Oğuz Atay, anlatılmak istenip bilinç dışına atılan olay ve olguları, hayatımızın her evresinde karşılaşıp “önemsiz” diye sohbetini etmeye bile gerek duymadığımız davranışları ve istekleri “asıl anlatılmak istenen” sıfatıyla karşımıza çıkardı. “Öyle demeyin doktor. Ben bugüne kadar hiçbir ıstırabımı bilinçaltına itmeyi başaramadım. Bu yüzden çok boş kaldı orası” (s. 334). Bunu yaparken de en çok ciddiye aldığımız; doğrularımızın, inançlarımızın, dostluklarımızın, aile kavramlarımızın, işlerimizin ve aşklarımızın altını ironi küreğiyle kazıp hepsini boşlukta bıraktı. Bazı kavramlar boşlukta duramadı, kazılan çukura düştü. Sonra onları yeniden istediği gibi anlamlandırarak çıkarmaya çalıştı. “İnsanın kendiyle hesaplaşma meselesini bizzat kendime uygulayarak bu meselenin ilk kurbanlarından oldum” (s. 335). Bunun için Hikmet Benol, içinde her şey olan bir ansiklopedi yazmak istedi. Bu ansiklopedide her şey olmalıydı; birini nasıl seveceğimiz, nasıl düşüneceğimiz, nasıl yaşayacağımız, hatta pijamalarımızı nasıl katlamamız gerektiği bile… Hiçbir teferruat göz ardı edilmemeliydi. “Büyük bir ansiklopedi olmalı: Yüzlerce ciltlik bir eser, uçsuz bucaksız bir kitap dizisi. Her şehirde, belirli merkezlerde bir bina, bu kitaplara ayrılmış sadece. O zaman kimse delirmezdi. Bir hareketi mi unuttun, ne kadar basit olursa olsun, bu kitabın içinde var. […] Milyonlarca insan bu işi yanlış öğrenmiştir. Her şey, her şey bulunmalı bu kitapta” (s. 324).

Her şey yeniden düzenlenmeliydi. Bu iş sadece ansiklopediyle halledilemezdi. Toplumsal yapılar ve algılar tekrar ele alınarak organize edilmeliydi. Ama çok da geriye gidilemezdi. Fransız İhtilali’nden başlamaya karar verdi, Hikmet. “Önce Fransız ihtilâlini yapacağız. Adamlarımın hepsi hazır. Yenileri de her an katılabilir. Bayraklar, barikatlar, eşitlik, kardeşlik, bağımsızlık afişleri filân” (s. 339). Çünkü tarihte atlama olmazdı, her şeyi sırasına göre gerçekleştirecekti. Hikmet Benol bir anlamda dünyayı değiştirmek değil, düzeltmek istiyordu. Ama buna da gücü yetmiyordu. “Kıyıları kapatan yüksek duvarlı yığınları denize ittim. (içindekilerin akıbetinden bir haber alınamadı.) İki yanı keskin kılıcımı iki yana da salladım. (Hürriyet ve istibdadı birlikte yürüttüm.) Kahvelerde, dairelerde, üniversitelerde ve özellikle dolmuşla yapılan yolculuklarda ele alınan bütün meseleleri çözümlediğim için bu gibi sohbetleri kesinlikle yasakladım. Taşıt araçlarında şöförle konuşarak bütün meselelerde onu haklı çıkaran yolcuları tutukladım. Ülkeyi baştanbaşa dolaştım. Yıkmakla başa çıkamayacağımı anlayınca büyük kumandanlara istifamı verdim” (s. 160).

