Murat Yurdakul

11 Temmuz 2018

 

Toplumcu gerçekçi yazarlar, yazınsal ürünlerinin yaşam pratiğiyle beslenmesine, örtüşmesine özel önem verirler. Yazmakla eylem arasında ilgi kurarlar. Üstyapı kurumlarını altyapı kurumlarının oluşturduğunu kabul eden materyalist görüşlüler, bir üstyapı kurumu olan yazınsal ürünlerin altyapı pratiğinden fışkırmasına önem verirler. Bu olmadığı zaman edebiyatın köksüz, soyut kalacağını düşünürler. “Benim için, sosyalizmin hedefi diye adlandırılan şey, hiçbir şeydir; eylemse her şey” diyen materyalist Edward Bernstein’in bu çarpıcı tümcesi, o dönemin kültür ve sanat alanına da ağmıştır. Çünkü o günkü anlayışa göre, eylem ile ideoloji arasındaki ilişki, eylemle edebiyat arasındaki ilişkidir. Sosyalizmin de, edebiyatın da asıl ereği eylemdir…

Sosyal aydınlatma isteklerinin baskın olduğu roman tarihimiz düşünüldüğünde, romanlardaki aydınların erken “bunalmaya” başladığı söylenebilir mi? Halit Ziya’nın Mai ve Siyah’ındaki Ahmet Cemil’i, romanda bunalan ilk kentli aydın sayabilirsek roman tarihimizde daha çeyrek yüzyıl geçmeden görülen bunaltının erken olduğunu söyleyebiliriz. Ahmet Cemil’e, Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’sindeki Necdet’i, Yaban’daki Ahmet Celal’i ekleyebiliriz. Cumhuriyet’in ilk yıllarından sonra bunalan aydın yine görünür: Peyami Safa’nın Yalnızız’ındaki Samim, Tanpınar’ın Huzur’undaki İhsan, huzuru ararken hep huzursuzdurlar. Fakat Tanzimat’tan 1960’lara kadarki romanlarımızın tamamı düşünüldüğünde, bizim roman aydınlarımızın, erken bunalmanın aksine, varlıklarını toplumun yararına harcamak isteyen idealistler olduğu görülür. Ahmet Mithat’ın Felatun Bey ve Rakım Efendi’sindeki Rakım Efendi; Bahtiyarlık’ındaki Şinasi; Mehmet Murat’ın Turfanda mı Turfa mı’sındaki Mansur; Reşat Nuri’nin Yeşil Gece’sindeki Ali Şahin; Halide Edip’in Yeni Turan’ındaki Kaya ve Oğuz; Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’sindeki Şinasi ve Ferit; köy romanlarındaki öğretmenler, kaymakamlar gibi aydınlar, hayatlarını toplumlarını aydınlatmaya harcarlar.

Başlangıçtan 1960’lara kadar, genel olarak yazarlarından pek de ayrı düşünülemeyen roman aydınları, toplumu, kültür, siyasal düşünce ve hatta ekonomik olarak kalkındırmak sevdasındadırlar. Tanzimat romanının aydınları, hayatın zararlarından, Batılılaşma taklitlerinden halkını korumak isterler; bazen Batı ile Doğu arasında yeni bir senteze ulaşarak örnek olurlar. Cumhuriyet romanının bazı aydınları, genel olarak Cumhuriyet’in hedef ve ilkeleri çerçevesinde, eski düşünceyle, hurafelerle savaşırlar. Bu aydınların bir kısmı, halkta millî bir şuur uyandırmak isterler. Köy romanının aydınları, halkı, kendilerini ezen ve sömüren kişilere ve düzene karşı bilinçlendirirler. Anlaşılan o ki, ister iktidar destekli olsun, ister iktidara muhalif olsun, söyleyeceklerinin toplum için önemli olduğunu düşünen her yazar, romanı, aydın ile halk arasındaki zihni ilişkiyi sağlayan bir tür olarak görmektedir.

1960’lardan sonraki bazı romanlarda bunalan aydın, artık Tanzimat ve Cumhuriyet romanlarındaki aydın gibi, kesin inançları olan, iddiası ve önerisi olan aydın değildir. Bu romanlardaki aydının bunaltısı, yeni bir kimliği arayan, kökleriyle bağlar kurmak isteyen Peyami Safa’nın ve Tanpınar’ın aydınlarının bunaltısından da farklıdır. Bu aydınların bir kısmı, neyi niçin yaşadığını bilmeyen ve yaşadıklarını anlamlandıramayan, bir anlamın peşinde de olmayan; bir kısmı, uğruna savaştıkları ideolojik değerlerle birlikte yenilgiye, ihanete, baskıya uğrayan; maddileşen ve sıradanlaşan ilişkilerle başa çıkamayan; bir kısmı felsefeyle hayat arasında kalan, inançlarındaki merkez kuvveti kaybeden aydınlardır.

