Daha önce Thomas Bernhard’ı okumadıysanız, Yürümek/Evet kitabının daha ilk iki cümlesini okuduğunuzda çok zor bir yazarla karşılaştığınızı hemen anlarsınız; “Karrer delirmeden önce, sadece Çarşamba günü Oehler’le yürüdüğüm halde, şimdi Karrer delirdikten sonra pazartesi de Oehler’le yürüyorum. Karrer benimle pazartesi yürüdüğü için, siz Karrer artık benimle pazartesi yürümediği için, pazartesi de benimle yürüyorsunuz, diyor Oehler, Karrer delirip hemen yukarıdaki Steinhof’a gittiği için…”

Kıvranış sözcüğünü başlıkta kullanmamın nedeni, gerçekten de kitabı okuduktan sonraki şaşkınlığıma bağlı olarak yazmaya başlamadan önce yaşadığım kıvranışlardır. İnsan üzerine, yaşam üzerine acımasızca kitaba dökülmüş cümleleri -ki neredeyse hepsine katılmak zorunda hissedersiniz kendinizi- hazmetmeye ve kabullenmeye çalışırken, kıvranmamanız mümkün değil sanki.

“Yürümek” 1971 yılında, “Evet” ise 1978 yılında yazılmış. Her şeyin yürümek ve düşünmek üzerinden anlatıldığı ve her şeyin belki de yürürken ve düşünerek anlatıldığı bir uzun öykü “Yürümek”. Ve yeryüzünde bir yer mi burası diye düşündüğünüz, Avusturya’nın küçük bir kasabasında, kendini bilime adamış bir erkeğin sıra dışı yaşamı, kişiliği, gözlemleri, düşünceleri üzerine bir diğer zorlu anlatı “Evet”…

“Yürümek”, arkadaşlarının delirmesiyle yürüyüş programları değişen iki arkadaşın hikâyesi. Yürümeyi ve düşünmeyi hayatın doğal bir vazgeçilmezi haline getirmiş, bunun aynı zamanda zorluklarını fark etmiş olan Oehler’in yaşlılık, devlet kavramı ve işleyişi, dünyaya çocuk getirmek, umutsuzluk gibi pek çok konu üzerine görüşlerini içeriyor. Bir okurun yalancısıyım, saymadım; 74 sayfalık anlatıda, 489 kere Oehler ismi geçiyor.

Uzun cümleler, tekrarlar, zıtlıklar, kurallar, kuralsızlıklar, alışkanlıklar, farklılıklar, kabullenişler ve hemen ardından kabullenemeyişler… Düşünme, hissetme, savrulma ve toparlanmanın art arda düşünüldüğü, belki de gerçekleştirildiği anlar…

“Yalnız yürüme dehşeti’nden bahsedince anlatıcı, donup kalıyorsunuz… Yalnız yürümek üzerine düşündük mü hiç? O anda neler düşünebileceğimizi biliyor muyuz? Andan ana neler düşündüğümüzün farkında mıyız? Düşünürken kendimizi kontrolsüz, serbest bırakabiliyor muyuz? Buna benzer donma hallerini sıkça yaşatan bir anlatı, “Yürümek”.

Duymak ve görmek farkından tutun da, algılayış farklılıklarımız, insanın ne olduğu, sanat, olgular, varoluş meselesi, hemen hemen insana ait bütün durumlar, haller satır aralarında geçiyor. Doğa, düşünce, zekâ, soğukkanlılık, akıl, tarihin yalanlığı, delirmek, mutluluk, alt akıl, yedek düşünce, deneyim… Hele de çocuk yapmak, nasıl bir çılgınlıktır. Başkalarını da rahatsız eden, zora sokan… Doğanın kayıtsızlığından, insanın iğrençliğinden, çirkinliğinden de bahsediyor anlatıcı.

