında 1962 yılında yayınlanmış. Sel Yayıncılık bu baskıyı Aslı Biçen’e çevirterek 2013 yılında yayınlamış. Yukardaki bilgilerin birçoğu da bu kitaptaki biyografisinden.

Toplamda 242 sayfa olan bu kitap gözlemleri, itirafları, özeleştirileri, betimlemeleri ve içerdiği daha pek çok bilgi ile eşsiz bir eser. Steinbeck’in diğer romanları, diğer eserleri kadar değerli benim için… Sadece bir gezgin değil iyi bir roman okuru olarak da değerli…

Daha ilk sayfada sardı beni bu kitap. Steinbeck “iflah olmadığını” söylüyor. İflah olmaz bir gezi tutkunu anlayacağınız. “…yani yedisinde serseri olan yetmişinde de serseri olur. Korkarım bu derdin çaresi yok. Bunu da herkesin kulağına küpe olsun diye değil kendimi iyice anlayayım diye yazıyorum” der.

Ona göre, “Bir yolculuk, safari, keşif gezisi diğer bütün seyahatlerden farklı bir şeydir. Bir şahsiyeti, ruh hali, karakteri ve kendine haslığı vardır. Her yolculuk başlı başına bir şahıstır; hiçbir yolculuk birbirinin aynı olmaz. Bütün planlar, ihtiyatlar, zapturapt ve zorlamalar beyhudedir… Senelerce mücadele verdikten sonra anlarız ki biz seyahate gitmeyiz, seyahat bize gelir.

… Bu açıdan yolculuk evliliğe benzer. En büyük hata onu kontrol ettiğini düşünmektir. Bunu söylediğim için kendimi daha iyi hissediyorum ama ne dediğimi ancak yaşayan bilir”.

Evet, bunu ancak gezginler anlar!

Senelerce dünyanın çeşitli yerlerinde seyahatlere çıkan iflah olmaz gezginimiz Steinbeck, ülkesini ve insanı onca kitapta anlattıktan ve Nobel Edebiyat ödülünü de aldıktan sonra artık bir olgun yazar olarak tekrar Amerika’yı keşfe çıkar. Çünkü “Paris ne kadar Fransa ise ya da Londra ne kadar İngiltere, New York da o kadar Amerika’dır.” Ve o aslında “anlamıştır ki kendi ülkesini bilmiyordur” (s. 11). Bu samimi itirafın devamında şöyle der: “Amerika hakkında yazan bir Amerikalı yazar olarak ben hafızamda kalan şeylerden yararlanarak yazıyordum ve hafızanın en kuvvetlisi bile kusurlu, çarpık bir haznedir. Epeydir Amerika’nın lisanını duymamış, otlarının, ağaçlarının, lağımlarının kokusunu almamış, tepelerini, sularını, rengini, ışık değişimlerini görmemiştim. Değişiklikleri sadece kitaplardan ya da gazetelerden okumuştum. Daha da önemlisi 25 senedir ülkeyi hissetmemiştim”.

İşte bunun için zorlu koşullarda, her türlü yollarda gidebilecek özel bir karavan yaptırır ve adını Don Kişot’un atının adı olan Rocinante koyar ve Fransa’da doğmuş bir kaniş olan ve “doğuştan diplomat” köpeği Charley ile yola çıkar. 34 eyalette 15.000 km yol yaparlar birlikte… Ve yazarı tanıyan tek bir kişi bile çıkmaz. “İnsanların bazı şeyleri ancak kendi bağlamı içinde tanıyabileceklerini” düşünür ve “bana uygun bir zeminde görse tanıyabilecek kişiler bile, beni Rocinante’nin içinde görünce tanıyamadılar” diye yazar 13. sayfada.

