Elif Arık Erilmez

5 Aralık 2018

 

Gece boyunca rüyadan rüyaya atlıyorum. Miranda olmuş her yanım. Miranda’ysa umutsuzluk içinde kaybolmuş; şuursuzca uyuyor.

– “Miranda kalk, uyan, yapabilirsin” diyorum.

– “Miranda, umudunu kaybetme, muhakkak bir yolu vardır, aramaya devam et” diyorum. Aniden Miranda, oluyorum. Nefessiz kalıyorum, acı çekiyorum, dayanamıyorum, ölmek istemiyorum, ölmeyeceğim, ölmeyeceğim, ölmeyeceğim…

Ohhhh! Rüyaymış! Saate bakıyorum; ortalık zifiri karanlık, saatin kaç olduğunu anlayamıyorum.

Saat kaç olursa olsun artık uyuyamayacağımı biliyorum. Pazar sabahını miskin bir halde geçirmek için sıkı sıkıya kapadığım koyu perdelerimi aralıyorum, gün ışığı gözlerimi kamaştırıyor. “İşte aydınlık bir gün daha” diyorum.

Ama gergin ve hüzünlü hissediyorum. Dün gece yarısına kadar okuduğum Koleksiyoncu kitabından olsa gerek, diyorum. Gördüğüm rüyaları hatırlıyorum, güzel Miranda’yı, canavar Caliban’ı, G.P.’yi, esareti ve acıyı. Hepsi o kadar taze ki; sanki az önce tüm olaylar önümde cereyan etmiş, bense hiçbir şey yapamamışım gibi geliyor. Aciz hissediyorum. Miranda’nın yaralarına dokunamayacak kadar aciz.

İşte o zaman ruhumda biriken bu sızıdan ancak yazarak kurtulabileceğimi anlıyorum. Okuma odasına yöneliyorum. Farklı renkte kalemlerimi, cep telefonumu, elime ilk geçen defteri, “Koleksiyoncu” kitabını ve gözlüklerimi alıyorum. Bir itirafla yazmaya koyuluyorum.

İtiraf ediyorum: John Fowles’in yazdığı Koleksiyoncu kitabını okumaya başladığımda, konusu itibariyle ucuz ve basit bir roman olduğunu düşünmüştüm. Yıllarca alışageldiğimiz bir alegori kendini bir kez daha tekrarlayacaktı. Özetle, fakir ama gururlu gencimiz, zengin, soylu ve yüksek tahsilli kıza fena halde abayı yakacak; zengin kız, bu aşka hiç karşılık vermeyecek ve hatta fakir gencimizle alay edecek, fakir ama gururlu gencimiz buna çok üzülecek; nasıl olup da büyük aşkına bir türlü karşılık bulamadığını sorgulayıp, günlerce yataktan çıkmayacak; ama en sonunda çareyi kızı kaçırmakta bulacaktır. Güzel kızı tenha bir yerde kıstıracak; kloroformlu pamuğu koklatacak (burası çok mühim) ve kızı kaçıracak. Kız, gözlerini ıssız bir dağ evinde açacak; kıza türlü eziyetler edilecek; kaçma teşebbüsüne karşılık kızın suratında bir tokat patlayacak…. En sonunda kızımız oğlumuza aşık olacak, tutsaklık sona erecek ve tabii ki genç aşıklar evlenecektir. Üç gün üç gece düğün de cabası… Sizin anlayacağınız “Mutlu Son”.

Ah! Ne yazık ki bilemediniz. John Fowles, bu kitapla tüm ezberlerimizi ters yüz ediyor. Bizi beklenmedik bir sona hazırlıyor; öyle ki gerilim türünü en çok sevenlerin dahi katlanamayacağı bir son.

Böylece önyargılarıma yenilmiş olsam da; konuyla ilgili küçük birkaç araştırma yapmayı ihmal etmiyorum. İlk kez Psikiyatr Bejerot tarafından 1973 yılında tanımlanan “Stocholm Sendromu”nun, kısaca “kurbanın celladına aşık olması” olarak tanımlandığını öğreniyorum. Her ne kadar çoğumuz bu tanımdan habersiz olsak da, gerek Türk filmlerinde gerek yabancı filmlerde ve kitaplarda defalarca işlenmiş cazip bir konu olduğu şüphesiz. Öyle ki, araştırmacı bir merakla “kızı kaçırıp; kendine aşık etme” konulu filmlere bir göz atayım diyorum. Ohoo neler yok ki listede: (Yeşilçam Filmlerinden) Orhan Gencebay ve Perihan Savaş’ın başrol oynadıkları Yarabbim, Kadir İnanır-Necla Nazır Ateş Dağlı, İbrahim Talıses-Hülya Avşar Mavi Mavi, Tarık Akın-Emel Sayın Mavi Boncuk filmlerinden tutun da, 1963 yapımı Moju-Blind Beast, (Yasuzo Masumara), 1974 Yapımı The Night Porter (Liliana Cavani), King Kong, Güzel Çirkin‘e varan onlarca film sıralanıyor önümde.