Birbirinden farklı görünen bu aydınları “modern insanın bunalımı” noktasında birleştirmek mümkündür. Bu bunaltıların zihinsel ve kuramsal arka planında, özellikle Nietszche, Camus, Kafka ve Sartre’ı bulmak mümkündür. İkinci Dünya Savaşını, sosyalist ve kapitalist dünya arasındaki soğuk savaşı, Türkiye özelinde darbelerle gelen baskı ve hapishanelerdeki koşulları da bunaltıyı besleyen bir siyasal arka plan olarak görmek gerekir. 1960’lardan 2000’e kadar kentli aydın bunalımlarını yansıtan roman sayısı oldukça fazladır. Birkaç örnek vermek gerekirse: Yusuf Atılgan, Aylak Adam; Oğuz Atay, Tutunamayanlar; Erdal Öz, Yaralısın; Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak; Mehmet Eroğlu, Issızlığın Ortasında; Selim İleri, Bir Akşam Alacası; Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti; Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına; Hamdi Koç, Çıplak ve Yalnız; Yavuz Ekinci, Rüyası Bölünenler.

 

Yusuf Atılgan: Aylak Adam
Yusuf Atılgan’ın ilk romanı Aylak Adam 1959’da yayımlanır. Her ne kadar, yetişkin bir aydın olmasa da otuzuna merdiven dayamış, kentli ve paralı olan Aylak Adam’ın C.’si, bunalma biçimiyle kendisinden sonra bunalan roman kişilerinin öncüsü sayılmalıdır. Çalışmayan, hazırdakini yiyen bir aylaktır C. Hemen her sabah işi varmış gibi sokaklara çıkan C. bir süre ressam Sadık’ın yanında vakit geçirir; ressamın öğrencilerinden biri onun portresini yapar; sonra kendini caddelere vurur. Çok sınırlı olan tanıdık çevresi alışmıştır C.’nin bu hâline. İçindeki bunaltı, ona bir “şey” arattırmaktadır sanki ama ne arandığı belli değildir. Aradığı şey kadın olması düşüncesidir. Çünkü tanıştığı kadınlarla hiçbir zaman sağlıklı bir ilişki kuramaz, daha doğrusu, bilinmeyen dürtülerle onlardan uzaklaşır. Tanışıp ilişkiyi ilerlettiği Ayşe’nin evine gidip onu evde bulamayınca içinden sevindiğini hisseder. Caddelerden, meyhanelerden, sinemalardan oluşan bir döngü içinde, iç dünyasını dinler; en çok çocukluğunda takılı kalır. Sanki tanıştığı kadınlarda bir anne bulamadığı için uzaklaşmaktadır. Ve belki de kadın ve anne, bilinçaltında baskınlaştığı için, cinsel dürtülerinin doğallığı da bozulmuştur. Bir gün sokakta bir genç kızın peşine takılır. Günlerce kızı takip eder. Sonunda buluşup tanışırlar ama ilişki ilerleyince yine biter. C. evlenecek, elinde paketlerle evine gidecek biri değildir.

