Ters Kule, Portekiz Sintra’da bulunan kuyu kulenin adı. Babil Kulesi’nin magmaya yol almış hali gibi. Gerçeküstü görüntüye sahip kule sadece yukarıdan aşağı doğru gezilebiliyor. Neden ve nasıl inşa edildiğine dair bir hikâyeye ulaşamadım. Efsanevi Babil Kulesi’ninkini biliriz oysaki. Tanrıya ulaşmak isteyen insanların inşa ettiği yedi katlı Babil, dini kaynaklara göre dillerin karışmasına sebep olmuş. İnsanlar birbirini anlamamakla lanetlenmiş. Peki ya Babil’in tersi sayabileceğimiz Ters Kule? Işığın kaynağına ulaşabilmek için tersine tırmanmamızı söyleyen, kuyuyu ima eden, derinliği hissettiren Ters Kule? Zamanı mekana iliştiren bir çivi mi?

Ters Kule 21 yıl cezaevinde kaldıktan sonra geçtiğimiz Aralık sonunda yaşamını yitiren yazar Murat Saat’in ödüllü ilk öykü kitabından sonra,  Şubat başında yayımlanan ikinci kitabının adı aynı zamanda. Saat’in imgeleminde Ters Kule ahşap zemine saplı paslı bir çivi.  Aynı isimli öyküde anlatıcının metroda karşılaştığı kadın, “Şehri zamana tutturan çiviye ters kule denir,” der. Ki çok değil birkaç satır önce de anlatıcı, “Şehri de zamana tutturan bir çivi olmalı” diye düşünür.  Biraz daha başa dönersek, ilk cümlede gördüğünü söylediği paslı çiviye aklı takılır anlatıcının ve sanki bu çiviyle kendisini pek çok kişiden veya zamandan ayırır.

“Ters Kule” durum öyküsü, başında zamanı taşıyan kulelerin çevresinde dönen anlatıcısıyla Murat Saat’in zaman algısına götürür bizi. Çünkü zaman mekânın dışına çıkıldığında yok hükmündedir. “Hatırlamasak bile imgeler sağ kalır” diyen Henri Bergson, insanın içsel yaşantısına yani bilince özgü zamana heterojen zaman der. Filozofa göre tek gerçek zaman budur. Hatta Bergson zaman yerine süre kavramını kullanır. Süre, geçmişin şimdiye katılmasıyla oluşur. Oluş, durağanlığı kabul etmez. Ve yine Bergson’a göre süreyi mekâna katarsak onu homojen zamana (ölçülebilir zamana) indirgeriz. Süreyi ölçmeye çalışmak onu mekânsallaştırmaktır. Bergson’a göre mekân tüm sınırlı büyüklükleri içine alan boşluk/ hiçlik sayılır. İnsanlık mekân fikrine göre düşünmeye alışmıştır. Bu yüzden mekânı süreye iliştirir.

Yazarak bulunduğu mekâna aidiyetini reddeden, sınırları ihlal eden Murat Saat, “Ters Kule”de şehirde zamanı, zamanda şehri arayarak, içsel zamanı dışsal olanla karşı karşıya getirir. Öyküde asıl merak ettiği şehrin tersidir. Mekânı altüst etmek istercesine, aşağı doğru gezilmesi yasak Ters Kule’nin kuralını yıkar, aşağı doğru yol alır.

“İnişim uzadıkça ilk defa söylediklerine inanasım geliyordu (…) parmaklıklı kapının kilidi çıt diye yerine oturdu. Döndük. Telaşlı koştum kapıya. Feneri ağzıma alıp iki kolumla asıldım. Kilitlenmişti.

Korkma, dedi, birazdan biz yukarıda olacağız, her şey aşağıda.”(Ters Kule, s. 83-84)

Murat Saat’in ilk kitabı Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın? dış dünyaya açık öykülerden oluşur. Öyküler anlatmaktan çok davranışlar üzerine kurulmuş gibidir. Hatta çoğu yerde anlatı başka davranışlar başkadır. Saat, öykülere verdiği adlarla okuru yanılgıya düşürür. Gerçek duygularını, ihtiyaçlarını paylaşmayan insancıkların ikircikli hallerine, eksikli insan varoluşunun tamamlanma isteğine odaklanır. Ama her şeyden önce öykü kişileri yazarın gerçekten de en iyi arkadaşlarıdır. Olmak istemediği mekânı geçersiz, katılaşan zamanı akışkan kılmak için hayal kurar ve yazar Saat.

İkinci kitabı Ters Kule ilkinin tersine içe yolculuk gibi durur ve öyküden çok anlatı özelliklerini taşır. İnsan türüne, değişime dair aksi ifadelerle kitap da bir kuyu kuleye dönüşür.

“Kimsenin bir yere gitmek istediğini de sanmıyorum. Sorun da bu zaten. Biz ısrarla burada kalmanın peşindeyiz.” 

