Hande Balkız

10 Haziran 2018

 

Çünkü… Sevgi sözcüğü bir kadına her zaman bir şeyler anlatır.

 

İlk baskısı 1968’de yayımlanan Tante Rosa, tematik ve yapısal açıdan birbirine bağlı, kronolojik sıralanmış 14 öyküden oluşur. Alman asıllı Tante Rosa (Rosa Teyze)’yı anlatan kitap, hem yayımlandığı dönemde hem de ilerleyen dönemlerde birçok eleştiriye maruz kalır. Başkahraman Tante Rosa’nın Alman asıllı bir Katolik olması, geleneksel-alışılmış kadın rollerine aykırı davranışları, eril kodları sorgulayan kişiliği eleştirilerin odak noktasını oluşturur. Hatta bazı eleştirmenler kitabı çeviri bir hikâye olarak niteler. “Suçum belki de Tante Rosa yerine Ayşe Teyze dememek” diyen ve esere yönelik eleştirileri son derece ağır, yersiz bulan Sevgi Soysal Tante Rosa’daki amacını şöyle aktarır:

“Ama ben Tante Rosa’yı bana miras kalan birkaç duyguyu, düşünceyi yaygınlaştırmak için yazmadım. Bütün bunları unutmuşum. Bu anılardan korku, utanma ve övünmelerden yıllar sonra, kendimi çok beceriksiz, varlığımı anlamsız, hiçbir şeyi gerçekleştirememiş bulduğum bir anda Tante Rosa’yı yazmaya başladım.”  

Soysal, Tante Rosa’nın adını, bir Bavyera köyünde gerçekten aforoz edilmiş, çocuklarını, kocalarını bırakıp büyük bir kente gitmiş, at cambazı olmak isteyen, rahibeler okulundan kovulan teyzesi Tante Rosa’dan aldığını belirtir. Ama ardından da şunu da ekler; ‘O büyük annemden başlayıp bende biten çizgidir’… [1]

Başkahramanın Alman olması, olayların başka bir ülkede geçmesi, din farklılığı gibi sebepler zinciri içinde Tante Rosa hâkim edebî anlayış içinde yabancılaştırılır. Ancak tüm eleştirilerin aksine Sevgi Soysal, kadınların maruz kaldığı sorunları, baskıları, ötekileştirmeyi Tante Rosa ile evrensel bir boyuta aktarmıştır. Zira Ayşe veya Rosa, toplumsal cinsiyet rollerine ‘hayır’ dedikleri her davranışta -kadınlık ortak paydasıyla- ataerkil mekanizmaların karşısında yer alırlar. Bu bağlamda Tante Rosa’nın, Alman bir kadının hayata tavrından çok, farkındalık kazanmış bir kadın tipini sembolize ettiği söylenebilir. Toplumun kız çocuklarına ve kadınlara biçtiği roller, dinlerin, savaşların, bireyler üzerindeki etkileri, toplumun başarıya, özellikle de kadın başarısına yüklediği anlamların kadın deneyimi ile sorgulandığı bir roman Tante Rosa. Feminist çalışmalarda üzerinde özellikle durulan avangard ve antikahraman özellikleriyle de son derece etkileyici bir kadın kahraman. Funda Soysal, kitabın yeni baskısı için hazırladığı önsözde Tante Rosa’nın Türk Edebiyatı içerisindeki ayrıksı duruşunu şöyle açıklar:

“Sevgi Soysal’ın çizdiği kadın portresi ancak modern bir toplumda var olabilecek bir kadındır. Yaşadığı toplumda kadın, aforoz bile edilse, sıradan bir hayatı bırakıp gidebilir, gidince kendi başına çalışıp ayakta kalabilir. Gerçekten de, kadına böyle bir yaşam alanı tanımayan bir toplum için Tante Rosa, Alman olduğu için değil, özgürleşmiş bir kadın olduğu için yabancıdır…”[2] (s.12)

