İrem Uzunhasanoğlu

6 Eylül 2018
Nuran, Sabiha, Atiye, Leyla… Bu kadınların ortak bir özelliği var. O da hepsinin Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kaleminden dökülmüş olmaları. Onlar usta yazarın parıl parıl parlayan kadın karakterlerinden yalnızca dördü…

Onları tapınılacak birer varlık olarak betimleyen Tanpınar günlüklerinde “kadın nasıl da toprak gibi bereket dolu… kadın insan olmamalı” diyerek onları sadece kendi hayatında nereye konumlandıracağını anlatmakla kalmamış aynı zamanda romanlarında ne gibi roller atfedeceğinin de ipucunu vermiştir.

Tanpınar için kadın olağanüstü bir varlık ve haz öğesidir. Güzel, bakımlı, alımlı olmasının yanı sıra kültürlü ve entelektüeldir. Erkekler ise bu güzel kadınların aşklarını kazanarak var olmaya çalışır. Biraz daha derin inceleme yapıldığında bu “rüya gibi” tasvir edilen kadınların, erkeklerin sanatsal var oluşlarına hizmet ettikleri ve aslında ateş böceği gibi parlayıp söndükleri fark edilir.

Kadın karakterler genelde ya Atiye gibi başkasıyla evli ya Nuran gibi evliliği yeni bitmiş ya da Leyla gibi evliliğini bitirmek üzeredir. Erkeklerin ise çoğu evlilikten kaçar çünkü Tanpınar için de evlilik makûl bir olgu değildir. Ölümüne kadar Narmanlı Han’da tek başına yaşamış olan yazar bütün evli erkekleri mutsuz tasvir ederken, önemli olanın aşk ve estetizm olduğunu vurgular. Estetizm dediğimiz şey ise aşk ve sanatı kapsayan bir olgudur ki bu da yazara ölüm gerçeğine katlanma gücü veren yegane güdüdür.

Handan İnci’nin Orpheus’un Şarkısı isimli kitabında da bahsettiği üzere; Tanpınar romanlarında, erkek kadını görür, çarpılır ve sanatsal yaratımlara başlar. Yine ilginçtir ki bu dört kadın da terk edilir. Romandaki ipuçlarını takip ettiğimizde aşkı araç olarak kullandıktan sonra onu kasıtlı olarak bitirdiklerine şahit oluruz. Ortaya çıkan “acı” ise yazılmayı hak eden en önemli duygu olarak öne çıkar. Aşk biter, acı çekilmeye başlanır, acı sanata dönüşür. Sevilen kadın da erkeğin tahayyülünde var olmaya –ve hatta yaşamaya devam eder. Bir nevi Proust’un Albertine Kayıp vakasıdır bu…