“Derin düşünme sanatı” diye bir şey var mesela anlatıda… “Berrak düşünce” gibi yeni kavramlar türetilmiş. Hep bir karşıtlık, doğru yanlış birlikteliği, Devlet’in aymazlığı, insanların harcanması… İşte bu nedenlerle belki, Karrer delirmiştir, akıl hastanesinde yatmaktadır. Karrer akıl hastanesinde olduğu için, anlatıcı ve Oehler arasında geçer metin. Karrer’in düşüncelerini Oehler anlatır ve Oehler’i de anlatıcı aktarır bize. Oehler veya Karrer diye birisi var mıdır, anlatının sonunda okur bunu düşünebilir. Ama bunun cevabı yoktur.

Karrer’in delirmesi, Hollensteiner’ın intiharı, Devlet’in yanılgısı, toplum, kitle, içsel-dışsal nedenler ve Doktor… Bilim ve bilimsel çalışmaların önemi ya da önemsizliği, eğitim sistemi ise Hollensteiner üzerinden aktarılır okura. Anlatılanlar, aslında birebir tarafımızdan ya da çevremizde mutlaka yaşanmıştır. Her ne kadar bizler karşı karşıya kaldığımızda bunları su yüzüne çıkarmamış olsak da… Örneğin; Doktor Scherer’in yüzeyselliği, ilgisizliği, cahilliği, umudumuzu ortadan kaldırır. Ticaretin kötü yüzü, dostlukların sığlığı, yalnızlık, yürümek ve düşünmek üzerinden içimize oturur ayrıca. Klosterneuburg Sokağı’ndaki çocukların geleceksizliği, pislik, çaresizlik, değişmezlik, devinimsizlik, terk edilmek, olaylara kayıtsızlık, biraz da felsefi açıdan kulağımıza fısıldanır.

“Yıllar boyunca bir şeyin, yani her şeyin değişeceğini düşündüm ve Klosterneuburg sokağından çekip gitmeyi, ama hiçbir şey değişmedi. İnsan yeterince erken gitmezse birden çok geç olur ve artık gidemez. Birden, insan istediğini yapabilir, artık çekip gidemeyeceği açıktır. Bu sorun, artık gidememek, hiçbir şeyi değiştirememek, insanı bütün yaşam boyunca uğraştırır, demiş Karrer, sonra insan başka hiçbir şeyle ilgilenemez. Sonra insan gittikçe çaresizleşir ve gittikçe zayıflar ve artık durmadan, zamanında gitmeliydim der ve kendi kendine zamanında neden gitmedim diye sorar. Ama kendimize neden gitmediğimizi sorarsak ve neden zamanında gitmedik dersek, bu en son sınıra gelindiği anda gitmediysek artık bunu anlayamayız diyor Karrer Oehler’e…” 

“Evet” ise akciğer hastalığı nedeniyle kırsalda yaşamak zorunda kalan, doğa bilimleriyle uğraşıp bunalımdan kurtuluşu Schopenhauer ve Schumann’da bulan bir adamı anlatıyor. Kasabanın dışında yaşayan ve adını bilmediğimiz adam, gizemli emlakçı Moritz aracılığıyla tanıştığı İsviçreli ve hayat arkadaşının, sıradışı hayatlarına girer. Burada da vazgeçilmez bir eylem olarak devam eden yürümek, düşünmeye eşlik ederek, geçmişin sırlarını, boşvermişlikleri, vazgeçişleri canlandırır, hesaplaşma yoluyla yeniden sırlar oluşturur, boşvermişliklere ve vazgeçişlere neden olur.

“Evet”in kahramanları, bir söyleşisinde; “Dünyada hiçbir şey için çabalamanıza gerek yok, çünkü nasılsa oraya doğru sürükleniyorsunuz. Çabalamak hep çok saçma olmuştur… İsteseniz de istemeseniz de dünyanın sizi sürükleyen bir tarafı var, çabalamaya hiç gerek yok…” diyen Thomas Bernhard’ı desteklerler.