Sevgi Soysal, anneanne ve teyzesinden hareketle kendine ulaşan kadınlık öyküsünü Tante Rosa’nın kişiliğinde harmanlar. Romanda Tante Rosa’nın 11 yaşından ölümüne kadar geçen süreç sebep-sonuç bağlantılarıyla aktarılır. Eser, başkahraman Tante Rosa’nın gelişim evrelerini anlatması bakımından Bildungsroman kabul edilebilir. Zira Bildungsromanlar bireylerin büyüme ve bilinçlenme dönemlerini aktaran metinlerdir. Jale Parla, Batı Edebiyatı’nda daha çok erkek anlatılarında kullanılan bu roman tipinin Türk Edebiyatı’nda daha çok kadın yazarlarca kullanıldığını belirtir.[3] Kadın yazarların Bildungsromanlar aracılığıyla kadın kahramanların çocukluklarından itibaren geçirdikleri evreleri, karşılaştıkları cinsiyet sorunlarını, kimlik bunalımlarını, mücadele alanlarını anlatmaları dikkat çekicidir. Dikkat çekici bir diğer unsur ise bu romanların mutlu sonla bitmemeleridir[4]. Toplumla uzlaşamayan kadın roman kahramanlarının bu durumları ataerkil mekanizmalarla çarpışmalarından kaynaklandığı söylenebilir. “Ölmeye Yatmak’ta Ağaoğlu’nun “tarihi yapan el seni de yaptı” önermesi, aslında kadın Bildungsroman’larında toplumsal tarihle kişisel tarihin nasıl iç içe geçtiğinin bir roman stratejisi haline geldiğinin de ilanıdır.”[5] Bu anlamda Bildungsromanlar özellikle bizim edebiyatımızda kadınların bireyleşme, özneleşme süreçlerini yansıtan edebî zemini oluşturur.

Kadın kahramanlar, kişilik özellikleri ile aile/çevreleri tarafından dayatılan roller arasındaki karmaşada biçimlendirirler hayatlarını. Tıpkı Tante Rosa gibi. Romanda Tante Rosa’nın edimlerini yönlendiren en etkili faktör Sizlerle Başbaşa dergisidir. Dergide sunulan idealize edilmiş kadın tipleri Tante Rosa’nın yol haritasını oluşturur. Dergide okuduklarını hayat zanneden Tante Rosa’nın, gördüklerinin yanılsamadan ibaret olduğunu anlaması uzun sürer.

Henüz 11 yaşındayken haftalık aile dergisi Sizlerle Başbaşa’da Kraliçe Victoria’nın at üstündeki görüntüsüne özenen Tante Rosa önce at cambazı olmaya karar verir. Bu fikirden vazgeçmek zorunda kaldığında da Rahibeler okuluna gönderilir. Prenses olduğuna inanan Tante Rosa kendisine prensesler gibi bir hayat düşlemektedir.

“Pazar sabahları birahaneye koşup babasına, “Çok bira içme, para yeme, biriktir paraları, biriktir de prens beni almaya geldiğinde çeyizim bir prensese yakışır olsun,” dediği zamanlar; annesine, “Seni çok seviyorum, ama ne olur benim bulunmuş, sepet içinde bulunmuş bir prenses çocuk olduğumu söyle,” diye yalvardığı zamanlar elbette daha çok prensesti.” (s. 21)

Tante Rosa’nın prensesliği, kız çocuklarını küçüklükten itibaren, bir erkek, bir kurtarıcı beklemeye yönlendiren masallardaki ataerkil motiflerden kaynaklanmaktadır. Kız çocuklarının geleceklerinin ‘eş ve anne’ kimlikleri ile tanımlanması, ataerkil toplumsal normların tipik bir özelliğidir. Tante Rosa’nın bilinçaltı kodları da okudukları, duydukları ve gördükleri aracılığıyla böyle bir gelecek algısında biçimlenir. Ancak toplumsal çerçeveden edindiği bu uzlaşımcı kimliği Rahibeler okulundayken sarsılmaya başlar. Okulda kız çocuklarına uygulanan baskıcı politika Tante Rosa’yı değişime iter.

Okuldaki Schwester Maria, Tante Rosa’nın çok fazla su içmesini arzularına gem vuramayan, günahkâr bir tavır olarak niteliğinde Tante Rosa içini öldüremeyeceğini, içinin bir prenses olduğunu söyler. Rahibeler okulunda dini öne sürerek kadının özellikle bedeni dolayısıyla ikincilleştirilmesi, vücuduna, isteklerine hâkim olması gerektiğinin dayatılması Tante Rosa’nın bocalamasına neden olur. Okulda “vücudunun kötü bir şey olduğunu” (s.22) öğrenen Tante Rosa kapatıldığı mahzende Meryem Ana’ya dua ederken özellikle Katolik mezhebinin öğretilerini eleştirmeye başlar.