Nuran bu karakterler içinde en baskını ve en olgun olanıdır. Huzur romanı boyunca çok az cümle sarf eder, güçlü ama sessizdir. Biz de Nuran’ı Mümtaz’ın kamerasından izlerken bir yandan da erkeğin çektiği ızdıraba şahit oluruz. Nuran perdelerin ardına çekildikçe o artık kadın değil Mümtaz’ın sevdiği kadındır. Çocuğuyla birlikte gündelik yaşamına devam eden Nuran, Mümtaz’ın gözünde bir ilah, bir Tanrıçadır. Onun için aşk ilahidir, cinsellik ibadet gibidir. Huzur romanında şöyle der. “Hakikatte Nuran’ın aşkı Mümtaz için bir nevi dindi. Mümtaz bu dinin tek abidi, mabedin en mukaddes yerine bekleyen ve ocağı daima uyanık tutan başrahibi, büyük mabudenin sırrın yerini bulması için insanlar içinden seçtiği fani idi.” Ve bir diğer sayfada devam eder “Daha o günden en büyük sırrı sadelikte olan kadına karşı içinde garip, her türlü duygunun üstünde bir tapınma hissi başladı. Onu bir kıt’a gibi yavaş yavaş keşfediyor ve ettikçe hayranlığı ve bu tapınma hissi değişiyordu”. Nuran asla sıradan bir roman karakteri değildir, o aynı zamanda şehirdir, İstanbul’dur. Tanpınar, 1953 yılında Paris’ten Adalet Cimcöz’e yazdığı bir mektupta “Dünyada iki hasretim vardı, biri Paris biri de güzel kadın. Burada ikisini de kaybettim” der. İşte bu mektubu yazan Mümtaz’ın ta kendisidir. İstanbul’u Nuran’da, Nuran’ı İstanbul’da bulan, şehir ve kadın özlemi çeken bir adamdır. İşte bu sebepten dolayı da kadın yüce bir mahluktur, estetiktir, güzeldir, göz zevkine hitap eder ve onu aşk mertebesine yükseltir. Der ki “Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı: Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek”. Nuran, Mevlevi ilahileri, Bektaşi nefeslerini, Doğu Türkülerini bilen hem alaturka hem de Boğaz’da yetişmiş olmasından mütevellit modern bir kadındır. Tanpınar’ın onun karşısına yerleştirdiği Emma ise değersiz ve basit bir kadındır çünkü Tanpınar ufuk açan, güçlü kadınları sever. Sabiha sahneye çıkar, Atiye musiki sever, Nuran’ın davudi sesi vardır. Leyla bu kadınların arasında biraz daha pervasız gözükse de Selim onun için şu cümleleri sarf eder “ Leyla arkamda iken ne kadar mesut ve kuvvetliydim. Kendimi bir dev bile sanabilirdim”

Geçmiş Zaman Elbiseleri isimli öyküsünde betimlediği Alman Keti sarışın, mavi gözlüdür ve harikulade vücudunu sergileyecek dar tül elbiseler giyer, hazzı ve batıyı temsil eder, güneş gibi parıldar. İşte bu kadınlarda Tanpınar yaşayamadığı hayallerini saklamaktadır. Saatleri Ayarlama Enstitüsünde ise aşk hakkında şunları yazar “Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödersiniz. Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz”.

Kadınların bir diğer özelliği de erkekleri yenilgiye uğratmalarıdır. Marazi aşk yüzünden acı çeken erkekler aslında Tanpınar’ın yalnızlığını yansıtan bir ayna görevini görürler. Yazar, annesini erken yaşta kaybedişini bu kadınlar uğruna akıtılan gözyaşlarına gizlemiş olabilir. Psikanalitik okuma yapıldığında tüm bu imkansız aşklarda, sanatsal açlığında, var oluş sıkıntılarında, yalnızlığında, şiirlerinde ve tüm diğer eserlerinde annesini aradığını görebiliriz. Geçmiş özlemi, anne özlemi olarak yorumlanırken, ona ulaşamamanın verdiği acıyla kadınlara büyüklük ve yücelik atfetmiş bir yazarla karşı karşıya kalırız. Sevilen kadının aslında var olmayan kadın olması annesinin var olmayışıyla ilintili olabileceği gibi tahayyülde estetize edilmiş bir ırka duyulan hayranlık olarak da yorumlanabilir.

Tüm bu yorumlar eşliğinde rahatça şu kanıya varılabilir ki Tanpınar, Türk Edebiyatı’nda kadını, aşkı ve ıstırabı en iyi anlatan romancıdır.

 

Bu yazı Mahur Beste Dergisi Tanpınar Özel Sayısında yayımlanmıştır.

 

İrem Uzunhasanoğlu – Özyaşam Öyküsü

1983 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi okudu, Cambridge Universitesi’nde Uluslararası Öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra da New York Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’ını tamamladı. İlk romanı Gitme, Gül Yanakların Solar’da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı. Yaratıcı yazıyı ve eleştirel düşünceyi destekleyen 365, Her Güne Bir Yazı (2016) isimli bir kitap yazdı. Spencer Holst’un öykülerini Büyücünün Kızı isimli çeviri kitabıyla dilimize kazandırdı. İstanbul’da eşi ve oğluyla yaşayan yazar, halen roman yazmakta, çeşitli edebiyat dergilerinde düzenli yazılar kaleme almakta ve İstanbul Universitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktorasına devam etmektedir.