Yazlığa taşınan C. orada eski sevgilisi Ayşe ile karşılaşır. İlişkileri yeniden canlanır ama hep bir eksiklik duyar. Sanki olmasını beklediği bir şey vardır ve o bir türlü olmamaktadır. C. Ayşe’ye çocukluğundan, sert ve soğuk biri olan babasından, annesinin ölümünden ve kendisini dizlerine yatırıp büyüten teyzesinden söz eder. Kadın bacaklarına düşkünlüğü, belki de bilinçaltındaki anne/teyze sıcaklığındandır. Fakat bir gün babasını teyzesinin bacaklarını okşarken görmüştür. Çocuk, babasının üzerine atılmış fakat baba, çocuğu fırlatıp atmıştır. Evlenmekten, baba olmaktan korkmasının nedeni bu olabilir. Hayatında bunalımı sona erdirecek, içindeki boşluğu dolduracak bir şey yoktur çevresinde C’nin. Bir gün sokakta otobüse binen bir kadın görür. Aradığının o olduğuna inanır. Fakat bulduğu gibi kaybetmiştir.
Fethi Naci, C.’nin, “bütün değerlerini yitirmiş, dayanacak bir şey arayan, henüz yolunu bulamamış aydın gençliğin tipik bir örneği” olduğunu ve romancının, aylak adamın neden çıkmazdan kurtulamayacağını sezmeyi okura bıraktığını söyler (Naci, 1990, s.366). Aylak Adam C.’nin bireysel eylemin mantığını us dışında odaklandırdığını, düşünceyi eylemin dinamiği kıldığı ve Yusuf Atılgan’ın iletişimsizlik problemini toplumsal kurumlaşma biçiminde de gözlemlenir. Aylak Adam C.’nin, bunalan, yerini yönünü bulamayan bir kişi olduğu, roman üzerinde görüş bildirenlerin ortak oldukları bir konu. Atılgan’ın bunalımın toplumsal nedenlerini göstermediği ve bu nedenler üzerinde durmadığı da belirtilir bu eleştirilerde. Bunun sebebi, roman üzerine söylenen hemen hemen bütün sözlerin ve yapılan eleştirilerin, sosyal gerçekçi bir bakış açısına bağlı olmasıdır. C.’nin yaşadığı bunaltı ve çıkmazın kaynağı olarak burjuva düzeni gösterilmeli, yazar, bunalan kişisinin, bu düzenin çelişki ve tutarsızlıklarından sıyrılabileceğini işaret etmelidir. Oysa Aylak Adam’da bunalan insanın niçin böyle olduğuna dair, yaslanabileceğimiz tek kaynak, bireyseldir. C.’nin davranışlarını belirleyen libido ve bilinçaltıdır. Böyle olunca da romana sosyal gerçekçi bir açıdan değil, psikanalitik bir açıdan yaklaşmak gerekir. Sert ve soğuk baba, yumuşak ve sıcak anne/teyze figürleri, C.’nin huzursuzluğunun, güvensizliğinin kaynaklarıdırlar. Bu huzursuzluktan çıkış yolu olarak görülen değer ise “sevgi”dir. Fakat bu gerçek sevgi asla bulunamaz çünkü C.’nin annesi ölmüştür.

Çağdaş edebiyatımızın en ünlü kişilerinden C. yaşamını günlük yaşamın gerektirdiği gibi en basit işlevlere odaklanmış biri. Ama içimizde bıraktığı etki öyle mi? Yayımlandığı ilk günden bu yana başucumuzda. Okura düşen de onu daha yakından tanımak. Aylak Adam, büyüleyici gücünü, içinde barındırdığı trajedi duygusuna borçludur; yirminci yüzyılın en usta yazarlarından birinin kaleme aldığı olağanüstü bir sanat yapıtıdır. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı, yayınlandığı günden bu yana edebiyatımızın en sevilen, üzerinde en çok tartışılan romanlarından biri oldu. Roman, 60’lı yılların başında bizimle birlikte tüm dünyada da konuşulmaya başlanan kentli aylak aydın bireyi konu alıyordu. Bugün artık çağdaş klasiklerimiz arasında yer alan Aylak Adam’ın dikkat çektiği entelektüel sorunlar güncelliğini koruyor. Yusuf Atılgan, insanın içine işleyen gerçekleri yalın ama vurucu bir üslupla dile getirirken, romanın her sayfasında dağıttığı ipuçlarına anlam vermeyi okura bırakıyor. Gerçek okur ise, bu metnin, dünyayı başka bir açıdan göstererek ruhlarımızın çizgilerini yansıtan bir havuz olduğunu görüyor.

Yusuf Atılgan, Aylak Adam, Can Yayınları, 2017, 192 sf.

 

Murat Yurdakul – Özyaşam Öyküsü
01.01.1980’de Adana’da doğdu. Anadolu Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümünü tamamladı. Yazın hayatına öyküyle başladı. Öyküleri, şiirleri ve yazıları Varlık, Kitap-lık, Milliyet Sanat, A Edebiyat, Yom Edebiyat, Ekin Sanat Edebiyat ve Düşün, Edebiyatist, KaraKedi dergilerinde yayımlandı. MevzuEdebiyat.com’da edebiyat tahlili, şiir ve roman eleştirisi yazıları yayımlanıyor. İtalyanca, İspanyolca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Yurdakul’un verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Murat Yurdakul, ileri düzeyde İspanyolca, İtalyanca ve İngilizce
biliyor.
Şair / yazar;
● International poetry competition “Vıtruvıo Prize” – XIII Edition- year 2018 ‘La voce di mia
madre’, D Barış Silahları bölümünde liyakat ödülüne layık görüldü.
● “Espaco do Ser” adlı Portekiz’de yayımlanan bir edebiyat dergisinde çağdaş Türk şairi
olarak yer aldı.
● “Opa Antthology” modern şair antolojisi seçkisinde yer aldı.