“Tante Rosa mahzende ağladı. Meryem Ana’ya dua etti. Düşündü. Düşündü ki bütün Katolikler pis, kötü şeylerdir; Meryem Ana o kadar iyi ki, o herhalde İsa’yı doğururken Katolik değilmiş.” (s. 22)

Tante Rosa’nın Rahibeler okulunda maruz kaldığı davranışlar, hayatı boyunca karşısına çıkacak toplumsal cinsiyet rollerinin çarpıcı örneklerini oluşturur. Zira ilk defa kadınların toplumsal yaşamdaki yerini, kadınlara dikte edilen rolleri, kadınların bedenleri dolayısıyla bir suçlu, bir günahkâr gibi toplumsal denetime tabi tutulduğunu fark eder. Kadınların annelik ve itaatkârlıkla değer kazandığını anlamaya başlar. Verili roller ve davranış kalıpları içinde büyüyen Tante Rosa’nın sunulanlara ‘hayır’ demesi çok kolay olmaz. Aykırı kişiliğinin ortaya çıkması evliliğinden sonrasına rastlar. Bu nedenle ilk defa cinsel birliktelik yaşadığı Hans’la evlenmek zorunda olduğunu düşündüğünde, toplumsal kabullerin biçimlendirdiği bir kimlikle düşünmektedir.

Sizlerle Başbaşa dergisinde okuduğu yavan aşk romanlarının hepsinde olduğu gibi ilk sevişmede hamile kalır. Romanlarda yazan her şeyin doğru olduğunu gören Tante Rosa Sizlerle Başbaşa romanlarındaki kızlar gibi “namusu kirlenmiş” bir aile kızı olmamak, zavallı bir piç kurusu doğurmamak için” (s.28) Hans’la evlenir. Üç çocuk doğuran Tante Rosa, eş ve anne kimliği ile toplumsal normlara uygun yaşamaya başlar. Hayatın rutinine kapılan Tante Rosa’nın isyanı yedi yıl sonra bir pazar gününe denk gelir. Sanki içinde uyuyan bambaşka bir kadın uyanmıştır.

“ …Sizlerle Başbaşa dergisindeki aşk romanlarında yazılanların doğru olmadığını anladığı zaman, anladığı zaman, ah o zaman…” (s.30)

Ah o zaman… Öğretilenlerin doğru olmadığını sezen, çocukluk heveslerini geri getiren, kocasını sevmediğini kendine itiraf eden, mutlu olmadığını anlayan bir kadındır uyanan.

“Kocasıyla istemeden yatmaya başladığı zaman “namusu kirlenmiş” bir kadın olmanın ve bu yatmalardan sonra doğurdukça piç kurusu doğurmanın ne olduğunu” (s.30 ) anlar Tante Rosa, hiçbir şeyin Sizlerle Başbaşa dergisindeki aşk romanlarında yazılanlara benzemediğini, hayatın bambaşka, kendisinin bambaşka bir kadın olduğunu anlar. Kocası kilitlediği kapıyı yumruklarken, düzenini bozan kapıyı yumruklarken anlar. Ve alelade bir pazar günü ait olmadığını düşündüğü bir hayatı, koynuna giren kocayı, çocuklarını, Noel şarkılarını, sofraları, tabakları, gelin elbiseleri ve duvakları terk edip gider.

“Sizlerle Başbaşa dergisinde diyordu ki, bir kadın diyordu bırakmış kocasını, yavrularını, hem de Katolik bir kadın, bir köyü bırakmış, o kadar saygılı kişilerin yaşadığı ve güneyin en saygılı papazının vaaz verdiği köyü, kilise kadını, o köyün kilisesi kadını aforoz etmiş diyordu, aforoz etmiş yaaa.” (s.34)

Uyanan ve çekip giden kadın Tante Rosa’nın annesinden, komşularından, o kasabadaki ve dünyadaki birçok kadından farklı bir kadındır. Neden diyen, hayatını sorgulayan, seçimleriyle yüzleşen, seçtiklerini beğenmeyip bırakıp gidebilecek bir kadındır. Uyanan kadını kilise, papaz, koca, hizmetçi ve diğer kadınlar aforoz eder. Çünkü onların yapamadıklarını yapmıştır Tante Rosa. Mutsuz bir evliliğin içinde kalmaktansa, başkaları ne der diye düşünmeden, yalnızlıktan, parasızlıktan korkmadan gidebilmiş, -güvenli ?- evlilik çemberinin sınırları dışına çıkabilmiştir.