Oğuz Atay, bize hayatın bütün tehlikeli oyunlarını anlatırken bir şeyden çekiniyordu: Anlaşıl(a)mamak! Karakterlerini ve tiplerini gecekondulardan, köşklerden, ucuz otellerden, sözde entelektüel sohbetlerin yapıldığı şaşalı salonlardan; askerlerden, felsefecilerden, bakkallardan, çıraklardan, meyhanecilerden, hiçbir iş yapmazlardan yani toplumun her kesiminden seçti. Bu karakter ve tipleri, çevreleri ve onların ilişkileriyle çok geniş ele aldı. Peki okuyucu anlayabilecek miydi? Kitapta ara ara seslendi okuyucuya: “[B]eni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum, ben Van Gogh’un resmi değilim, öldükten sonra beni müzeye koyamazsınız, beni tanımalısınız ki benden bahsedin, çocuklarınıza beni örnek gösterin, herkes zengin olmak yerine Hikmet olmak istesin” (s. 318) dedi. Çünkü eskiden beri süregelen okuyucu kitlesi değişmiyordu. Hala değişmiş değil. Atay’ın yukarıda bahsettiği bütün teferruat okuyucu için sadece Hikmet’in ölümünü hazırlamak için miydi yoksa Hikmet’in ölümü bütün aksaklıkları gösteren bir ayna mıydı? Okuyucunun aklında ne kalacaktı?

Anlaşılmak kaygısı ya da okuyucuya güvensizliği büyük olacak ki eseri bu kaygıları belirten bir paragrafla bitiriyor. “Hava kararıyordu. Köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kol kola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. ‘Bana kalırsa filim biraz karışıktı.’ dedi genç adam. ‘Bazı yerini anlamadım.’ ‘Canım’ dedi kız, ‘Sonunda çocuk ölüyor işte.’ ‘ Aptal’ dedi delikanlı, ‘O kadarını biz de anladık’” (s. 475).

Burada eleştiri, varlığını günümüzde bile koruyan “ iyi-kötü son” okuyucusuna. Yazınsal ya da görsel eseri sadece bir olay olarak gören okuyucu, anlatılan her şeyi olaya hizmet ediyormuş gibi algılar. Ve anlatılanı göz ardı edip karakterin ya da olayın sonuyla ilgilenir. İşte tehlikeli oyunlardan birisi de budur. Giderek genişleyen bu okuyucu kitlesi, nitelikli okuma yapsa da nitelik kazanamaz. Okumayı veya izlemeyi boş zaman işi görmese de eserin ciddiyetinin farkına varamaz, eserin değerini anlayamaz. Atay’ın iğneyi batırdığı yer de tam olarak burasıdır. Tertemiz halının altındaki tozu ya da kirli halının altındaki temiz zemini göremeyen okuyucu, eleştirmen ve medyaya… Çünkü Atay olayı değil, nedenini anlatmaya çalıştı ve olay perdesini yırtmak için her yola başvurdu. Yine kitabın sonlarında Hikmet’in kendi ölümünden önce gazeteye yazdığı mektupta “Veya gene, beyaz ok resimleriyle işte buradan düştü, kaza mı cinayet mi intihar mı şeklinde gayrı ciddi beyanların da gazetenizin ağırbaşlılığı ile kabili telif olamayacağı kanaatindeyim. Merhum, bu kabil neşriyattan nefret ederdi. […] Benim burada esas olarak ifade ettiğim husus, umumi bir yaraya çare bulmak üzere muhterem gazetenizin harekete geçmesidir. Şimdiye kadar, suların kesilmesi, nakil vasıtaların izdihamı, bu vasıtalardaki sürücülerin yolcu ve yayalara bazı kaba hitapları, sinemalarda lüzumsuz kuyrukların teşkili, sokağımızdaki lambanın sık sık arıza yapması, çöp kamyonlarının seyrek uğraması, sigaralardan süpürge çöplerinin çıkması…” (s. 469-470) diyerek gazetenin asıl dikkat etmesi ve görmesi gerektiği konuları belirtti. Çünkü Atay Hikmet’in acıklı hikayesiyle değil bizim trajik gerçeğimizle ilgiliydi!

 

Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, İletişim Yayınları, 45. Baskı: 2000.