Özellikle küçük kasaba insanlarının sığlığını, yabancılara karşı kötücül bakışını, doğaya duyarsızlığını ve yalnızlığını sertçe yüzümüze vuran yazar, iyi veya kötü tanımı yapmadan, insanın çıkmazlarını, tanımlanamazlığını, beklentisizliğini ve çaresizliğini yalın bir dille ama tekrar ede ede, uzun uzun cümlelerle ortaya koyar. “Her şey acınası ve hiçbir yere çıkmıyor,” dese de yazarımız, her şeyi tekrar tekrar anlatmaktan, içimizi burmaktan geri kalmaz.

Thomas Bernhard, Avusturyalı bir yazar. Yazardan çok sanki sürekli düşünen ve sayıklayan bir düşünür. Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış hissi veren “Yürümek” ve “Evet” anlatılarında, dünyaya, ülkesine, hatta insana kızgın, öfkeli. Seçkinlikten, ayrımcılıktan, savaşlardan, aymazlıklardan bıkkın. “…En sonunda her şey başarısızlığa uğrar, her şey mezarda son bulur. Elden bir şey gelmez. Ölüm her şeyin üstüne hüküm sürer ve her şey biter…” Ama hâlâ bu olumsuzlukların üzerinde düşünecek ve yazacak kadar da umutlu.

David Le Breton, Yürümeye Övgü kitabında; “Aylaklık, acelesi olan insanın hüküm sürdüğü dünyada bir terslik gibi gözükür. Zamanın ve yerin tadını çıkarma olan yürüyüş bir kaçış, modernliğe bir naniktir. Çılgın yaşam ritimlerimiz içinde bir kestirme yoldur, mesafe almaya elverişli bir etkinliktir,” diyor. Yürümeye övgü, küresel kapitalizmin hızına, insana karşı aldırışsızlığına karşı bir farkındalık oluşturması açısından önemlidir. Modern yaşamın hızı, insanı hem insandan hem de kendisinden uzaklaştırmaktadır. “Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur. Tam bir duyumsallık isteyen derin düşünmenin etkin bir biçimine sokar insanı. İnsan bazen yürüyüşten değişmiş olarak döner ve çağdaş yaşamlarımızda ağır basan ivediliğe boyun eğmekten çok zamanın keyfini çıkarmaya eğilimli hisseder.”

Breton, yürümek ile düşünmek arasında orantısal bir ilişki olduğunu söylemektedir. Kierkegaard’dan şu sözleri aktarır: “Ben en verimli şekilde ancak yürürken düşünebiliyorum ve yürüyüşün uzaklaştıramayacağı hiçbir saplantının olabileceğini düşünemiyorum.” Thomas Bernhard ise yürümek ile düşünmek arasındaki ilişkiyi vurgular. “Daha yoğun yürüyorsak düşüncemiz azalır, diyor Oehler, yoğun düşünürsek yürüyüşümüz yavaşlar… Yürüme ve düşünme, sürekli bir güven ilişkisi içindedir.”

Yirminci yüzyıl edebiyatının en büyük üslupçularından biri olarak görülen Avusturyalı yazar Thomas Bernhard, Hollanda’da doğup Avusturya’da büyümüş, büyükbabası yazar Johannes Freumbichler tarafından bir sanatçı gibi yetiştirilmiştir. Yazma tutkusundan hiç vazgeçmeyen dede Johannes Freumbichler, bir anarşist olarak sıradışı bir yaşam sürmüş, torununa büyük bir ilham kaynağı olmuştur. 1957’den sonra geçimini yazarlıktan sağlayan, İngiltere’de ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşadıktan sonra 1965’te yeniden Avusturya’ya dönen Bernhard, yazdıklarıyla çok sayıda ödül almış, 1989’da Avusturya’da ölmüştür.

“Sanat hayatta kalma maharetinden başka bir şey değildir,” söylemiyle Avusturya edebiyatının “korkunç çocuğu” olarak nitelendirilen Thomas Bernhard, eserlerinde ölüm, ızdırap, umutsuzluk temalarını işlemiştir. Klasik roman üslubuna uymayan yapıtlarında, bütün klişe kalıpları kıran Bernhard, okurlarına ölüm duygusu, keder ve umutsuzluk taşırken, aynı zamanda herhangi bir tanımlamaya gitmeden, yazım biçimi, tekrarları ve yorumları ile olağan dışı bir güç vermektedir.