“Şimdi beklenen bir intihardır, bir uçurumdur, bir düşüştür. Şimdi beklenen bir kocakarının günah dolu bir hayatın sonunda sefilce can vermesidir. Yoksa şimdi beklenen günah çıkarmadan geberen bir günahkârın şen hayatı mıdır? Şimdi beklenen bir başarı, bir mutluluk mudur?” (s.35) diye sorar Tante Rosa. Bu, Sevgi Soysal’ın alışılmış kadın rollerinden farklı davranan bir kadına toplumun biçeceği cezayı, öngördüğü geleceği ironiyle ele almasıdır bir bakıma. Kadın ve ailenin eş anlamlı kullanılmasına, kadınların hayatlarını eşleri ve çocuklarına adamaları gerektiği fikrine yönelik itiraz Priska Furrer’e göre 60’lı ve 70’li yıllardaki Batı kadın hareketleriyle paralel bir seyir izlemektedir.[6]

Boğucu kasaba hayatından hareketli kent yaşamına geçen Tante Rosa, gazete bayiliği yapmaya başlar. Yenliğe, değişime çok çabuk uyum sağlayabilen Tante Rosa felsefe bilen bir kemancıyla evlenir. Ancak yeni hayatında da toplumsal denet mekanizmasına maruz kalır. Yeni kocasının işlerine yardım etmemesi, hayat savaşında onu yalnız bırakması özellikle kadınlar tarafından eleştirilir. Tante Rosa ise onlara kendisiyle çalışacak biriyle değil ona hayatı sevdirecek biriyle mutlu olacağını şu cümlelerle anlatır:

“Akşamları dükkanı kapatıp yorgun argın eve gittiğimde bana hayatı kim sevdirecek? Diyordu. Eve aldığı birkaç parça eşyanın bekçiliğini yapmadım diye bana çatacak adam değil felsefeye ihtiyacım var benim, ya, felsefeye. Benim kocam bana Hindistan’ı anlatır, oranın değişik inanışlarını anlatır. Hanginizin kocası felsefeden anlıyor ve güzel keman çalıyor? Diye hasetten çatlatıyordu alt kat kiracısının şom ağızlı karısını.” (s.38)

Hayattan ve evlilikten beklentileri diğer kadınlardan son derece farklıdır. Kocasının ekonomik katkıları olmadan da mutlu olabilmektedir. Keman çalan kocasının ölümüyle erken biten evlilik hayatını kocasının pasaportundaki din kaydını sildirip, ondan olan çocukları da vaftiz ettirmeyerek noktalar. Mezarlık işinden, ticarete oradan vestiyerliğe ve kasiyerliğe uzanacak olan hayatına kaldığı yerden devam eder.

Arka planında savaşın yer aldığı romanda, savaşın yıkıcı etkilerini de çeşitli ayrıntılarıyla aktarır Sevgi Soysal. Tante Rosa’nın iş arayış süreci, kentte savaş nedeniyle yaşanan ekonomik sıkıntılar romandaki olayların dokularına işlenir. Örneğin Tante Rosa, bıktığı, sıkıldığı kocasını “iş yolculuğuna gönderir gibi savaşa gönderir” (s.43). Kocası savaştan döndüğünde onu kendi yatağında başka bir adamla görür ancak hiç tepki vermez. Hayatlarına kaldığı yerden devam etmek ister. “Allah Allah şimdi yine birlikte yaşamak. Allah Allah yine birlikte yaşamak zorunda olmak.” (s.44) diyerek ilişkilerini sorgulayan, mutsuzluğuyla yüzleşen Tante Rosa olur. Kocanın tepkisizliği, yoksulluğa ve çaresizliğe bağlanır. İnsanların -mecbur kaldıklarında- davranışlarını belirleyen kişilikleri değil koşullar olmaktadır.