İnsanlar onu tanıyamasa da “nasıl günün birinde çekip gitmek istediklerini, hiçbir bağları olmadan özgürce dolaşmak istediklerini, bir şeye doğru değil bir şeyden uzağa gitmek istediklerini anlatmışlar” ona sakin sakin. Eminim siz de böyle ne çok özleme şahit olmuşsunuzdur. Mesela ben Brüksel’de Afyonlu iki Türk kadınına oraya turist olarak geldiğimi bir türlü anlatamamıştım. Ama gözlerindeki o inanılmaz özlemi hala hatırlıyorum. “İşte boynumda fotoğraf makinam böyle sadece gezmek için buralara gelmiştim” onlardan farklı olarak. Steinbeck “neredeyse her Amerikalı hareket halinde olmaya aç” diyor. Sadece Amerikalılar mı? Peki ya sadece Amerikalılar mı bir yeri görmek için değil de döndüğünde anlatmak için gider? (s. 146)

Hem bir an evvel yola çıkmak ister Steinbeck hem de “yola çıkma günü yaklaştıkça sıcak yatağım ve rahat evim gittikçe daha cazip görünüyor, sevgili eşim kıymetlendikçe kıymetleniyordu. Bütün bunları bırakıp üç ay boyunca rahatsızlığın, bilinmeyenin kucağına atılmak delilik gibi görünüyordu. Gitmek istemiyordum. Beni gitmekten alıkoyacak bir şey olsun istiyordum ama olmadı” diye yazar.

“Bütün milletlere bayılan ama bütün hükümetlerden nefret eden, doğal anarşist” Steinbeck sonunda yola çıkar. Ve kitabın ilerleyen sayfalarında “otoyol görüşleri” (s. 84), “otomatik makinalar” (s. 85), “sadece kendileri gibilerle iletişim kuran ve onlarla takılsa tek bir yerli, kasabalıyla konuşmadan bütün ülkeyi gezebileceğini düşündüğü kamyoncular” (s. 86), “kalıcı bir konut arzu etmeyen seyyar evlerin sahipleri ” (s. 89-90), “hızla nüfusu artan, vıngır vıngır araba kaynayan kalabalık şehirler” (s. 97), “kaybolan yerellik, yerel lehçe, yöresel şiveler, dili zenginleştiren deyimler, belli bir yerin ve zamanın şiiriyle dolduran farklı kullanımlar” (s. 98), “ne hakikaten iyi bir yemek yediği ne de hakikaten kötü bir kahvaltı yediği, ama yiyecekleri temiz, tatsız renksiz ve birbirinin aynı olan yol boyu restoranlarından” (s. 128) , “akaryakıt vergisi bile nadiren aynı eyaletlerden” (s. 193) ve daha pek çok şeyden bahseder…

Velhasıl anlattığı “nasıl bir yol izleyeceği belli olmayan değişim”dir (s. 99)… “kendi tasarladıkları uçurumdan birbirini çiğneye çiğneye inmeye çalışan insanlar” (s. 119) görür ve sorar “o korku ve çıkarcılıktan uzak gözü pek adamlar nereye gitti? ”, “ne oldu o devlerin ülkesine?”. “Adam gibi adam lazım ama nerde onlar?” (s. 152)…

“Büyük üretim kovanlarının -Youngstown, Cleveland, Akron, Toledo, Pontiac, Flint sonra da South Bend ve Gary- içinden ya da yakınından geçerken gözlerim ve zihnim, üretimin fantastik cesameti ve enerjisi tarafından bombardımana tutuldu, kaosu andıran ama kaos olamayacak bir karmaşa vardı” (s. 99) derken “Her yerdeki çılgın büyümeden, kansersi büyümeden” şikâyetçidir Steinbeck. Ve sorar haklı olarak “Kalkınma neden yıkıma bu kadar benziyor acaba?” (s. 162). Bu konuda yalnız değildir: “Yüksek rakamlardan sevinç ve büyüklükten heyecan duyan insanlar bile endişelenmeye başladı çünkü bir doyma noktası olacağını ve ilerlemenin belki de ölüme doğru ilerleme olduğunun yavaştan farkına varıyorlar. Henüz bir çözüm de bulunmuş değil” (s. 174) .