Yazarın, şimdiye kadar Türkçeye 7 romanı (anlatı olarak da adlandırılıyor) (Eski Ustalar, Bitik Adam, Odun Kesmek, Yok Etme, Don, Yürümek/Evet, Wittgenstein’ın Yeğeni), 5 otobiyografik romanı (Neden, Mahzen, Soluk, Soğukluk, Bir Çocuk), 3 öykü kitabı (Ödüllerim, Olaylar, Ses Taklitçisi) ve 2 de tiyatro oyunu (Tiyatrocu, Kahramanlar Alanı) çevrilmiştir.

Semih Gümüş, Bernhard’ın bir kitabı hakkındaki düşüncelerini belirtirken, “Yazdıklarının hikâyeleri değildir etkileyen; bütün kitapları art arda okunduğunda, tek bir hikâyesi vardır Thomas Bernhard’ın: Bir düşünsel derinlik olarak nefretin izinden gitmek. Yaşananların hikâyesi değil, yaratıcı yazının hikâyesiyse bizi asıl ilgilendiren, onda bu ikisinin iç içe geçtiği de söylenebilir mi?” diyor ve ekliyor; “Kolay değildir yaşadığınız ülke ve insanları hakkında, böylesine sert, acımasız, hiç kimsenin hoşuna gitmeyecek, öfkeli şeyler yazmak. Varlığınıza yönelecek yoğun bir nefreti, koyu ve derin bir düşmanlığı göze almak zorundasınız. Yalnız cesaret değil, büyük bir yetenek de ister üstelik böyle bir edebiyat oluşturmak.”

Zeki Z. Kırmızı ise, Thomas Bernhard’ı, 20 yüzyılın en sahici insanı ve yazarı olarak tanımlamaktadır. “Uzak, soğuk, Kutup Yıldızı gibi yol gösterici, doğrultucu, kılavuz. Doğruyu gösterdiğinden değil, yalanı görünür kılan o eşsiz biçemi yarattığından… Dışarıdan kondurulmuş her şeyi baştan yadsıyıp yaşamı pahasına uydumculukla savaştığı, bedeli en ağır ödeyenlerden biri olduğu için… Taa içindeki suçsuz çocuğu bulana değin okunacak yazardır Thomas Bernhard. Bu çocuğu yazdıkça gömdü. Okura düşen karşıt girişimdi. İsyandı. Yazara çık(ış)maktı… En iyi öğretmenim oldu.”

Thomas Bernhard, öfkesini tüm dünyayla paylaşıp ikiyüzlülük olduğunu düşündüğü şeyleri de duyurmak istemektedir. Çünkü Bernhard, 1931 yılında doğmuş ve İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamıştır. Piyano dersi almaya gittiği hocasının ertesi günü artık olmadığını, yaşadığı evin de yıkıldığını gören biridir o. Salzburg’un tepesine Amerikan uçaklarından yağmur gibi yağan bombalarını da… Bir hava saldırısından kıl payı kurtulan Thomas, anneannesi tarafından okuldan alınıp taşradaki evlerine götürülmüş, okulu yarım bırakmak zorunda kalmıştır. O yıllarda kapmış olduğu akciğer hastalığını ömrü boyunca çekmiştir.

Genel söylemin aksine, Avusturya’yı sevdiğini ve bunu inkâr edemeyeceğini açıklayan Bernhard, asıl nefret ettiği şeyin hükümet ve kilise kurumları olduğunu belirtmiş, belli bir süre sonra her türlü yapının -diktatörlük ya da demokrasi rejimi fark etmez- bireyler için benzer derecede iğrenç olabileceğini söylemiştir. “Tabii yeterince yakından bakarsanız!” demeyi de ihmal etmemiştir.

 

Kaynakça:

Thomas Bernhard, Yürümek/Evet, Çev: Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı Şubat 2016, Sayfa Sayısı 147.

David Le Breton, Yürümeye Övgü, Sel Yayınları, 2008.