“Uzun kemikli eller bütün gururlarını yitirmişler. Tante Rosa’yı her durumda kabule hazır. Yokluk ne rezilliklere gebedir! Yoksulluk her zaman küçültücüdür!” (s.46)

“Çirkinlikleri tekrarlamaktansa enayi başlangıçlara koşturmalı.” (s.46) diye düşünen Tante Rosa, evlenmek isteyen birinin verdiği ilan üzerine İngiltere’ye gider. Ancak orada da istenmeyip geri gönderilir. Oysa inanmıştır Tante Rosa giderken bir ilandan evlilik çıkabileceğine, bir ilandan mutluluk kurulabileceğine inanmıştır. “Çünkü… Sevgi sözcüğü bir kadına her zaman bir şeyler anlatır.” (s.47) Bir başkaldırının başkaldırı, bir haksızlığın haksızlık, bir evliliğin bir evlilik olacağı günlere inanmaya devam eder. İçindeki bu inanç sayesinde ticaret hayatındaki başarısızlıklarda da işsizlik ve parasızlıkla mücadele ederken de umutludur. Karşılaştığı hiçbir zorluktan korkmamak, telaşlanmamak hep yeniden başlamak demektir Tante Rosa. Bu nedenle vestiyerlik ilanı için gittiği iş yerinde tuvaletçi olmayı da kabul eder.

 “Para kazanmalıyım. Ne diyor Sizlerle Başbaşa dergisinde ? “Hayat bir denizdir, yüzme bilmeyen boğulur.” Kolay mı boğulmak? Boğulmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Herkesin sadece bir kere boğulma hakkı vardır. Ya ben; boğul babam boğul, sonra yine de yaşamakta devam eder bulur kendini. Tante Rosa kendi çapında olan her şeyi teptiğini, ama çapını aşmayı hiç ama hiç gerçekleştiremeyeceğini-gerçekleştiremeyeceğini- gerçekleştirmeyeceğini.” (s.65-66)

Ekonomik sıkıntılar ve yaşlılığın getirdikleriyle yüzleşmeye başlayan Tante Rosa, artık şarkı söylediğinde, genç bir kadın gibi giyinip süslendiğinde alay konusu olmaktadır. Ancak elinde gitarı ‘Tante Rosa, Tante Rosa, I Love You’ diye şarkısını söylerken asıl onun, hayatla alay ettiğine tanık oluruz. Çünkü işsiz, aşksız zor bir noktada duruyor olmak Tante Rosa’nın saplanıp kalacağı bir bataklık değildir. O sürekli koşabilen kadınlardandır. Tembelliğe, çaresizliğe sığınmak, boğulmak ona göre değildir. Bu nedenle yine Sizlerle Başbaşa dergisinin yazdıklarına başvurur. Fakat artık dergide yazılanların yapay bilgiler olduğunu anlamaya başlamıştır.

“Bu bir İncildir, bir Tevrattır, kutsal kitaptır. İçinde şöyle yazan kutsal bir yalan… “ve genç adam kadını kucakladı, kadının şah dişi kokusu…” Tante Rosa; bütün gerçekleri yaşamak, ama yine ısrarla Sizlerle Başbaşa dergisine kanmak demekti. Kendi seçimine kalmış en sürekli yalan. Bile bile katlandığı tek yalan.” (s.66)

Yalanları fark eden Tante Rosa, bir süre de fark ettiklerini yok saymaya karar verir. Bir ev-kulüpte çalışmak üzere verilmiş kasiyerlik ilanını görüp tereddüt yaşadığında aklına “Ekmek ve Hürriyet” sloganlarıyla sokaklarda bağıran, mücadele eden insanları anımsar ve bakirelik çağındaki bağnazlığa kapıldığını düşünerek kendine kızar. “Ayrıca ben satabilseydim kendimi, satardım belki-satardım belki- satardım belki. Ve hem ekmek hem hürriyet mi olurdu bu?” (s.68) diyerek işi kabul eder. Yaşlanmıştır ve para kazanması gerekmektedir. Bir süre sonra kasiyerlik işinden keyif almaya başlar. Dünyanın en eğlenceli ticaretini izliyordur. Erkeklerin insana sonsuz neşe veren kazıklanmalarını, erkeklerin kutsal aptallığını izliyordur kasanın arkasından. Bir gün kendisine de teklif gelir mi diye de düşünüyordur bir yandan. Kendine sorular sorar acaba o da öteki kızlar gibi davranacak mıdır? Bunu kestiremez ama başlangıç anını çok merak eder.

