Türk yazın dünyasının önde gelen şairlerinden biridir Tevfik Fikret (1867-1915). Servet-i Fünun döneminin usta ve örnek şairi olan Tevfik Fikret, İstanbul’da doğmuş ve ömrünü bu şehirde geçirmiştir. Yazı hayatı Mirsad dergisinde başlayan Fikret 1849’dan itibaren yayımlanan Malumat dergisini iki yıl idare ettikten sonra, 1896’da Servet-i Fünun’un başına getirildi. Edebiyatımızda pek az şair, tabiat ve mizacını Tevfik Fikret kadar şiirine yansıtabilmiştir. Sevgi ve nefretleri, kırgınlık ve sevinçleri umut ve bezginlikleri, erdemi, gururu, nefret ve iğnelemeleri, şiirlerinde elle tutulurcasına sezilir. Onun mizaç tablosunu tamamlamak için, bir de hayal severliğinden söz etmemiz gerekir. İçinde yaşadığı gerçek evren (yani İstanbul), maddi manevi oylumuyla onu sıkmaktadır. Bu yüzden ya romantik doğanın koynunda ya hayal aleminde ya da uzak dünyaların bir yanında kendine sığınaklar aramaktadır. Atatürk’ün de hayran olduğu insanlardan biri olan büyük şairimiz Tevfik Fikret, aynı zamanda öncü bir düşünce ve eylem adamıdır. Ölümünden sonra yeni yazı ile Tevfik Fikret’in yazı ve eserleri şu adlarla yayımlanmıştır: Tevfik Fikret’in Şiirleri (Cevdet Kudret, 1956-1968), Rübab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri ve Tevfik Fikret’in Diğer Eserleri (Fahri Uzun 1962), Tevfik Fikret, Kırık Saz Kitabı (A. Muhip Dranas, 1975), Tevfik Fikret’in Dil ve Edebiyat Yazıları (İsmail Parlatır, 1987) Tarih-i Kadim (1928).

Fikret, “Sis” adlı şiirini yazarken İstanbul’u kişileştirir. Onunla sıkıntılarını paylaşır. Ancak bu paylaşım daha çok tek taraflı bir serzeniştir. Çoğu şairin imge dünyasını bezeyen bu şehre “sen” diye hitap eder. Aslında onun kırgınlığı ve serzenişi İstanbul adı altında dolaylamalarla, çekinceli söylemlerle yüklediği dönemin sorunlu yönetimi ve düzenidir. Servet-i Fünun dönemi kuşağı, yaşadığı olgular karşısında genel olarak yılgın, ümitsiz, çaresiz ve yalnızdır. Bu ruh haliyle Fikret ve dönem şairleri kendi düşlemlerinde yoğun bir imge alanı yaratmaya elverişli ortamlar bulmuşlardır. Yapıtlarını derin ve çok boyutlu bir melankoliyle yapılandıran bu dönem şairleri derin bir yalnızlık acısı çeker. Fikret de bunlardan biri olarak, “Sis” adlı şiirinde yalnızlık ve ümitsizliğini tam da bu ruh hali içinde dile getirir. Ahmet Akyol, Şiirimizde Büyük Şehir (1997) adlı çalışmasında “Sis” şiiriyle ilgili olarak yazarın ruh yapısının konturlarını şu ifadelerle belirler: “Sis şiirinde İstanbul, menfur ve melun bir şehir olarak ele alınmış ve ağır hakaretlere hedef olmuştur. Şair bu şiirinde İstanbul’u bir kişi olarak karşısına almış ve paradoksal benzetmelerle eleştirmiştir.

Ey bin kocadan arta kalan kız gibi dul
Hala güzelliğinde tazeliğin büyüsü var.

“Sis” şiirinde Fikret’in kötümserliği, İstanbul’un maddi manevi bütün varlığına karşı duyulmuş kuvvetli bir nefret halinde kendini gösteriyor. Türk edebiyatında İstanbul, ilk defa bu şiir ile nefret duyulan ve kendinden kaçılan bir şehir olarak ele alınmıştır. Bu yönüyle “Sis” şiiri çoğu şairin ilham kaynağı olan İstanbul’a böylesi bir nefret duygusuyla yaklaşılan en çarpıcı şiirdir diyebiliriz. Fikret “Sis” şiirinde de olduğu gibi, nazmı nesre yaklaştıran öncülerdendir. Dönem dostu olan Halid Ziya da bunu yerinde görerek Fikret’i “nesr-i manzum” yarattığı için övmektedir. Şiirde kullanılan ifadeler açık, sade, anlaşılır, okurda sızılı bir diyalogun iniltilerini duyumsatan çağrışımlar yaratır. Bu sarsıcı etki daha ilk dizelerde duyulabilir. “Sis” sözcüğünün bu nedenle şair tarafından rastlantısal olarak seçilmediği, aksine bilerek önemsendiği düşüncesi de kendini hissettirmektedir:

Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan

Şair daha ilk dizelerde okurun karşısına gür ve sarsıcı bir söylemle çıkar. “Duman”, “karanlık” gibi olumsuzluk yaratan motifleri, “inatçı bir duman” gibi özgün yaratımlarıyla okurda derin etki bırakan imgelere dönüştürür. Kendine karşıt olarak gördüğü dev cüsseli bu “zulümler” ve facialar” sahasına (İstanbul) kendine özgü, içsel depreşilerini de içeren bir duygu göçüyle serzenişlerde bulunur. Fikret bu karanlık görüşüyle, göstergesel olarak İstanbul’a, göndergesel olarak da dönemin baskıcı ve yaralayıcı yönetimine yönelerek, sızılı bir okyanusta devindirdiği düşüncelerine haklılığını gösterebilecek kaçış ortamları aramaktadır.

ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!

Şair, İstanbul’a bu dizeler arasında öyle bir anlam yüklemiştir ki, şehrin ağırlığı somut bir olgu olarak algılanmaya sunulmuştur. “Heybetli bir yoğunluk“ imgesiyle, şehrin dev cüssesinin insanın ruh yapısına yaptığı usandırıcı ve baskıcı yanını işlemektedir. Şair, yoğunlukla örtülü tablolar, tozlu ve heybetli yoğunluk, bakanların derinliğine sokulamadığı gibi zihinsel süreçlerde yeni tasarımlar çizebilen yaratımlarıyla okurun düşünce dünyasını bilinmeyenlere doğru devindirir. Melankolik bir aşkın “sevgili” imgesi olarak yarattığı İstanbul şehrini, büründürdüğü “karanlık örtü” imgesiyle Fikret, kendi nefretinin dışa vurumunu işler:

Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
Ey zulümler sâhası… Evet, ey parlak alan,
ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!

İstanbul’u görmek istediği “zulümler sahası”, “layık bu örtünüş sana”, “facialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı saha” sözcük gruplarıyla yarattığı imgelerle şair, şehrin dönemsel karanlık ve karamsar panoramasını tanımlar. Zaten şairin gözünde bu şehir, sise, karanlığa, facialara gömülmüş,  girenin kolay kolay çıkıp kurtulamayacağı amansız bir girdap gibidir. Sis şiirinde Fikret, İstanbul’u kendi ruh halinin aşırı duyarlı oluşuyla da kötü bir kadına benzeterek içinde düğümlenen nefreti şehirde yaşayan insanlarla, ahlaksal ve davranışa dönük bozukluklarla ve daha değişik tiplerle birlikte dökmeye çalışır. “Sis” imgesiyle sözünü ettiğimiz tüm bu çirkeflikleri örten bir perde hayali çizer şair okurun imgeleminde. Mehmet Kaplan da aynı noktaya değinerek, bu imgenin açılımını şöyle yapar: İstanbul yaşlı ve ahlaksız bir kadına, onun oturduğu yere, sis ise çirkin hadiseleri örten bir perdeye benzetmiştir.

Örtün, evet ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!

Fikret’in 1900 yılında içine düştüğü ruh hali, kötümserliğini oldukça artırmıştır. Kendisini kopmuş hissettiği bu dev şehirden bakınca, onun insanlarını kendi dışında tiksindirici bir dünya olarak görmüştür. Ne de olsa her yapıtın biyografik yaratımının yanında bir de zamanın ruhu gibi bir etmenin varlığı da söz konusudur. sıradan insan manzaralarına Fikret’in şu dizelerinden bakabiliriz:

Ey parlaklığın ve ihtişamın beşiği ve mezarı olan, 
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi! 
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.

Şair, önemsiz görünen yaşamsal kesitlerini önemli ve yaşamsal değeri olan birer imgeyle bezeyerek, okurda derin etki yaratma çabasındadır. “Ey parlaklığın ve ihtişamın beşiği “,/ “Doğu’nun kraliçesi”,/ ”Sefahate susamış bağrında” gibi sözcük gruplarıyla oluşturulan imgesel ifadeler, nefret duyulan, kötü huylu İstanbul şehrinin dayanılmaz büyüsünü betimler. yaşamsal karelerle gözler önüne sermeye çalışır.  Fikret’in ifadelerine baktığımızda, yakın serzenişleri duyumsamak kaçınılmaz görünmektedir:

Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri;
Yalnız işte bu… Ve sanki hep bunlarla yükselinecek.
Milyonla barındırdığın insan kılıklarından
Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?

Yukarıdaki ifadeler şairin şehir ve insanı hakkındaki nefret ve kin dolu düşüncelerini açıklar niteliktedir.

Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar;
ey her açılan gediği bir vak’a sayıklayan
vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.
Ey kapkara damlarıyla ayağa kalkmış birer mâtemi
sembole eden harap ve sessiz evler;
Ey en şiddetli kuşkularla duygusu körleşerek
vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
ey işitilmek korkusuyla kilitlenmiş ağızlar.
Örtün, evet, ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!

Milyonla barındırdığın insan kılıklarından”/ “azılıların uykuya girdikleri yer”/ “birer matemi sembole eden harap ve sessiz evler;”/“vicdanlara uzatılan gizli kulaklar” gibi dizelerle şair, okurun zihninde çizdiği resimlerle ve varlığını ebedileştiren imgelerle, şehir yaşamının zorluklarına özgün ifade biçimleri ve ruhuyla farklı bir soluk getirmiştir.