Değişim istenmekte, gitmek arzulanmaktadır. Bunu bile tersinden söyler yazar. Çünkü istemek yapmak değildir ona göre. Zorunlu gidemeyişle gidebilecekken kalmak arasındaki çizgiyi silikleştirir. Gerçekle gerçeklik de ayrılır birbirinden.

Kırmızı Defter ve Mavi Defter olmak üzere iki bölümleme döngüsel ilerler Ters Kule‘de.  Kitabın ana başlıkları birleştirildiğindeyse kitabın da son cümlesi olan “Sanki Daha Demincek Yoktum” çıkar ortaya. Yazar, varoluşunu yazmaktan alır. Şimdiki zaman olmaya çalışır. Geçmişle şimdiyi, yaşanmışlıkla kurguyu birbirine ekler. Böylece bir imgeden, bir hayalden ya da bir anıdan yola çıkarak sadece kendisine ait bir zaman yaratır. Zaman kendisidir artık. Bu zaman Bergson’un tarif ettiği ölçülemeyen süreye benzer. “Üzüm Salkımı”nda şöyle der anlatıcı: “…her zamanı başka bir zamanla ölçmedikten sonra onun nasıl sürdüğünü nasıl anlarsın ki?” Çünkü bendeki zaman bir başkasını talep eder. Ben dediğini kuran o başkasıdır. Birlikteliktir. Varlığa erişmenin yolu… kendi yaşamını, kendi zamanını elinde tutmak, kendi ölümünü savuşturmak. Varoluş çabasındaki insan kendini bulmak ve bilmek ister. Mekân buna müsaade etmiyorsa zamandır yola çıkması gereken. Öyleyse zaman benden başkası olamaz.

Murat Saat kendi ölümünü savuşturmak için bir başkasına ihtiyaç duyar. O başkaları öykü kişileridir. Örneğin, “Lea” adlı öyküde, italik harfler yazarın yazma anını gösterir. Lea kurguladığı kişi, bir başkası. Bir süre sonra italikten kurtulur yazar. Yazma eyleminin dışına çıkar, kişiyi de öyküyü de dünyasına katar. Kitabın ilki “Kızıl”da da zaman siliktir. Kızıl’ın başından geçenler, birbirine eklenerek anlatılırken, üç olayla sanki Kızıl’ın yaşamı özetlenir. Oysa olanlar hem birkaç güne sığmayacak deni yoğun hem de anlatı zamanıyla kıyaslandığında eksiklidir. “Canımda Bir Can”da sen’e yönelmiş ben anlatıcıya rastlarız. Hikâyede olağanüstü hiçbir şey yok. Hatta durağanlık hâkim. Durduğu yerde hafızasında dolaşır anlatıcı. Hareket bellekte yani içte gerçekleşir. Değişen ve eskisi gibi olmayacak hayat anlatılırken anlatıcının sakinliği dikkat çeker. Kanıksamışlık sezilir ya da kabullenmişlik.  Öykünün matematiğini su, dağ, karanlık imgeleri oluşturur. Karanlığa bir türlü ulaşamayan dağ imgesi Ters Kule’yle ters düşer. Dibe uzanan kule ışıkla buluşmak isterken dağ nedense karanlığa meyleder. Yazar, ruhsal/içsel haldeki yolculuğu olaya dönüştürür. Evreni insana indirger. Diğer yandan “Ters Kule” öyküsünde zaman ya da zamansallaşmış kişi hep var olacağına inandığı mekânı kıskanır gibiydi. Oysa varolan yoksa mekân var sayılır mı?

Murat Saat çok şey anlatırken hiçbir şey anlatmıyor aynı zamanda. Kurduğu imgesel evrende yüzdürüyor bizi. Okurun sezgi gücüne yaslanıyor. Akla seslenmediğini ima ediyor. Bu anlatma tercihi zamana ilişkin bilgiyi de tamamlıyor. Çünkü Bergson’un süre dediği zamanı en iyi sezgi anlıyor.

Ters Kule, Saat’in yaşama ilişkin pek çok düşüncesini eğretileme ve imgeler eşliğinde, edebiyat yoluyla aktarma isteğini içeriyor. Zengin dil düşünceyi koruyor Ters Kule’de.

Henüz kaybettiğimiz, yazdığı her kelimeyle duvarları yıkan bir yazarın edebiyatı hakkında konuşmak oldukça zor. Gerçi şu yazıyı kaleme aldığım odayı saran şehri, ülkeyi, dünyayı düşününce kimin içeride kimin dışarıda, kimin ölü kimin diri olduğu tartışılır.  Bu yüzden en azından hayatta olmanın kibrine kapılmadan, kitabın kapağını açıp kapayıncaya kadarki süreyi yazarından bağımsız kılmaya çalışmalı. Çünkü Ters Kule, zaman felsefesine öykü ve anlatılarıyla katkı sunan içi mor, dışı turuncu, değerli bir kitap.

Çivisi çıkmış dünyayı tersinden okumak isteyenlere…

 

Murat Saat, Ters Kule, Dedalus Yayınevi, 2018.