“Her şey özlenebilir. Her şey tutku konusu olabilir. Her şey aynı ölçüde kutsal ve aynı ölçüde aşağılık olabilir. Tutkular çevreye göre değişen şeylerdir. Evli kadınlar toplantısında, en temiz pak kadın aile kadını olmaya özenen aynı kadın, orospuların yanında en orospu olmayı niçin istemesin? Önemli olan istektir, hiçbir istek doğuştan soylu değildir, böyle düşünmüş olabilir Rosa gizliden.” (s.69)

Tante Rosa, her şeyin göreceli olduğunu, insan davranışlarının farklı koşullarda bambaşka şekillere bürünebileceğini; aşkın, ahlâkın, tutkuların genel kanıların dışında bir seyir izlediğini düşünür gizli, gizli. İçindeki tutkuları serbest bırakıp bir adamla gizlice odaya çekildiğinde ise yakalanır ve yaka paça dışarı atılır. Çalıştığı ayın bile parasını alamadan kovulur. O evde de her şeyin parsellendiğini düşünür Tante Rosa. “Orospuluk, ahlaksızlık, namussuzluk bunu koparıp alanındır, anladı. Orospuluğun herkesin hakkı olmadığını, herkesin bir işi, bir bildiği olduğunu, savunulması gereken bir işi olduğunu.” (s.70) anlar.

“Şu ya da bu çemberin içine girmemiş, girememiş bir bireyin gebermekten başka hakkı olmadığını” anlayan Tante Rosa, hayatının son dönemlerinde şişe toplayarak geçinmeye çalışır. Eskicilerden aldığı gece kıyafetlerinden, süslü, gösterişli elbiselerinden asla taviz vermez. Ta ki ölüm onu bulana kadar.

Bir tren penceresinden etrafı izlerken hayata gözlerini yumar Tante Rosa. Hayatının karmaşası ve hızı ölümünden sonra da devam eder. Cenaze töreni birçok bürokratik engele takılır. Sıkıcı ve yorucu prosedürlerin ardından cenazesi yakılıp külleri eski eşlerinden Mathes’e teslim edilir. Sevgi Soysal, roman kahramanına kişiliğine uygun bir son yazar.

Sonra demisler ki, sözde bir gün, Mathes’e Rosa’dan kalan tek miras olan Siyam kedilerinden biri vazoyu devirmiş, diğer kedi bunu fırsat bilerek küllerin üstüne çişini etmiş ve birisi de büfenin üstündeki, Rosa’dan artakalan tek şey olan, çiş-kül karışımıyla ‘Tante Rosa the end’ yazmış, bir kalp yapmış, çocuklar gibi ortasından bir ok geçirmiş, üç damla akıtmış altından.” (s. 105)

 

Sonuç Yerine…

Türkiye’de 1950-1970 arasındaki edebî çizginin toplumsal gerçekçilik, varoluşçuluk ve psikanaliz ekseninde geliştiği söylenebilir. Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Sevim Burak gibi kadın yazarlar daha çok erkek yazarlarca belirlenen edebî anlayışların sınırlarını genişletirler. Üstelik tarihsel, siyasal ve sosyal koşullar nedeniyle dünyadaki feminist hareketleri yeterince izleyemedikleri halde başarırlar bunu. Sevgi Soysal’ın dönemindeki edebî eğilimlerin dışında kalarak yazdığı Tante Rosa, avangard, aykırı bir kadın kimliği vurgusu nedeniyle yadırganır en çok. Zira Tante Rosa hayatın dişil deneyimini yansıtmaktadır. Kadınların; coğrafyalardan, dinlerden, dillerden bağımsız ortak yazgıları, benzer heves ve korkuları aktarılmaktadır. Bu durum ataerkil değerlerle biçimlenen toplumların kadınları benzer biçimde ötekileştirdiğini, baskı altına aldığını, verili sınırların dışına çıktığında ahlâksız yaftasıyla toplumsal kabulün dışına çıkardığını göstermektedir.