Bu filmlerin hepsi de rehin alınanların, ölüm kaygısı ve hayatta kalma içgüdüsüyle saldırgana tutkulu bir aşkla bağlanmasını konu ediniyor. Ama neyse ki bizim kitabımızın konusu bu kadar basit ve yavan değil!

Koleksiyoncu‘nun iki ana kahramanı var. Zamanın akışına, karakterdeki değişimlere ve yerine göre Clegg/ Ferdinand/ Fred/ Caliban olarak isimlendirilen; “kelebek koleksiyoncusu” bir genç ile sanat okulunda okuyan güzel “Miranda”.

Clegg, küçük bir kasabanın belediyesinde vergi memuru olarak çalışmaktadır. Babası o daha iki yaşındayken bir trafik kazasında ölmüştür. Annesi ise, babası öldükten hemen sonra küçük Clegg’i paraya düşkün, temizlik hastası, acımasız Annie Hala’ya bırakıp gitmiştir. Clegg annesinin “bir sürtük” olduğunu öğrenmiştir. Clegg’in annesini tanıma fırsatı hiç olmamıştır. (Bence asıl hikaye burada başlamaktadır.)

Miranda ise soylu, üst sınıfa mensup biridir. Sanat okulunda okumaktadır. Sanata, kültüre düşkündür, ince zevklere sahiptir. Ayrıca Miranda, kendisinden yaşça epey büyük olan G.P. isimli bir sanatçıya da aşıktır.

Clegg, Miran’da yı gördüğü an onu sevdiğine karar verir. Oysa Miranda’yı hiç tanımamaktadır. Mevcut haliyle Miranda’ya asla ulaşamayacağını, onu elde edemeyeceğini bilmektedir. Ama talih Clegg’e güler ve hiç ummadığı bir anda, “şans oyunundan” asla sahip olmaması gereken bir paraya sahip olur. Artık kontrol edemeyeceği kadar güçlenmiştir ve ıssız bir yerde ev satın alarak Miranda’yı kaçırma planları yapar.

Roman, Clegg’in ağzından ben diliyle başlamaktadır. Bu dil ve üslup kendimizi olaylara dahil hissetmemize yol açmaktadır. İlk bölümde Clegg ve yargıları, yer betimlemeleri, karakter tahlilleri yer almaktadır.

Başlangıçta olay örgüsü bildiğimiz şekilde ilerlemektedir. Clegg, planını kusursuz olarak yerine getirmekte ve Miranda’yı kaçırıp, satın aldığı eve hapsetmekte ve ona türlü eziyetler etmektedir. Buraya kadar her şey normaldir. Ama kitabın bir yerinde aniden konuşan kişinin faklılaştığını anlatılanların bir de Miranda’nın dilinden ve iç dünyasından bize yansıtıldığını görürüz. İşte o zaman yazarın ellerimize çok değerli bir şey bıraktığı hissine kapılırız. Zira hikayeyi bir de Miranda’nın kaleminden okuyunca her şeyin farklılaştığını görür; bir anda Caliban’ı anlamaya çabalarken buluruz kendimizi. Sanki yazar Miranda gibi empati kurmamızı istemektedir bizden.

Hikâyenin rengi değiştikçe, istemediğimiz bir sonun geleceğinden korkmaya başlarız. Caliban değişsin isteriz, Miranda kurtulsun isteriz. Aman Allahım çok heyecanlandım galiba! Hikayeyi okumayanlar için, tamamını anlatma gafletinde bulunmadan birkaç hususa daha değinmek istiyorum.

Bilinç akışı tekniğiyle anlatılanlar diyaloglarla beslenince, ortaya görkemli bir edebi şölen çıkıyor. Zira saplantılı bir aşk ve sahip olma arzusu buz dağının görünen kısmı sadece. Alt zeminde; sınıf çatışmaları, kimyasal silahlandırılmaya karşı verilen mücadeleler, ahlak ve sanat kavramı, şiddet, evlilik, Tanrının varlığı, din, aşk, ilişkiler, sahip olma arzusu, koleksiyonun anlamı, yaşam hakkı, özgürlük, esaret, efendi-köle ilişkisi gibi birçok sorunsalın tartışıldığını görmek mümkün.