“Kendimiz dışında bütün düşmanları yendik” (s. 175) ise unutulmayacak tam bir aforizma bence…

Peki Amerika’yı boydan boya dolaşan Steinbeck’in hoşlandığı şeyler ve yerler olmadı mı? Örneğin Kuzey Dakota’daki Fargo, yazarın gözünde “bütün o masalsı diyarların kardeşi; Heredot, Marco Polo ve Mandeville’in anlattığı uzak, büyülü yerlerin akrabasıdır” (s. 123). Montana da güzelliği ve sıcaklığıyla onu büyülemiştir. Orayı, “bütün eyaletler içinde en sevdiği biricik aşkı” ilan eder 144. sayfada…

Teksas ise “bir ruh hali, bir saplantıdır. Her şeyden öte, Teksas kelimenin tam manasıyla bir millettir. Ama birinci genelleme şudur. Teksas dışında bir Teksaslı yabancıdır… Teksas’ta, Amerika’nın diğer yerlerine oranla çok daha fazla birlik ve beraberlik vardır… Toprak geleneği Teksaslıların ruhuna işlemiştir… İçgüdüsel olarak toprağın sadece zenginlik değil enerji kaynağı olduğunu da bilirler. Teksaslıların enerjisi de sınırsız ve patlamaya hazırdır… Her türlü büyük ve taşkın enerji ve heyecan patlamasında hatalar, yanlış hesaplar, hatta akla ve zevke aykırı durumlar ortaya çıkabilir ” (s. 201-205).

Bunlar onun insanlarıdır, bu ülke onun ülkesidir. “Eleştirecek ya da kınanacak şeyler buldumsa, bunlar bende de var olan eğilimlerdir” diye samimi bir özeleştiri yapar kitabın sonuna doğru. Sonuç olarak ona göre Amerikalı kimliği “kesin ve kanıtlanabilir bir şey”dir.

Ama işte yorulmuştur artık ileri yaşta yaptığı bu uzun yolculuktan…

“Bu yolculuk aç bir adamın önüne konulmuş tabak tabak yemek gibi olmuştu. Adam ilk başta her şeyden yemeye çalışır ama sonra lezzet almaya devam edebilmek için bazı şeylerden vazgeçmesi gerektiğini anlar“ (s. 186) ve sonunda “kilometreleri yutar gibi geçer, sadece araba kullanır, görmez, işitmez”. Çünkü “doyduğu halde yemeye devam eden bir adam gibi tokluk sınırını aşmıştır, gördüklerini hazmetmekten acizdir” (s. 194) artık…

Yazar başta “insanların seyahate gitmediklerini, seyahatin onlara geldiğini” yazmıştı ya sonunda da “benim kendi yolculuğum yola çıkmadan çok önce başladı ve geri dönmeden önce bitti. Tam olarak nerede ve ne zaman bittiğini biliyorum. Virginia’nın köpek bacağında, Abingdon yakınlarında, rüzgârlı bir ikindi vakti, saat dörtte, hiç ikaz etmeden, veda etmeden, hareket çekmeden basıp gitti…” diye yazar ve bizi uyarır “gezmeye kalkarsanız benim bu anlattığım Amerika’yı bulacağınızı garanti edemem. Görecek çok şey var ama sabah gözlerimiz, ikindi gözlerimizden daha farklı bir dünya tarif ediyor, hele bitkin akşam gözlerimiz ancak bitkin bir akşam dünyasını aktarabiliyor”…

Dünya coğrafyasında ve kitaplarda gezgince kalın.

 

John Steinbeck, Köpeğim Charley İle Amerika Yollarında, Çev: Aslı Biçen, Sel Yayıncılık, 2013. 

 

 

Sultan Sarı – Özyaşam Öyküsü

1970 yılında Erdemli’de doğdu. Ortaöğrenimini Silifke Lisesi’nde, yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisansını (2004) Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat programında yaptı. Halen aynı enstitünün doktora programına kayıtlı. Ayrıca aday sosyolog.

Gezmek ve fotoğraf çekmek hobileri… Ama asıl tutkusu edebiyat. İyi bir okur olduğunu düşünmekte. Gezgin Gözüyle Mısır ve Ortadoğu (2010), Gezgin Gözüyle Afrika (2012), Gezgin Gözüyle Hindistan ve Yakın Asya (2012) ve Unutulmaz Gezi Anıları (2016) adlı çok yazarlı kitaplara yazıları ile katkıda bulundu. Ayrıca edebiyathaber.net ve mevzuedebiyat.com sitelerinde edebiyat üzerine yazıları yayınlandı.