Mizahın kaynakları birkaç aileye ayrılıyor. Öncelikle, saçmalıktan kaynaklanan mizahi durumlar ailesi var: Beklenmedik uyumsuzlukların, çatışmaların üst üste gelmesinden; hesapta olmayan çift anlamlardan, anlamsızca tekrarlardan kaynaklanan mizah bu. Sonra, mizahın biraz daha kötücül tarafı, alay geliyor: İstemsiz ironilerden, kişinin dediği ile yaptığının tutmadığının gösterilmesinden başlayıp, başkasının kötü duruma düşmesiyle, zayıf, başarısız olmasıyla dalga geçmeye giden bir yelpaze; burada, şakayı yapanlar ve gülenler ile şakaya maruz kalanlar arasında bir “biz” ve “onlar” çizgisi çekiliyor, mizah bazen bir üstünlüğü kurma aracı, bazen bir ahlak dersinin kıssası oluyor. Bunun tam tersine, bu çizgiyi çekmeden, hep beraber, hem kendimize, hem diğer herkese, dünya halinin saçmalığına güldüğümüz bir mizah da var; hepimizin, en mağrurumuzdan en sefilimize hepimizin işin temeline indiğimizde yürüyen ve konuşan bir sindirim sisteminden ibaret olduğumuzu bilen, buna göre davranan bir mizah bu. Bakhtin’in meşhur “karnavalesk mizah” kuramı, Rabelais’yi örnek alarak kavramlaştırmış mizahın bu yönünü. Tüm bunların yanında, bir de karamizah var: En gülünmeyecek, en acı olanla karşı karşıyayken gülüyor, dünyanın acısına acı alayla karşılık veriyoruz, “gülüyoruz, çünkü gülmek canımızı acıtıyor”. Bu türün dehası Beckett bence: Godot’yu Beklerken’de metnin acı alay yönü saçma komedinin, eski komedyenlerin numaralarının altında hemen görünmeyebilir belki, ama Mutlu Günler’e ya da Oyun Sonu’na (her ikisi de müthiş espriler barındırmasına rağmen) insanın içinin acımadan gülmesi hiç kolay değil.

Mevsim Yenice, 2017’de yayımlanan Tekme Tokatlı Şehir Rehberi başlıklı, on bir öyküden oluşan kitabıyla, daha ilk kitabında olgun bir yazı diline, kendi sesine ulaşmış bir yazar olarak karşımıza çıktı. Nüanslı, incelikli, özenli bir üslupla yazan, edebiyat dilini günümüzün konuşma dilinin unsurlarıyla birleştiren bir yazar var karşımızda. Bir atmosferi başarıyla kuran, bir karakterin zihnini, geçmişini bize katman katman açan öyküler bunlar. Öykülerin kurgusu da dikkat çekici; konu kurulduktan sonra ulaştıkları çözümlerle ve dikkatli bir matematikle kurulmuş yapılarıyla hikâye anlatma sanatının da hakkını veriyorlar: Bir öykünün başlarında bir efekt, bir renk unsuru olarak görebileceğiniz bir iki cümle, öykünün ana fikrinin, sonucunun anahtarı olabiliyor.

Kitabın ortak teması, akıl sağlığı sorunları: Öyküler, dünyayı diğer insanlardan, “normal”lerden başka türlü algılamaya başlamış insanların (ya da bir yakınlarının) gözünden anlatılıyor hep. Hem bu tematik boyut yüzünden, hem de yukarıda andığım kurgu özelliklerine saygı göstermek için, öykülerin konuları hakkında daha fazla ipucu vermeyeceğim -belki, bu kadarını söyleyerek bile, kitabın yapısından, kurgusundan rol çalmış oldum zaten- okurun, öykülerin kurgularını inşa etmesiyle kendisinin karşılaşması gerek.

Karamizah meselesine dönersek: Kitabın ilk öyküsünü ayırıyorum; bu öykü de diğer öykülerle aynı evrenden gelmesine rağmen, öykünün ibresi saçma bir durumu yaratmanın mizahına meylediyor. Geriye kalan on öyküde ise tam bir karamizah ustası olarak karşımıza çıkıyor Yenice: Arka arkaya gelen mizahî cümlelerini okurken içimiz yanmaya devam ediyor. Karakterler, en acı, en sert durumların içindeyken, çevrelerinin, içinde yaşadıkları hayatın ayrıntılarının komik taraflarını görüyor, anlatımın incelikleri içinde (bazen bir imayla, bazen kelimelerin ritmiyle) hayatın, hayatımızın saçmalıklarını hissettiriyorlar. Yenice’nin metinleri tehlikeli, güç bir dengeyi tutturmayı başarıyor: Okurken karakterlere acımıyor, onlara gülmüyor, kendimizi onlardan üstün hissetmiyoruz; öte yandan, onların durumlarından duygusallık da devşirmiyoruz, içlerine düştükleri durumları övmüyoruz; hayatla yüzleşiyoruz sadece. Akıl sağlığı sorunlarını, ailelerin, en yakınların insanlara (kimi zaman bilerek, kimi zaman bilmeden) yapabildiklerini okurken karakterleri anlıyor, onlarla sahiden empati kuruyoruz. Yenice, bunu yaparken, yazarın gözünün tarafsızlığını inşa etmeyi, konusuyla arasında bir mesafe koymayı da başarıyor: Oyunu kurmuş, sonuçları çıkarmayı okura bırakarak geriye çekilmiş yazarı hissediyoruz metinlerde.

Bu mesafeye rağmen, tüm bu yapının içinde kıssadan bir hisse gördüğümü düşünüyorum yine de. Tabii ki, bu düşüncemde yanılıyor, kendi görmek istediğimi kitaba yansıtıyor da olabilirim, ama gördüğüm şu: Kitaptaki iç yakıcı durumlar, insanların insanlara yaptıkları sonucunda ortaya çıkıyor hemen her seferinde: Bu yaralar herkesin hayatını şu ya da bu ölçüde yokluyor. Hepimiz hayatın belirsizlikleri, felaketleri karşısında çaresiziz aslında; ama hayatın acısını azaltmak için alabileceğimiz bir önlem de var; bu kaos karşısında bir sorumluluğumuz da var: Kendimizi mümkün mertebe karşımızdakilerinde yerine koymaya, dünyayı onların gözünden de görmeye çalışmalı, tercihlerimizin başka insanların hayatları, zihin dünyası üzerindeki etkilerini iyi tartmalıyız.