Yazarın bu kadar basit ve yalın bir üslupla böylesine zengin bir metin yaratması beni oldukça şaşırtıyor. Buradan hareketle, yazarın Miranda ve Caliban isimlerini rastgele seçmediği hissine kapılıyorum. İsimlerin nereden geldiğini araştırmaya koyuluyorum. William Shakespeare’in The Tempest, (Fırtına) isimli tiyatro oyununda, canavara benzetilen, cahil, kaba, görgüsüz karakterin isminin “Caliban”, Caliban’ın aşık olduğu kızın da “Miranda” olduğunu öğreniyorum. Ferdinand ve Prospero isimli karakterlerin de oyunda yer aldığını, Caliban’ın Miranda’yı istediğini Prospero’nun buna izin vermediğini ve Caliban’ı mağaraya hapsettiğini de öğreniyorum. Bu durumda Prospero’nun, kitabın sonuna kadar adı tam olarak açıklanmayan, Miranda’ya aşık G.P. olduğu sonucuna varıyorum.

O halde yazarın, William Shakspeare’in The Tempest, (Fırtına) isimli tiyatro oyunundan ilham aldığını söylemek sanırım haksızlık olmayacak.

Yazarın Caliban’ı bir kelebek koleksiyoncusu olarak kurgulaması da rastgele bir tercih değil. Öyle ki Caliban, bir kelebek koleksiyoncusunun sabrı ve hassasiyeti ile “Orman Azameti” kelebeği olarak adlandırdığı Miranda’ya yavaşça yaklaşıyor ve tek hamlede kepçenin içine alarak, saklama kutusuna yani evin mahzenine hapsediyor. Caliban sabırla ve özenle Miranda’yı her gün bir parça öldürüyor. Ta ki Miranda’dan geriye sadece iğnelenmiş, kalıba alınmış, bitkin iki sarı kanat kalıncaya dek.

Maalesef Miranda kelebek koleksiyonunun bir parçası olmaktan kurtulamıyor. O zaman şu soruyu soruyorum; aşk nedir, nereye kadar haklıdır? Bence Caliban’ın yaşadığı aşk değil sahip olma arzusu, koleksiyondaki eksik parçayı tamamlama güdüsüdür. Caliban’ın aşkı Stockholm sendromundan fetişizme dönüşen hastalıklı bir tutkudur. Bence Caliban, eğitim ve sanatla ıslah edilmemiş geniş kitleleri, Miranda ise sanatla eğitilmiş, ehlileştirilmiş azınlıkları temsil ediyor. Eğer öyleyse; azınlığın yaşam mücadelesinin, kitlelerin vahşi ve empatiden yoksun ezici çoğunluğunun altında nefessiz kaldığını söylemem mümkün.

Miranda nefessiz kaldığında ben de nefessiz kalıyorum; eski olmasına rağmen canlılığını kaybetmemiş bir anımı hatırlıyorum. Evde yalnız başımayken; banyo kapısında oluşan teknik bir sorunla banyoda üç buçuk saat kilitli kaldığımı, ilk farkına vardığımda, evde kimse olmamasına rağmen dakikalarca avazım çıktığı kadar bağırdığımı, yardım istediğimi, sonra kimsenin beni duymayacağını ve bana yardım edemeyeceğini anlayınca dehşete kapılıp dakikalarca ağladığımı ve sakinleşmek için makyaj yaptığımı, manikür yaptığımı ojelerimi tazelediğimi, en sonunda uyumaya karar verdiğimi, yaklaşık bir saat kadar uyuduğumu; sonrasında aniden aklıma gelen bir fikirle manikür malzemeleriyle kapıyı açmaya çalıştığımı ve kapının mucizevi bir şekilde açıldığını, her şeyi hatırlıyorum. Tüm olanlara rağmen Miranda’nın bir umudu var, bir yolu olmalı diyorum. Ama sonra Miranda’yı umutsuzluğun öldürdüğünü kavrıyorum.

 

John Fowles, Koleksiyoncu, Çev: Münir H. Göle, Ayrıntı Yayınları, 8. Baskı: 2017.

 

Elif Arık Erilmez – Özyaşam Öyküsü

1983 yılında Diyarbakır’da doğdu. Yüksek öğrenimini 2005 yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. İstanbul ve Diyarbakır illerinde tamamını kadınların oluşturduğu kitap okuma gruplarında eleştirel okuma toplantılarına katıldı. Diyarbakır Sanat Merkezi bünyesindeki “Okuma Kulübü” üyesi. Amatör tiyatro oyuncusu. Evli ve bir çocuğu var. Halen Diyarbakır’da yaşıyor ve serbest avukatlık yapıyor.