Sevgi Soysal Tante Rosa ile yeni bir kadın kimliği kurgular. Bu hem yazınsal planda sınırlarını genişleten bir kadın kahramanın hem de gerçek düzlemde erkeklerin kurduğu sembolik yapıyı zorlayan bir kadın yazarın göstergesidir. Yerleşik eril söylem ve kabullere itiraz eder Sevgi Soysal. Ve bunu kadın kahramanın hayatına, seçimlerine, yenilgilerine, vazgeçişlerine mizahi unsurlar katarak yapar.

Romanda; kadınlık, eşlik, annelik yaptırımları birey-toplum diyalektiği ekseninde sunulur. Tante Rosa, bir tarafta Sizlerle Başbaşa dergisinin yanılsamalı dünyası diğer tarafta hayatın gerçekleri arasında salınır durur. İtaati ve uysallığı yücelten değerlerle özbeni arasında kaldığında ise kişiliğini ortaya koyar. Hayatın özellikle kadınlar için çelişkilerle ve zorluklarla dolu bir mücadele alanı olduğunun kanıtıdır Tante Rosa. Öznedir. Bütün kadınca bilmeyişlerin adıdır.

 

 

KAYNAKÇA

Furrer, Priska, Sevgi Soysal: Bireysellikten Toplumsallığa, Çev: Yasemin Bayer, Papirüs Yayınları, İstanbul, 2003.

Mümtaz, İdil, Bir Sevgi’nin Öyküsü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998.

Parla, Jale, Irzık, Sibel, Kadınlar Dile Düşünce, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011.

Parla, Jale, Tarihçem Kâbusumdur! Kadın Romancılarda Rüya, Kâbus, Oda, Yazı, 2011.

Soysal, Sevgi, Tante Rosa, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018

 

[1] Mümtaz İdil, Bir Sevgi’nin Öyküsü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998, s.42-43

[2] Sevgi Soysal, Tante Rosa, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018 (Alıntılar bu baskıdandır.)

[3] Jale Parla, “Tarihçem Kâbusumdur! Kadın Romancılarda Rüya, Kâbus, Oda, Yazı”, Kadınlar Dile Düşünce, der. Sibel Irzık, Jale Parla, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 179-201

[4] “Kadın romancılarımızın kadın kahramanlarının kişisel gelişim anlatılarında bir özellik daha dikkat çeker. Bu anlatıların çok azı sonunda kadının gelişimini istediği biçimde tamamlamasıyla biter. Genelde tüm direnişine karşın kadınlar yenik düşer. Bu da anlaşılır bir şey: Bu kültürde, kadınlar ne denli doğru seçimler yaparsa yapsın, kendilerine biçilmiş yaşam ve rollere ne denli direnirse dirensin, istedikleri yaşamları kurabilme olanaklar yoktur.” a.g.y., s. 180

[5] a.g.y., s.181

[6] Priska Furrer, Sevgi Soysal, Bireysellikten Toplumsallığa, (Çev: Yasemin Bayer), Papirüs Yayınları, İstanbul, 2003, s.135

 

Hande Balkız – Özyaşam Öyküsü
7 Eylül 1982’de İzmir’de doğdu. Mustafa Kemal Atatürk hayranı. Okumaya öğrenmeye doyamadığını,doyamayacağını anladığı hece kitabından, romanlara geçiş yaptığında, ‘edebiyatçı’ olmaya karar verdi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde başlayan edebiyat öğrenciliği, 2010 yılında Uludağ Üniversitesi’nde Doktora eğitimine başladığında hız kazandı. Hem zeki hem de gerçek bir sarışın olduğu için, “Türk Romanında Erkek Egemen Topluma Başkaldıran Kadınlar” adlı teziyle Dr. unvanını ancak 2017’de alabildi. Kadın edebiyatı, kadın başkaldırısı, beden sosyolojisi, yabancılaşma, ve zaman çalışmayı en sevdiği konular. Masallara, şamanlara, rüyalara inanıyor. Yazarların bilinçaltı dehlizlerinde dolaşıp, onların roman kahramanlarına yakalandığı anları bulmaktan keyif alıyor. Makale, eleştiri, deneme ve şiir yazıyor. Roman da yazabileceği günleri hayal ediyor.